Site icon Düşünbil Portal

Zihniniz sandığınız kadar derin değil. Hatta belki de “sığ” bile!

Paylaş

Bir kutu kraker, üzerinde şöyle yazıyor “bilinçli yeme alışkanlığı”. Burning Man etosundan bir sanatçı grubu ise “bilinçli müzik” fikrini benimsiyor. Tüm bu kendini tanımlayan alt alanlar “yüksek bilinç” teknikleri başlığından ortaya çıkmakta. Her durumda, olayın özü şu: Benim ürünüm seninkinden daha iyi, çünkü burada söz konusu olan daha derin olaylar.

Bu bakış açısından bakıldığında bilinç, uçsuz bucaksız bir uçuruma doğru inen merdivenlere benzer. Bu derinliğe meditasyon yoluyla, nefes egzersizleriyle ya da kanaatkarlık, inanç, katıksız bir irade yoluyla ve hatta tüm bunların birleşimi ile ulaşılabilir ya da belki de bu krakerleri yiyerek… Bazıları için bu yüksek bilinç doğuştan verilidir, geçmiş yaşantılar yoluyla edinilmiştir ya da Hint shakipat anlayışındaki gibi bir ustadan öğrenilir. Yöntemi ne olursa olsun gündelik yaşantımızda bilinç yalnızca yüzeyde çırpınır. Derinlerde, azimli bir gözlemci tarafından çıkarılmayı bekleyen bir şeyler vardır.

Nick Chater’in yüksek bilinç kavramına “düpedüz saçmalık” olarak yaklaştığını gördüğümde derin bir rahatlama hissettim. İngiliz davranış bilimcisi yeni kitabı Zihin Belki de Sığdır isimli yeni kitabında lafı gevelemez. Birçok kişi; bilincin, çok az insanın erişebildiği gizli bir esrarının olduğuna inansa da, Chater’ın bu evrimsel olay hakkındaki görüşü oldukça yalın: Gördüğünüz şey, elde ettiğiniz şeydir.

“Hiçbir terapi, rüya analizi, kelime çağrışımı, beyin tarama deneyi kişinin “gerçek güdüleri”ni ortaya çıkaramaz. Bulmak çok zor olduğu için değil, derinlerde bulunacak bir şey bulunmadığı için. İçsel ya da ussal dünyamızın ve içerdiği düşünülen düşüncelerimizin, güdülerimizin ve korkularımızın kendisi hayal gücünün tasarımıdır”.

Aslında bilinci en temel anlamda düşünürseniz, bu, çok da şaşırtıcı değildir. Tanım itibariyle bilinç, o an dikkatinizi verdiğiniz şeydir, ki bu da dört beş şeyden fazlası değildir. Buradan şu düşünceye ulaşmak güç değildir; meditasyonun amacı -bir mantraya, mum ışığına, nefesinize ya da ulaşılabilir başka- bir şeylere odaklanmaktır. Usta bir meditasyoncu da olsanız, zihni oradan oraya uçuşan biri de olsanız, bilincin etkileri, mistik değil, psikolojiktir.

Ama yine de böyle hissetmiyoruz, bu yüzden Chater’ın kitabı birçok zihin kafesini sarsma potansiyeli taşır. Bir duygu der Chater, bedeninizdeki psikolojik bir değişimin yorumudur. Bu konuyu ilk dile getiren de o değildir; Lisa Feldman Barret tüm bir kitabı bu konu üzerine yazmıştır. Her ne kadar bu düşünce, öyle hissettikleri için bir şeylerin doğru olduğunu düşünen insanların iddia ettikleriyle uyuşmasa da Chater’ın değindiği nokta dikkate değerdir. Gerçeklerden ziyade hikayelere dayanan yorumlar genelde yanlış olma eğilimi gösterirler.

Aslında sınırlı sayıda hisse sahibiz. Midenizi kötü hissettiren sayısız meseleyi düşünün. Söz konusu olan bağlamdır ve zihnimiz fiziksel algıları eski deneyimler ile bağlantılandırır. Hafıza akışkandır, ancak eski olayları temel alır. Temelde Chater, tüm bunları yaşantı içinde ürettiğimizi savunur. 

Hikayeler dinlemeye can atarız ve bitmemiş hikayeleri, varsayımların geçerliliğini düşünmeden tamamlamaya çalışırız. Bu yüzden Chater psikoterapinin artık eskidiğini düşünür ve Jungcu kolektif bilinçdışı kavramını “psikolojinin astrolojisi” olarak değerlendirir. Jung’un UFOları gizli kolektif bilincimizin bir ürünü olarak tanımladığı düşünülürse, bu tanımlama çok da şaşırtıcı durmuyor. Chater’a göre Jung analizini psikoloji ile kıyaslamak, astroloji ile astronomiyi ilişkilendirmeye benzer. Biri düşünce kalıplarını takip ederek tutarlılığa ulaşmaya çalışır, diğeri tahmin edilebilir kalıpları ve kesin konumları belirlemek için verilere dayanır.

Chater psikoterapinin gizli derinlik illüzyonunu beslediğini ve zekayla da pek uyuşmadığını öne sürer.

“Psikoterapi şu gerçeğe mahkumdur: sizden gizlenen daha derin gerçek diye bir şey yoktur. Daha çok bir roman için ilk taslak olabilecek bağlantısız notlar vardır elinizde. Birbiriyle bağlantısız bir karmaşadır elinizdeki. Hepimiz biraz bağlantısız karmaşalar demetiyizdir. Ama bu bağlantısızlıklar demeti bize sorun çıkarmaya başladığında, yapmayı çok istediğimiz bir şeyden korktuğumuzda, ya da örümcek korkusu gibi küçücük bir şeyle karşılaştığımızda, bu karmaşa, düşüncelerimize ve tepkilerimize yansır.

Son kitabı Şeylerin Tuhaf Düzeni isimli kitabında Sinirbilimci Antonio Damasio hislerin yaşamın düzeni “için” olduğunu dile getirir. Hisler, yaşamda dengede kalabilmemiz için gerekli bilgiyi sağlarlar. Eğer bir şeyler yolunda gitmiyorsa, hislerimiz bize söyler. Söz konusu olan yine bağlamdır. Çürümüş bir şey yediğimizde, ya da biriyle flört ediyorken karnımızda tuhaf bir his duyarız. Damasio’nun belirttiği gibi hislerimiz olası bir tehlike konusunda olduğu gibi olası fırsatlar konusunda da bizi uyarır. Bu süreçte metafizik olan bir şey yoktur.

Ama biz bu durumu ötekileştiririz, Chater’ın bahsettiği üzere. Yılların deneyimiyle arileşmiş algı yerine, bilinçdışının derin kuyusunun, yüzeyin altında işlediğini hissederiz, tıpkı kundalini enerjisinin omurga kökünde olması gibi. Yeterince derin ve hızlı nefes alın ve durumun öfkesini yatıştırın içinizde. Evet, Chater’ın dediği gibi, yeterince derin ve hızlı nefes alın, sinir sisteminiz buna olağandışı ve hatta tehlikeli yollarla yanıt verecektir.

Peki, bu durum psikoterapiyi yararsız mı kılar? Chater’a göre, o kadar da hızlı bu sonuca varamayız. Her şeyden önce, başka biriyle konuşmak, kanıtlanmış bir devadır. Chater’a göre yaratıcılık da insan olmanın önemli özelliklerinden biri ve bir metafor olarak algılandığı sürece, terapist ve hasta arasındaki konuşmalar neticesinde yaratıcı çözümler bulunabilir. Yeni düşünce ve davranış kalıpları ortaya koymak sağaltım anlamında fayda sağlar, bilinçdışı kalıplarını ve inançlarını açığa çıkarmak ise ters tepen ve tehlike içeren bir pratiktir:

“Bana kalırsa bilinçdışının tehlikeli bir metafor olması, zihnin bilinçdışı düzeyindeki şeylerin, bilinç düzeyine taşınabileceği izlenimini vermesinden kaynaklanır. Tüm bu bilinçdışını, bilinç düzeyine taşıma fikri, ikisinin de aynı türden oldukları varsayımını barındırır”.

Chater, saklı derinliğe duyulan bu özlemi Freud’un buz dağına benzetir: en üstte bilinç ve yüzeyin altında saklanan gerçek hikaye… Chater, zihinlerimizin nasıl işlediği ile ilgili bu incelemeyi yanlış bulur.

Bilinçli olduğumuz -deneyimler, düşünceler, sohbetler- ve bilinçsiz olduğumuz – anıları ve sahip olduğumuz bilgiyi işleyen ve geri hatırlatan tüm gizemli zihin süreçleri-  yapı itibariyle birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Zihin birçok bilinçdışı iş yapar – ancak bu, bizim anlayabileceğimiz bir şey değildir.

Bilinçdışı olan hiçbir zaman bilinç düzeyine taşınamaz, çünkü o, yapısı itibariyle erişilebilir değildir. Karaciğerlerinizin kanınızı temizlemesi, bilinç düzeyinde kavrayabileceğiniz bir olay değildir, ancak bu süreçte bir şeyler yolunda gitmezse, sonucunu kesinlikle hissedersiniz. Düşünsenize, bilinçdışını bilinç düzeyine taşıyabilseydik, doktorun hastalığımızı teşhis etmesine ihtiyaç duymazdık, bedenimiz bize söylerdi ne olduğunu.

Biz insanlar, sandığımız kadar derin değiliz ki bu da anlaşılabilir bir durum: Yüzeyde de yapacak çok işimiz var zaten. Bu kadar çok metaforu gerçek olarak algılamaktan vazgeçersek, belki kendimizle ve çevremizdekilerle daha iyi geçiniriz. Gözümüzü açtığımızda görecek yeteri kadar şey var. Derinlerdeki hazineyi aramak için gözümüzü kapatmak, önümüzdeki hazineyi görmemizi engelliyordur belki de.

 

Yazar: Derek Beres
Çevirmen: Naciye Taşdelen Sağlam
Kaynak: bigthink

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 


Paylaş
Exit mobile version