Paylaşmak güzeldir..

Matrix (1999) ve Terminatör (1984) serilerinin bizleri ikaz eden hikayeleri sağ olsun, birçoğumuz tehlikeli, acımasız yapay zekaların dünyayı ele geçirmeleri fikrine aşinayız.

Fakat robotların daha sempatik temsillerinden ne haber? Yapay zekaya dair daha eski temsilleri göz önüne aldığımızda, serinin sonraki filmlerinde Arnold Schwarzenegger’in Terminatör karakterinin yardımsever bir rol üstlenmesi, bir istisna olabilir; ancak insan benzeri makineler modern filmlerde çoğunlukla olumlu temsil ediliyor. Ex Machina (2014), Chappie (2015) veya Yapay Zeka (2001)’yı düşünün.

Bu değişim, büyük olasılıkla, gerçekte bu teknolojiler hakkındaki düşüncelerimizin daha geniş ölçüde değişmiş olmasının temsilidir. Blade Runner 2049, 1982 tarihli orijinal Blade Runner’ın uzun zamandır beklenen devamı olarak, bu değişimin bir parçasıdır.

Bilim kurgunun teknolojik yeniliğe ilham verme becerisi iyi bilinen bir özelliktir. Birçok bilim kurgu yazarı bilim insanı ya da teknoloji uzmanıdır (Arthur C. Clarke ve Geoffrey Landis buna örnektir) ve bilim kurgudan alınan bazı fikirler, daha ciddi bilimsel araştırmaları (dokunmatik ekranlar ve tablet bilgisayarlar yaygın örneklerdir) da ateşlemiştir. Fakat bilim kurgu başka amaçlara da hizmet eder. Günümüzde geliştirilen teknolojilerin toplumsal ve ahlaki etkilerini keşfetme aracı -olası gelecek versiyonlarını test etmek için kurgusal bir laboratuvar- da olabilir. Ayrıca bizleri, gerçek dünyada ortaya çıkmaya başlayan belirli teknolojilerle baş edebilmemiz için hazırlayabilir.

Bir filozof ve teknoloji eleştirmeni olan Jacques Ellul, bilim kurguya dair değerlendirmelerinde oldukça karamsardı. 1980’de bilim kurgunun, teknolojinin uç noktalarda ve kabul edilemez şekilde kullanılışını göstermesinin altında, insanları teknolojinin geçerli durumu konusunda daha kanaatkar olmaya sevk etme amacının yattığını savundu. Tabii ki bu yorumlar en çok distopik kurguya uyarlanabilir. Bazı teknoloji uzmanları, bilim kurgunun teknolojiye yönelik kamusal tutumları şekillendirmede oynadığı önemli rolün farkına vararak, yazarlara, distopik kurmaca –ki bu tür söz konusu olduğunda son yıllarda, özellikle gençlere yönelik yazında bir arz fazlası söz konusu– üretmeyi bırakmaları çağrısında bulundular.

Blade Runner (Bıçak Sırtı)

Blade Runner, Philip K. Dick’in 1968’de yayınlanan romanı Do Androids Dream of Electric Sheep? (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. 2019 yılında, dünya dışı kolonilerde daha iyi bir yaşam için terk edilmiş, her açıdan tükenmiş bir dünyayı resmeder. Replikantlar olarak bilinen sentetik insanlar (androidler) kolonilerde köle iş gücü oluşturmak için tasarlanmıştır. Rick Deckard (Harrison Ford) bir “blade runner”dır ve işi de kaçak replikantları avlayıp onları “emekliye ayırmak”tır (öldürmektir).

Deckard, zihnine aşılanmış sahte anılara aldanarak insan olduğuna inanmış bir replikant olan Rachel’i tanıdıkça, bizler de seyirciler olarak bu replikantların bizlerden çok da farklı olmadıklarını düşünmeye başlarız.

Orijinal Blade Runner filminin (yönetmenin versiyonunu ya da en azından son versiyonu görmüş olanlar için) bir kısmı, Deckard’ın kendisinin de bir replikant olup olmadığını tartışır. İş Deckard’ın insanlığına gelince, kitap ve film birbirine zıt neticelere varırlar; ve bilindiği gibi bu konudaki spekülasyonlar, Harrison Ford ve yönetmen Ridley Scott’ın birbiriyle çelişen ifadeleriyle körüklenmişti.

Fakat bizler için Deckard’ın replikant olup olmaması önemli miydi? Seyirciler olarak Rachel ile zaten özdeşleşmiştik ve orijinal versiyonda Deckard’la birlikte çok insani “sonsuza dek mutlu” geleceklerine doğru yol aldıklarında büyük bir rahatlama hissetmiştik. Bizler onların yanındaydık, hatta kesinlikle insan olan ve onları “emekliye ayıracak olan” blade runner’ların da karşısındaydık. Channel 4 draması Humans’ın Synth’leri de benzer bir tepkiye sebep oluyor.

Blade Runner 2049, ilk filmdeki olayların 30 yıl sonrasında başlıyor. Replikantların tasarımı ve denetimindeki yeni kısıtlamalar, makinelerin itaatkar olduklarından emin olmak ve onları insanlardan ayırmanın daha kolay olması için yürürlüğe konulmuştur. “K” (Ryan Gosling), ilk filmdeki Deckard ve Rachel olayındaki şüpheleri araştırmak üzere görevlendirilmiş bir blade runner ve replikant’dır. K, bu distopik toplumdaki replikantların geleceği için gerçekten önemli bilgileri açığa çıkarır ve itaat etme dürtüsü karşısında, daha ‘insani’ içgüdüleriyle savaşırken onunla empati kurmaya başlarız.

Kurgu, robotları, tıpkı bizler gibi, sempatimizi uyandıran ‘insani’ duyguları deneyimleyen varlıklar olarak tasvir ettikçe, gerçek hayatta bu nevi varlıkların mevcudiyetini kabullenmemiz o kadar kolay olacaktır. Diyelim ki, ekranda gördüğümüz Deckard ve K gerçekten de hemen hemen insan makineler değiller, fakat çok gerçek insan aktörler. Karaktere olan sempatik tepkimiz aktörün gerçekten insan oluşuyla daha fazla bağlantılıdır. Yine de, bu insan tasvirine verdiğimiz pozitif tepki, eşit ölçüde insani görünmesi koşuluyla, yapay bir benzerine devredilebilir. Bu nevi makinelerin insani niteliklerinin gerçeğe yaklaşıp yaklaşamayacağı da başka bir sorudur.

Av sırasında K.

Tekinsiz vadi

Bu, insan benzeri makinelerin varlığına nihai olarak nasıl tepki vereceğimiz konusunda muazzam bir tavır taşıyan bir sorudur. Robotik bilim araştırmacıları, “tekinsiz vadi” olarak adlandırdıkları ve robotların görünümleri giderek daha fazla insansılaştıkça onlara karşı olan empatik tepkilerimizin nasıl arttığını tanımlayan bir fenomenden bahsediyorlar. Ancak bu sadece bir noktaya kadar gerçekleşir. Bir robot neredeyse (tamamen değil) insan gibi göründüğünde, tepkimiz hızlı bir şekilde tiksinmeye dönüşür. Ancak bir robot bir insandan ayırt edilemez olduğunda, daha olumlu bir tepkiye dönebilir miyiz?

Bu, “neredeyse insanmış gibi görünen” (ve tiksintiyi kışkırtan) ve “tamamen insan” (ve bu sebeple negatif tepki uyandırmayan) görünümüne sahip makineler arasında var olan “tekinsiz vadi” evrimsel bir öneme sahip olabilir. Bizler, neredeyse bizim gibi görünen ancak bulaşıcı bir hastalık tehdidi veya kalıtsal genetik bozukluklarla bir şekilde “kusurlu” gibi gelen varlıklarla özdeşleşmeye şartlanmış durumdayız. Veya bu sadece insan gibi görünen bir şeyin bir robot gibi hareket ettiğini görmenin verdiği psikolojik rahatsızlık olabilir mi? Biz insanlar çevremizdeki şeyleri kategorilere ayırmada iyiyizdir ve bu nedenle, bu kategoriler birbirleriyle çeliştiğinde bir anlamda ürkünç bir deneyim yaşayabiliriz.

Bu “tekinsiz vadi” fikri, gerçekten de yalnızca bugün kurguda sıklıkla gördüğümüz yardımsever insansı robotlar olasılığını göz önüne aldığımızda devreye giriyor. İş kötücül makinelere geldiğinde, duygusal tenafürle uğraşmak zorunda değiliz. Onların tekinsizliğinden, neredeyse (bizimle) benzeşmelerinden kaçınıyoruz, ama aynı zamanda bizleri kontrol etmeye ya da yok etmeye çalıştıkları için onlardan nefret ediyoruz. Fakat yardımsever “neredeyse insan” robotlar bizde çelişkili duygular uyandırıyor: Onlara karşı arkadaşlık ve samimiyet duyguları besliyoruz, fakat aynı zamanda, bizim gibi olmamaları gerektiğini hissederek onları kötülüyoruz.

O kadar da tekinsiz değil. Sony Pictures

Blade Runner 2049, tekinsiz vadinin duygusal tenafürünün üstesinden gelebileceğimizi öne sürüyor. ‘Ürkütücülük’ kesinlikle mevcut; açık yaralar genellikle hafif bir dokunuşla kapanmazlar ve kimseyi öldürmek bu kadar zor olmamalıdır. Ama K’nin açıkça insani olmayan nitelikleri bizlerin onun eşit derecede belirgin olan insanlığını kabul etmemizi ya da replikantların durumuyla daha geniş anlamda özdeşleşmemizi engellemez. Bu, Blade Runner‘ın her daim kasvetli ve acımasız dünyasında bile geçerlidir.

Yani eğer robot bilimciler, ürünlerinde insan suretine nitelikli bir yakınlık elde edebilirlerse, davetkar bir kamuoyu yakalayabilirler. Eğer robotlar yeterince insan gibi görünür ve davranırlarsa ve arkadaş canlısı olurlarsa, bizler de onların daha az insansı özelliklerini kabul edebiliriz. Nihayetinde, bizler bu makinelere, kurguda da olsa, yıllarca alkış tuttuk.


Yazar: Victoria Lorrimar, Michael Burdett

Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Conversation 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

11 Ekim 1980’de Antalya’da doğdu. Mühendis bir baba ve doktor bir annenin tek kızıdır. Eğitim öğretim hayatını İstanbul’da tamamlayan Gencer, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdikten sonra, eğitimine New York Film Akademi’de devam etti. 2008 yılından beri çeşitli platformlarda çeviri ve sinema eleştirileri ile yer almakta. Evli ve bir çocuk annesi olan Gencer, David Guetta hayranı. Gerilim ve cinayet romanları okumaktan hoşlanıyor.