Bugünlerde televizyon ve film karakterlerini “varoluşsal krizin” tam ortasına atmak çok moda gibi duruyor. Ancak, sosyal medya yapımcılarının ifade ettiği “varoluşsal” tanımı gerçek bir varoluşçununkinden kayda değer bir biçimde farklı olabilir. Varoluşçuluk üzerine çalışanlar Sartre’ın fikirleriyle ilgilenirken, Sheldon Cooper’ın varoluşsal krizi, Ivan Karamazov’unkiyle az da olsa bir benzerlik göstermekte. True Detective adındaki yeni HBO dizisi, Sartre’ın karışık varoluşsal fikirlerinden “gaflet” ve “gerçeklik”in en iyi tasvirlerinden biri olmayı başarıyor.

Jean Paul Sartre’ın “Varoluşçuluk bir Hümanizmdir” (Existentialism is a Humanism)’i konu hakkında bilgisi olmayan biri için çok ağır olabilir ama yapacağınız bu yatırım oldukça faydalıdır! Ne Sartre ne de True Detective karşılaştırılmaktan hoşnut olmasa da, mini dizide işlenen konulardan edinilen kazanımlar, Fransız filozofla birkaç hafta geçirecek birinin kazanımlarıyla benzerlik gösteriyor.

Görünüşte dizi ağır ve düşündürücü. Dinlenerek sakin bir akşam geçirmek isteyenlerin çok da hoşuna gitmeyebilecek ciddi konuların işlendiği bu dizide, yatırımını izlemekten yana yapanlar için senaryonun felsefi konularla zenginleştirilmiş olduğunu belirtmekte fayda var.

Varoluşçuluk, benim için hep iki kutuplu olmuştur; kurtarıcı ve özgürleştirici olduğu kadar soğuk ve bağışlayıcı da olabilir ve True Detective, bu gerilimi popüler medyada nadiren görülen ince bir uzmanlıkla işliyor. Yazar Nic Pizzolatto, Louisiana’nın güneyindeki ritüel benzeri cinayet davasını çözmekle görevli iki dedektif Rust Cohle (Matthew McConaughey) ve Martin Hart (Woody Harrelson) arasında ortaklık kurarak acıyı ve umutsuzluğu ustaca inceliyor. Durum, hem karmaşık hem de ürkütücü olduğu için iki ana karakter arasındaki diyaloğa gerekeni sağlıyor. Hikaye ilerledikçe, Cohle ve Hart yalnızca ideolojileri sebebiyle kendi aralarında savaşmakla kalmayıp aynı zamanda geçmişteki, bugündeki ve gelecekteki tercihlerinin getirdiği iç umutsuzlukları ve endişeleriyle de savaşıyorlar.

Pahada Ağır Gerçeklik

Cohle tercihlerinin ve olası sonuçlarının tamamen farkında olan bir adam. Seçtiği hayat ve mevcut durumu tarafından belirlenmiş bir noktaya kadar sürükleniyor. Böylelikle Cohle’nin hayatı daha gerçekmiş gibi duruyor. Hart bir aile adamı olmasına rağmen eşini aldatıyor, oldukça çalışkan bir dedektif olmasına karşın işini Cohle kadar ciddiye almıyor; Hart’ın gaflet içinde olduğu anlaşılıyor. Eşine, partnerine ve en önemlisi kendisine yalan söylüyor. Bu ikili, güçlerini birleştirdikçe isteksizce de olsa tercihlerinden memnun görünüyorlar ki bu süreç bu ortaklığı tehdit eden kusurların ortaya çıkmasıyla sonlanıyor. Konuşulan her bir kelimede ve her sessizlikte True Detective, umutsuzluk ve öfke arasında gidip geliyor. Hissettiği öfke ve umutsuzluğun farkında olan Cohle merhametiyle ilerlerken Hart, duygular kanalında uyuyarak geziyor.

Her zamanki gibi HBO, en zevksiz izleyiciyi bile tatmin edecek miktarda aksiyon, cinsellik ve şiddet içeriyor. Ancak gerçek ödül, Nic Pizzolat’ın ezber bozan derin ve düşünceli yazımına gidiyor. Aslında senaryonun kendisi de yoğun olmayı talep ediyor. Quentin Tarantino gibi bir sanatçı sanatsal yapıtlarını en hatırda kalıcı ve etkileyici senaryolarla harmanlıyor. Ancak Tarantino’nun eserinde her iki öge de birbirinden ayrıymış gibi görünüyor. İzleyici her ikisini de takdir eder, ancak bunları ayrı ayrı değerlendirir. Başka bir deyişle, Tarantino’nun yapıtlarını sesi kapatarak izleyebilir veya sadece diyalogları dinleyebilir ve sonuçta her birini bağımsız değerlendirebilirsiniz. Pizzolatto ise birleştirme konusunda uzman denebilir. Nitekim en korkunç detayın bile özenli bir anlatı için tamamen gerekli olduğu göze çarpıyor.

Matthew McConaughey’nin karakteri Dedektif Rust Cohle soğuk, içe dönük, huysuz ve kibirli biri. Hayat perdesinin arkasında bir büyücü olmadığını keşfettiğine inanıyor ve ona göre hayat, hiçbir amaç veya anlam taşımıyor. Öyleyse neden yatağımızdan çıkmamız gerekiyor? Bu soruyu cevaplamak için eşine herkesin insanlığa bir iyilik yapması ve üremeyi durdurması gerektiğini söylemesi; insanları yok edilmesi gereken bir virüs olarak gördüğünü anlatıyor. Anılarının eşlik ettiği yolculuğunda Cohle gerçekliğin sembolü oluyor.

Varoluşçuluk, gerçekçi olmak için, dünyanın belirli bir amacı olmadığını ve genel bir ahlak anlayışına hizmet etmediğinin bilincinde olmayı gerekli kılar. Bu nedenle Sartre, kendimize gafletten yoksun bir amaç ve değer bulmamız gerektiğini söyler. Hayatın kendi yarattığımız amacının dışında bir amacı olmadığını kabul etmeye hazır mıyız? Bu sorunun cevabını taşımak büyük bir sorumluluk. Kendimizin dışında ve bizden daha güçlü bir şeye inanmak, masal bile olsa, günü kurtarmamıza yardımcı olur. Gerçekçi olmak, hem yorucu hem de özgürleştiricidir. Birçoğumuz için gerçekçi yaşamak benliğin sürekli incelenmesini gerektirir. Tam olarak bir gerçekçi olabilmek için kişisel farkındalık alışkanlığı geliştirerek dış etmenlerden olabildiğince az etkilenmek için direnç kazanmalıyız.

Cohle bu gerçek yaşam biçimini somutlaştırmaya çalışıyor ve bence izleyiciler bu yüzden ona acıyorlar. Gerçekten bu kadar gerçek olmak istiyor muyuz? Cohle anda yaşıyor. Bağımlı değil, kurumsal sorumlulukları yok ve hatta hemcinsi için normal olan sorumluluklardan bile kaçınıyor. Fakat sonra genç bir kızın ritüel şeklinde işlenen cinayetine takılıyor. Ve biz bunun onun için onu yönlendiren bir tür mental bulmaca olmaktan fazlası olduğunu öğreniyoruz. Aslında kurbanlarla ilgileniyor gibi görünüyor. Bu ilgisi o kadar derin, o kadar gerçek görünüyor ki, ekrandaki birçok dedektif tarafından söylenen “bu benim işim” klişesini de aşıyor. Kurbanlar için beslediği sempatinin yanı sıra suçlulara yönelik ağır ithamlarının ve tahammülsüzlüğünün dava sırasında yaşadığı eziyetin nedeni olduğunu gözlemliyoruz. Fazla bilinçli bir şekilde sahneler arasında koşuşturan Cohle, umutsuzca kim olduğunu anlamaya çalışırken bir taraftan da davayı çözmeye çalışıyor.

Gafletin Kalbi

Cohle bir anti kahraman olarak yaratılmışken, Hart kendimizi benzettiğimiz kahraman oluyor. Cohle’nin psikolojisi alışılagelmişin dışında olması bakımından yorucu olabiliyor. Hart ise hepimizden biri, ulaşılabilir biri. Onun gerçeklikten yoksunluğu konusundaki tereddütlerimiz sayesinde de bunu fark edebiliyoruz. Her ne kadar her birimiz özgürlüğü istediğimizi söylesek de, bu, özgürlüğün korkutucu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Her şeyin size bağlı olduğunu fark ettiğinizde, bir başka deyişle, kendi hayatınızın romanını yazan bir yazardan farksız olduğunuzu anladığınızda artık sosyal hayatınızdaki baskılar veya ahlaki kurallar sizi kısıtlayamaz. Artık özgür iradeye sahipsinizdir, yaptığınız her şeyden sorumlusunuzdur: Satre’ın ünlü değişiyle, “Özgür olmaya mecbursunuzdur.” Detective Hart’ın durumunda ise özgürlük bilinçten sıyrılarak gaflete dönüşüyor.

Gerçeklik olgusundan bağımsız hareket eden bir kişi, Sartre’ın “gaflet” olarak adlandırdığı durumu yaşar. Gaflet içinde yaşamak, başka seçeneğinizin olmadığına inanıp oynamanız gerektiğini düşündüğünüz rolü üstlenmek anlamına gelir. Kendine yalan söyleyen ve böylece kim olduğuyla ilgili bir kurgu yaratan, başkalarını da kurmacanın gerçek olduğuna inandıran kimse bu duruma örnek olarak verilebilir. Bu kişi, kasıtlı olarak başkalarına yalan söylemez. Aksine, kendine yalan söyler ve bu yalanın bilincindedir. Bu yalanlar, gerçekçi olmayı imkansız hale getiren bir iç çatışma yaratır. Sartre, “Kesin olarak söyleyebiliriz ki, gaflet içinde olan biri hoşnut olmadığı bir gerçeği gizlemekte ya da gerçeği hoş olmayan bir yalan olarak sunmaktadır. Gaflet, yalan görümündedir. Gaflet duygusu içinde tek gerçek vardır o da gerçeği sakladığımın bilincinde olmaktır. Dolayısıyla aldatan ve aldatılan farklı kişiler değildir,” der.

Dizinin başlarında, Hart’ı çok kibirli ve kaygısız biri olarak bir barda görüyoruz. Bir dedektif olarak, onun için çalışan adamlarının hayatından sorumlu olduğundan, görev adına korkunç şeyler görmek ve yapmak zorunda kalır. Hart görünüşe göre, Stoacı bir aile adamı ve dedektif olmak dışında bir başka seçeneği olmayan biri olmuştur. Bu da onu metresiyle stres atmayı haklı çıkaran birine dönüştürmüştür, ne de olsa oyunun adı budur.
İstemsizce, dünyanın yükünü omuzlarına yüklenir, ancak taşıdığı yükü kendisinin oluşturduğunun bilincinde değildir.

Detektif Hart, Sartre’ın belirttiği gibi kendi yarattığı hayatına sözde zincirlenmiş, zekice kurgulanmış bir karakterdir. Hayatımızı kontrol etme özgürlüğümüzün olmadığını düşündüğümüzde ve kararlarımızı kısıtlayan dış faktörlere yenik düştüğümüzde gaflet içinde yaşarız. Hart’ın sarhoş aklı kendine acıma duygusuyla ve kendisine hak ettiğini vermeyen bir dünyanın yüküyle doludur. Gaflet içine düşen Hart, seçeneklerini inkar ederek yarı gerçeklerin ve aldatmaların dünyasında tutsak olur.

Hepimizin İçindeki İkilik

True Detective’in başarısı sadece gerçeklik ve gafleti ustaca tasvir edebilmesine değil, ayrıca her iki karakterde de ikiliği gösterebilmesine bağlı ki aslında hayat da böyle. Örneğin, Cohle kendisinin olduğuna inandığı kişidir; kendisine uygun olan seçeneklerin tamamen bilincindedir. Cohle, gözlerinden sadece birine bakmaya yetecek boyutta bir aynaya bakarken kendisine seçimlerinden mutlu olduğunun ve özgürlüğün getirdiği yükün bilincinde olacağının farkına varır. Ancak biz onun kendisine yalan söylediği ve bunu da bildiği izlenimini alırız. Dizi boyunca Cohle’nin Hart’ın evine akşam yemeğine gittiği ve koca bir günü çim biçip limonatasını yudumlayarak geçirdiği zamanlar olduğunu görürüz. Sonuç olarak dizi Cohle’yi insanlaştırmaya ve arkadaşlık ihtiyacını gidermeye başlıyor.

Burjuva hayatının getirdiği yükü mü istiyor Cohle? Bu salt gerçeklik onun için çok mu fazla? Her ne kadar bu acının derinlere gömüldüğünü ve karanlık bir dünyada yaşayan bir adam için sıcak bir sarılmanın yadsınamayacak bir şey olduğunu anlasak da o, dışarıda kalmayı seçerek kendisini seçeneği olmayan biri olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Her iki dedektif de “özgürlüğü özgürleştirmek” ve “gafletten memnuniyet” arasında sıkışmış kalmış durumda. Pek çoğumuz için geçerli olan bu durumun da gösterdiği gibi True Detective hepimizin hayatına dokunuyor. Tabii bu benim şahsi görüşüm. Benimle aynı fikirde olmanız değil ama bu kadar karmaşık bir yapımı önyargısız izleyerek kendi çıkarımınızı yapmanız asıl önemli olan. True Detective önceden belirlenmiş bir plandan kaçınmamızı ve kendi hikayemizi yazmamızı istiyor.

Yazar: Kelly Perez
Çeviren: Yağmur Alpay
Kaynak: Philosophy News 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.