Hatırlıyorum da neredeyse 10 yıl önce, “Genç-Dünya” Yaratılışçılığı inancını terk etmeye ikna edilmiştim. Bu adeta bir radikallikten uzaklaşma süreciydi. Lise eğitimim boyunca ailemin de etkisiyle katı bir Hristiyandım; fakat arkadaşlarım bir gün, internetten bulabileceğim bir papaz videosunu izlememi önerdiler ve olayın geri kalanını tahmin edebileceğimi söylediler. Mesaj evrimsel biyoloji, jeoloji ve kozmolojiye -ki bunlar Hristiyan köktenci dünya görüşüyle doğrudan çelişen alanlardı- dair şüpheci yaklaşımın yayılmasını teşvik ediyordu. Bu inancı çürütmeye yarayan asıl şey bu İncil’i yayma tutkusuydu aslında. Bu daha sonra beni U.C Santa Barbara’da, okulun birinci sınıfında, bir jeolojiye giriş dersi almaya yönlendirdi. Böylece Eski-Dünya’yı savunan argümanların özünü kavrayabileceğimi ve kimilerinin inançlarını değiştirebileceğimi düşünmüştüm. Fakat dünyanın 6.000 yaşında olduğuna dair fikrim detaylı incelemeyi geçemedi. Profesörüm, haklı gerekçeler ve kanıtlarla fikrimi değiştirdi.

“Devil’s Postpile”, sütunlar halindeki bazalt tepenin adı. Radyometrik incelemelere göre, 100.000 yıldan kısa bir süre önce lav akıntılarıyla oluştu. Fotoğraf: David Seibold

Birinin fikrini değiştirmek, özellikle de bunlar yerleşik görüşlerse, hiç de kolay değildir. Bilim insanları arasında bile, ikna, bir fikri karşıtıyla değiştirme konusunda nadiren başarılı olur. Biyoloji profesörü David L. Hand’ın yazdığı gibi: “Bilimde çok önemli olan nesnellik, öncelikle tek tek bilim insanlarının değil, bilimsel toplulukların bir özelliğidir. Bilim insanları, biricik hipotezlerini, özellikle de yayımlandıktan sonra, nadiren çürütürler; fakat bunda bir sorun yok. Meslektaşları, bu hipotezleri zorlu testlere tabii tutmaktan mutluluk duyacaklardır.”

Yine de, ikna edildiğinizi unutmak zordur. Görüşlerinizin siz bunu hiç istemezken ya da beklemezken değişmesi hissi, ilk başta biraz kafa karıştırıcıdır; sanki yeni bir numaralı gözlük takmaya başlamışsınız gibi. Fakat sonuçta oluşan netliği hızla takdir edersiniz. Fakat yalanlarla ikna edilmek ve yine de doğru tarafta olduğunu hissetmek de mümkündür. Peter De Vries Slouching Towards Kalamazoo adlı romanındaki bir tartışmada, şehrin ateist karakterini şehrin rahibiyle karşı karşıya getirir. Ateist rahibe karşı, rahip de ateiste karşı o kadar ikna edicidir ki, sonunda her biri diğerinin fikrini benimser ve kendilerini görüşlerini tekrar değiştiremedikleri bir açmazda bulurlar.

Bu eğlenceli sahne için söylenebilecek bir şey varsa o da entelektüel tevazu veya dürüstlük parodisi olduğudur. Bundan, bir an için aşırı derecede açık görüşlü veya inançtan yoksun, diğer bir anda ise çok inatçı veya dar görüşlü olmanın mümkün olduğu dersini çıkarabilirsiniz. Yine de -gerçek ötesi, gerçek sonrası, ya da bu aşırı kutuplaştırılmış ‘kendi gerçekliğini seç’ anını nasıl adlandırmak istiyorsanız- belki entelektüel tevazu ile daha çok şey yapabiliriz ve onu daha iyi anlayabiliriz.

“Hatalı olmaktan korkmamak… Bu önemli ve bana göre teşvik edebileceğimiz bir değer,” diyor Duke Üniversitesi’nden psikolog ve sinirbilimci Mark Leary. “Eğer uzun zamandır Washington’da neyin yanlış gittiğini düşünüyorsanız, bu, koridorun her iki tarafında da bulundukları mevkiler konusunda kibirli, entelektüel bir yaklaşım geliştirmiş pek çok insan olmasından kaynaklanıyor.”

Leary, bazı meslektaşlarıyla birlikte, “Cognitive and Interpersonal Features of Intellectual Humility.” (Entelektüel Tevazunun Bilişsel ve Kişiler Arası Özellikleri) adlı yeni bir makalenin yazarıdır. Buldukları nitelik, “açıklık, merak, belirsizliğe tolerans ve düşük dogmatizme (low dogmatismilişkin değişkenlerle ilişkili”dir. Doğal olarak, entelektüel tevazuları yüksek kişiler, dini inançları konusunda daha az katı bir tavır sergilediler ve diğerlerini yargılarken dini görüşlere daha az ağırlık verdiler; aynı zamanda, mevkilerini sürekli değiştirme eğilimindeki yanardöner politikacıları alaya alma konusunda daha az isteklilerdi. Dahası araştırmacılar, yüksek entelektüel tevazuya sahip kişilerin “entelektüel tevazusu düşük olanlara nazaran ikna edici tartışmaların şiddetine daha fazla uyum sağladıklarını” ortaya koydular. Yani entelektüel olarak aciz kişiler sadece tartışmaları değerlendirmede başarısız olduklarından aciz değillerdir.

Leary ve meslektaşlarının bulguları, davranışın önceki felsefi analizleriyle uyumludur. 2015’te yazılan bir makalede bir grup filozof, entelektüel tevazuyu “bir kimsenin entelektüel sınırlarına karşı uygun (ölçüde) hassasiyet göstermek ve bu saygıyı kendi için de edinmek” olarak tanımlamıştı. Entelektüel olarak mütevazı olduğunuzu söyler miydiniz? Cevabınız evetse, azınlıkta olabilirsiniz. Filozof ve sinirbilimci Sam Harris’e göre bu oldukça zor bulunur bir kişilik tipi. 2017’de Edge’nin “Hangi bilimsel terim veya kavram daha yaygın olarak bilinmelidir?” sorusuna “entelektüel dürüstlük” olarak cevap vermişti Harris. Birçoğumuzun entelektüel sınırlarımızı korumak konusunda zorlandığımızı düşünüyor. “Aslında hatalı olduğu gösterildiğinde derhal vazgeçen kişi, tartışmayı kaybetmiş gibi görünmeyecektir. Aksine, sadece başkalarına onu belli noktalarda eğitmiş olma zevkini tattırmış olacaktır.”

Daha fazla entelektüel tevazu kazanmanın bir yolu da, bir şeyi gerçekten bilmenin -özellikle de konu diğer insanlar olduğunda- ne kadar zor olduğunu kabul etmektir. Sosyal psikolog Nicholas Epley’e öğrencilik yılları boyunca ufkunu açtığını düşündüğü bir kitap olup olmadığını sorduğumuzda “Bu, tartışmasız Thomas Gilovich’in How We Know What Isn’t So adlı kitabıdır. Tom, en çok bireysel yargı düzeyinde algı ve gerçeklik arasındaki farkı anlama konusuna odaklanmıştı. Bir şekilde nasıl yanlış ya da yanlış yönlendirilmiş bir karar alabiliyoruz; nasıl oluyor da tam olarak doğru olamayacağı halde dünyanın işleyişine dair bir inancımız olabiliyor? […] Günlük hayatımızda diğer insanlardan daha fazla düşündüğümüz başka bir şey yoktur. Diğer insanlar, şimdiye kadar (haklarında) düşündüğümüz en karmaşık şeylerdir.”


Yazar: Brian Gallagher

Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: NAUTILUS 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.