Site icon Düşünbil Portal

Wittgenstein ve verdiği yaşam mücadelesi

Paylaş

Wittgenstein 20. yüzyılın birkaç ünlü filozoflarından biridir. Ödüllü bir biyografiye (Ray Monk’un Wittgenstein: The Duty of Genuis biyografisi), birkaç televizyon ve radyo belgeseline ve Derek Jarman’ın filmine konu olmuştur ve adı kendi entelektüel yeterliliklerini göstermek isteyenler tarafından sıklıkla anılmıştır. Wittgenstein, Rupert Murdoch’un yandaşlarının saçmalıklarını provoke eden muhtemelen tek filozoftu ve zihinsel hastalığı konusunda oluşan spekülasyonlara karşılık olarak Sun dergisinin 1991’de yayımlanan “Kaçık Ludwig” (Loopy Ludwig) isimli başyazısında önemli bir role sahipti.

Wittgenstein’in kazandığı bu ün, onun önemli bir filozof olarak sahip olduğu statüyü sağlamlaştırmıştır. Ancak asıl konu bu değildir çünkü Wittgenstein’ın toplum içinde tanınırlığı arttıkça akademik felsefedeki etkisi gözle görülür bir şekilde azalmıştır. Bu noktada akıllara şu soru gelmektedir: Wittgenstein’ın önemi yalnızca hayatındaki ve kişiliğindeki detaylara mı bağlıdır yoksa filozofların sürekli olarak dikkatini çeken şey onun yeterli niteliklerinin felsefi sonucu mudur?

Wittgenstein 1889 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun en varlıklı ailelerinden birinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Avusturya demir ve çelik endüstrisinde önde gelen bir isimdi ve Viyana’daki sanatsal ve kültürel hayatın merkezindeki bir ailenin başındaydı. Wittgenstein gençken okulda ortalama bir başarıya sahipti (Linz’deki bir ortaokula gitmişti ve Adolf Hitler onun yaşıtı olan öğrencilerden biriydi). Berlin’deki teknik üniversiteyi bitirdikten sonra 1908 yılında İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi’nde havacılık bölümünde araştırma görevlisi oldu. Manchester’da geçirdiği yıllarda mantık ve matematik felsefesi gibi konulara ilgi duymaya başladı. Bu ilginin sonucunda 1912 yılında Bertrand Russell ile çalışmak üzere Cambridge’e gitti ve buradaki üniversiteyle hayat boyu devam eden ilişkisini başlatmış oldu. Burada asıl eğilimini fark edip Russell’ı kendi felsefi zekâsı konusunda ikna etti. Russell yazdığı otobiyografisinde Wittgenstein’ı “geleneksel olarak yetişmiş, tutkulu, içten, yoğun ve baskın bir kişi ve tanıdığım en zeki insan” olarak tanımlamaktadır.

Wittgenstein yıllar boyunca Cambridge’te birçok önemli arkadaşlıklar kurdu ve oradaki akademisyenlerle yaptığı tartışmalardan entelektüel gelişim sağladı. Ancak Cambridge konusundaki hisleri sürekli olarak değişmekteydi çünkü orada kalıcı olarak gördüğü halinden memnun olma durumundan ve yüzeysel akıllılıktan hoşnut değildi. Bu sebeple bazen uzun yılları kapsayan dönemler boyunca Cambridge’ten uzak kaldı.

Wittgenstein I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Avusturya ordusuna katıldı ve cephede büyük bir cesaretle savaştı. Ayrıca savaş boyunca felsefi çalışmasına devam edebildi ve İtalyan esir kamplarının birinde tutulduğu süre boyunca ise ilk büyük eseri olan Tractatus Logico-Philosophicus kitabını tamamladı. Bu eserin yayımlanmasının ardından felsefeyle uğraşmayı bıraktı çünkü bu konuyla ilgili bütün ana sorunları çözdüğüne inanıyordu. Babası öldüğünde büyük bir mirasa sahip oldu ama savaş boyunca edindiği münzevi özellikler nedeniyle tüm mirası kardeşlerine bıraktı. Bunun sonucunda birçok yıl boyunca ekonomik zorluklar yaşadı. 1920’li yıllarda Avusturya’nın kırsal kesimlerinde ilkokul öğretmeni olarak, bahçıvanlık yaparak ve kız kardeşlerinden birinin evinin tasarımında ve inşasında görev alarak sıkıntılı ve değişken bir kariyer planı sürdürdü.

Olağanüstü yeteneklerini boşa harcamasından korkan ailesinin yardımıyla 1920’lerin sonunda Viyana Mantıksal Poizitivstler Grubu’nun üyeleriyle tartışmalar yapmaya başladı ve aslında felsefedeki sorunların tamamını çözemediğinin farkına vardı. Bu sebeple felsefi kariyerini sürdürmek için 1929 yılında Cambridge’e döndü. Orada birkaç yıl eğitim verdikten sonra 1939 yılında Felsefe Profesörü olarak görevlendirildi ve Avusturya’nın Nazi Almanya’sına dâhil olmasından korkması sebebiyle İngiliz vatandaşlığına geçti. II. Dünya Savaşı boyunca hem savaş mücadelesine katkı sağlamak hem de Cambridge’ten kaçmak için ilk olarak Guy’s Hospital’da hamal olarak, daha sonra ise Newcastle’da yara şoku hakkında yapılan bir araştırmada laboratuvar asistanı olarak çalıştı. 1947 yılında bulunduğu makamdan istifa etti ve hayatının son yıllarında İrlanda, Norveç, ABD, Viyana ve Oxford arasında göçebe olarak yaşadı. Bu dönemde hastalandı ve 1949 yılında prostat kanseri teşhisi konuldu. 62. yaş gününden kısa bir süre sonra 29 Nisan 1951 tarihinde Cambridge’teki doktorunun evinde hayatını kaybetti.

Tractatus, Wittgenstein’ın hayatta olduğu dönemde yayımlanan tek felsefi kitabıdır Ancak ardında kendi el yazısıyla yazılmış yaklaşık 20.000 sayfalık defter ve taslaklar bırakmıştır. 1950’lerin başından itibaren kendi adıyla yayımlanan birçok kitap, en önemlisi Political Investigations olan edebi vasileri tarafından külliyattan seçilmiş materyalleri içermektedir.

Wittgenstein’ın geçmişi ve yeteneğinin neden olduğu bu kadar zor ve değişken bir hayat, onun karmaşık ve sorunlu kişiliğinin bir göstergesi olmuştur. İç gözleme ve kendini kınamaya eğilimlidir ve yetişkinliği boyunca intihar düşüncesine yakınlık duymuş, depresyon dönemlerini yaşamış ve zaman zaman kendi akıl sağlığından korkar olmuştur. Yalnızlığı seven biri olmasından dolayı genellikle izole bir yaşam sürmeyi tercih etmiş ancak çekici karakteri nedeniyle birçok arkadaşlık kurmuş ve onunla tanışanlarda adeta korkuyla karışık bir saygı uyandırmıştır. Aynı şekilde öğrencilerinin filozof olanlarının felsefi bakış açılarında, filozof olmayanların ise hayat tercihlerinde derin etkiler yaratan etkili bir öğretmendir. Zekâsıyla ve doğruluğuyla hayranlık uyandırsa da zaman zaman zor, talepkâr ve otoriter bir arkadaş olmuş ve bu sebeple birçok Cambridge’li onunla olan arkadaşlığını sonlandırmış veya araya mesafe koymuştur.

Wittgenstein’ın eşcinsel olduğu ve genellikle zekâsını ve masumluğunu kibarlıkla birleştiren genç erkeklere âşık olduğu konusunda birçok iddia da vardır. Ancak cinsel hayatı muhtemelen oldukça sınırlıydı çünkü kendisi cinselliğin ve genel olarak fiziksel yakınlığın gerçek aşkın temelini çürüttüğünü düşünüyordu.

Kısacası Wittgenstein prototipik, ıstıraplı bir dâhidir ve bu da onun ününü yaratan ve sürdüren çekiciliği açıklamaktadır. Ancak onun oldukça farklı olan yazma tarzının önemi görmezlikten gelinmemelidir çünkü o, birçok filozofun aksine parlak bir edebi üslupçuydu. İşin uzmanı olmayan herhangi bir kişi için Tractatus neredeyse anlaşılmaz bir eserdir çünkü “Asıl konu dünyadır” gibi bir başlangıç ve “Konuşamayacağımız bir konuda susmalıyız” gibi bir kapanıştan oluşan oldukça sıkıştırılmış ve gizemli ifadelerden oluşmaktadır. Ancak bu kitap oldukça görünür olan yalın bir güzelliğe sahiptir. Wittgenstein’ın daha sonraki yazıları ise yüzeysel olarak daha az iç karartıcıdır çünkü açık ve neredeyse günlük bir tarzla yazılmış, çarpıcı mecazlar ve benzetmelerle doludur. Ancak konunun yabancısı olan biri için anlatılanı anlamak ve yazılanların gidişatını kavramak zor olabilir çünkü Wittgenstein çok fazla açık olmayan yapılarla yazmaktadır. Fakat birçok okuruna göre bu durum konu dışıdır çünkü Wittgenstein’ın kurduğu cümlelerin şiirsel özellikleri içerikleri net olmasa bile onları oldukça çekici kılmaktadır.

Tractatus tarihi bir öneme sahip olsa da Wittgenstein’ın bir filozof olarak duruşu asıl olarak genellikle dil, akıl ve matematikle uğraşan ve birbirleriyle yakından ilgili olan konulara odaklanan daha sonraki çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Bu duruşun 20. yüzyıl ortalarındaki felsefede, özellikle Britanya’da, büyük bir etkisi vardır. Wittgenstein bu dönem boyunca felsefenin doğasının devrimci anlayışını ve bir filozofun ilerlemesi gereken yolu savunmuştur. Filozofun asıl görevinin şimdiye kadar gizli veya bilinmeyen gerçekleri gösteren teorileri oluşturarak felsefi sorunları çözmek olduğu konusundaki geleneksel görüşü reddetmiştir. Böylelikle felsefe bilimle son derece keskin bir şekilde zıtlaşmıştır ve filozofun ilgisi kavramların ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerin tanımlanması ve herkesin bileceği net bir konuya (ancak bu konu, herkes filozof gibi düşündükçe, gözden düşmeye eğilimlidir) dönüştürülmesi üzerine olmalıdır görüşü doğmuştur. Wittgenstein’a göre kavramların anlaşılması için sözcüklerin ve cümlelerin ustaca kullanılması gerekmektedir. Nihayetinde önerdiği kavramsal araştırmayı sürdürebilmek için dilimizdeki sözcükleri ve cümleleri kullandığımız yollara odaklanmakta fayda vardır.

Wittgenstein insanların filozof gibi düşünme konusunda karşı konulamaz bir dürtüye sahip olduklarını da düşünmekteydi. Ancak bu dürtüye boyun eğdiğimizde aşina olduğumuz kavramların önemini fark edemediğimizi, sonuç olarak kafa karışıklıkları yaşayıp hatalar yaptığımızı savunmuştur. Ara ara yapay sorunlar yaşarız. Örneğin psikolojik kavramlar ve bilgi kavramı ‘diğer akılların sorunu’ konusuna bir örnektir ve bu gibi örnekler diğer insanların ne düşündüğünü veya ne hissettiğini asla anlayamayacağımıza yönelik anlamsız bir korkudur. Ayrıca zaman zaman kavramsal olarak karıştırılmış iddialarda bulunmak amacıyla cazip resimlerle baştan çıkarılırız. Bu gibi iki resim Wittgenstein’ın derin düşüncelerinin ana hedefleridir. Birinci resim nesneleri adlandıran kelimelerin (bir nesneyi adlandıran kelimenin o nesneye dönüşmesinin anlamı) ve ilişkilerin olası gerçeklerini ve durumlarını tanımlamaya yarayan bu gibi isimlerin birleşimini olan cümleler tarafından oluşturulan dil resmidir. Wittgenstein, bu resmin etkisini kırabilmek için bazıları hayali basit dillerin kullanımını da içeren kullanımdaki dil örnekleri dizisini açıklamıştır. Örneğin Philosophical Investigations kitabının giriş bölümünde bir kişinin bir dükkâna girip dükkân sahibine ‘beş kırmızı elma’yı gösteren bir kutu veriyor. Dükkân sahibinin tepkisi de şu şekilde oluyor: Kutuyu açıyor ve ‘kırmızı’ kelimesinin zıttı olan bir rengi bulmak için renk çizelgesine bakıyor. ‘Beş’e kadar sayarken her numara için kutudan numaralarla uyuşan renkte bir elma alıyor. Bu gibi örnekler sözcükleri ve cümleleri birçok farklı şekilde kullanmamızı ve insan olarak farklı yaşam tarzımızı oluşturan dil dışı aktivitelerle içten bağlı oluşunu kurmak için tasarlanmıştır.

Wittgenstein’ın temelini çürütmek için büyük acılar çektiği ikinci tehlikeli resim ise zihnin, iç tiyatro ve zihinsel olgular (örneğin; düşünceler, niyetler, anlama durumları ve hisler) olarak topluma ulaşabilme davranışlarımızın altında yatmasıdır. Wittgenstein’ın (prensipte sadece tek bir insan tarafından anlaşılabilen) özel bir dil ihtimaline karşı olan ünlü argümanını geliştirdiği bir bağlamdır.

Wittgenstein için felsefe, teoriler veya yeni bilgiler üretmese de oldukça büyük öneme sahip bir alandır çünkü yapay sorunları ortaya çıkarmakta ve onları yok etmekte, sonrasında ise tehlikeli resim kavramlarını kırarak hata ve kafa karışıklığından kaçınmamıza yardım etmektedir. Bu sebeple Wittgenstein kendi felsefesini bir çeşit terapi olarak tanımlamakta ve amacının “bir sineğe içinde bulunduğu kafesin dışına çıkış yolunu göstermek” olduğunu yazmaktadır.

İngilizce konuşulan felsefe dünyasında Wittgenstein’ın etkisi son yıllarda görünür bir şekilde düşüşe geçmiştir ve marjinal bir figür olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu önemsiz bir olay değildir çünkü Britanya’dan ABD’ye uzanan felsefe dünyasının ağırlık merkezi değişmiştir ve felsefe ile bilimin arasına bir çizgi çekmenin bir etki yaratmayacağını iddia eden WVO Quine’nin etkisi de Wittgenstein’ın felsefe dünyasındaki konumunun değişmesinde rol oynamıştır.

Wittgenstein’ın yarattığı etkinin azalması onun yazdıklarının herhangi bir ilgi veya önem teşkil etmediği veya entelektüel tarihin çöplüğüne atılması gerektiği anlamına mı gelmektedir? Wittgenstein’ın çalışması o dönemdeki felsefi üretimin büyük bir kısmına, özellikle tartışmaya açık bir şekilde disiplinin en önemli alanı olan zihin felsefesine meydan okumuştur. Wittgenstein’ın temelini çürütmeye çalıştığı akıl ve zihinsel olguların görüşleri hala oldukça yaygındır ve zihin olgularının bilimsel çalışmalarıyla devam ettirilen zihindeki felsefi yansıma fikri de hala baskındır. Dahası Wittgenstein’ın meydan okuması Noam Chomsky’nin dil ve dil öğrenimi üzerine olan teorileri gibi zihin hakkında yapılan bilimsel çalışmalara da aynı şekilde karşı çıkmıştır. Sonuç olarak eğer Wittgenstein’ın durduğu konum savunulabiliyorsa bu konum aynı zamanda son derece önemli alt dallara da sahiptir. Tüm bunlara rağmen bu meydan okuma hiçbir zaman doğru yere yöneltilememiştir.

Wittgenstein’ın üstü kapalı ve anlaşılması güç yazılarıyla karşı karşıya gelen karşıtları, onu, muhtemelen hiçbir zaman savunmadığı ham ve itibarsız düşüncelere (örneğin davranışçılık) sahip olan biri olarak göstermekte son derece hızlı davranmış ve onu bu şekilde dışlamışlardır. Kısacası, Wittgenstein’ın düşünceleri adil bir şekilde değerlendirilmemiştir.

Wittgenstein’ın en iyi filozoflardan biri olarak görülüp görülmediği konusu pek de net değildir. Ancak net olan şey şudur ki; onun fikirleri ile ilgilenildikçe ve mağlup edildikçe, Wittgenstein, günümüzdeki filozoflar ve bilim insanları tarafından yaygın bir şekilde kabul edilen birçok görüşün tutarlılığının temelini çürütmekle tehdit eden ve rahatsızlık veren bir kişi olarak görülmeye devam edecektir.

Yazar: Mark Cain
Çevirmen: Deniz Saldıran
Kaynak: Philosophy Now, Sayı 33, syf. 21-23.


Paylaş
Exit mobile version