“Brisseau’yu öldürmeyi seçersem kendimi bir katil olarak tanımlamış olurum… Eylemimi seçtiğimde, bunu tüm insanlık için seçmiş olurum. Peki, ya dünyadaki herkes benim gibi davranarak buraya gelip Brisseau’ya ateş etse ne olur? Ortalık karışır. Bütün gece susmayan kapı zilinin gürültüsünden söz etmiyorum bile. Ve tabii park için valelere ihtiyacımız olurdu. Konu etik konular olunca akıl, insanı nasıl da hayrete düşürüyor!” (Woody Allen, “The Condemned”)

1945 yılı sonbaharında Jean-Paul Sartre, Paris’te bir kulüpte “Varoluşçuluk bir Hümanizmdir” başlıklı bir konuşma yaptı. Sartre bu konuşmasıyla felsefe basamaklarını hızla çıktı. Bir gecede şöhrete kavuştu ve entelektüelite ikonu oldu. Öyle ki 1980 yılındaki cenazesinde gözü yaşlı 50.000 kişi vardı. Sartre’ın kalplerde ve akıllarda edindiği yeri, ancak prensesler, pop starlar hayal edebilirlerdi.

Sartre’ın konuşması daha sonra kısa bir kitap olarak yayımlandı. Kitabın İngilizce baskısına ise kötü bir isim seçilmişti: Varoluşçuluk ve Hümanizm. Sartre bu konuşmada söylediklerini daha sonra gözden çıkardıysa da konuşmanın kitabı, varoluşçuluğun kutsal kitabı oldu ve yüz binlerce kopyası satıldı. Sartre’ın yaşamı boyunca içinde olacağı kavram mücadelesini açık bir şekilde ortaya koyan konuşma, açıkça, bu çatışmanın nasıl çözülebileceğini gösterme denemesiydi. Yani bireysel özgürlük felsefesi olan varoluşçuluğun, insanlığı değer kaynağı olarak algılayan bir felsefe olan hümanizmin bir çeşidi olarak görülebileceğini göstermek içindi.

Sartre’a göre bu projenin başarısı, belirli sayıda adımın başarılı olmasına bağlıydı. “Hümanizm” derken ne demek istediğini ve bunun, hümanizmin daha az iştah açıcı çeşitlerinden farkını açıklama ihtiyacı duymuştu. Varoluşçuluğu moda ama anlamsız olan diğer yaşam tarzı seçimlerinden (siyah boğazlı kazak, smooth caz, Audrey Hepburn’ün Şahane Macera isimli filmdeki çılgın serbest dansı gibi gelişigüzel kişisel ifade eylemlerinden) ayıran, teknik bir açıklama vermek istemişti. En önemlisi de kuramının, nihilist bir meydan kavgasına girme bileti olmadığını, çok daha iyimser bir “varoluşçu hümanizm” ortaya çıkardığını göstermek istiyordu.

Projesi oldukça açık ve doğrudan görünse de konuşması (A.J. Ayer gibi filozofların yalın yazılarına alışık olan öğrenciler için) ne açık ne de doğrudan mesajlar içeriyordu. Bunun nedeni belki beceriksizce yapılmış İngilizce çeviridir; belki Sartre’ın tarzıdır zira Sartre, Simone de Beauvoir’a çalışmasının “planlama, yazma ve açıklık bakımından başyapıt olmadığını” itiraf etmişti (ki bu, Sartre’ın “Balçık, Kendinde Varlığın intikamıdır” ifadesinin anlamını kavramaya çalışan herkesin de bildiği gibi, kesinlikle yetersiz bir ifadedir). Belki de konuşmanın düzeniydi sebep; Sartre not kullanmaz, aklına geleni söylerdi ve fikirlerini çoğu zaman basitleştirir ya da kısaltırdı. Nedeni ne olursa olsun, konuşma özlü sözler içermediği zaman dolambaçlı yollara sapıyor, o da olmazsa yüksekten uçuyor. Yine de merak uyandırmayı ve ilham vermeyi başarıyor. Sartre’ın sesinde tutkuyu ve harekete geçme çağrısını hissedebiliyorsunuz ki bu Batı felsefesinde nadir görülür.

Sartre “hümanizm” derken ne demek istiyor? Hümanizm, düşünsel ve ahlaki odak noktalarımızda Tanrıdan insanlara doğru geçişi imleyen bir terimdir. Sartre, tüm insanları “muhteşem” varlıklar olarak, ne yapmış olurlarsa olsunlar, insan oldukları için sevilmesi gereken canlılar olarak gören hümanizm türünü beğenmiyor. Sartre’ın hümanizmi, “insani öznelliğin dünyası” dışında başka bir evren olmadığını, hepimizin kendimizi keşfedecek ve hayatımızı değiştirecek gizli güce sahip olduğumuzu ve ahlaki değerler, bireyler tarafından yaratılsa da, diğer tüm insanlara karşı sorumluluğumuz olduğunu söyler.

Romanları, öyküleri ve erken dönem felsefi çalışmalarını bilenler, varoluşçuluğun bir hümanizm olmadığını, kişinin ya yalnızca kendisi için kaygılanmasına ya da sosyal eylemden vazgeçilmesine yol açan karamsar ve aşırı derecede bireysel bir felsefe olduğunu ileri sürerek Sartre’ı suçlarlar.

Sartre, varoluşun özden önce geldiğini söyleyen tek doğru kuram olarak varoluşçuluğu göstererek felsefi duruşunu belli eder. Böyle bir felsefede en başta birey vardır; bizim öznelliğimiz, bizim bilincimiz, bizim dünyadaki varlığımız vardır. Buradan başlayan Sartre’a göre diğer nesnelerin (bıçak, karnabahar ve tabii ki balçık) deneyimlemediği şekilde köklü bir özgürlük içinde yaşadığımız açıktır. Sartre’ın özgürlük açıklaması, bir duygu prizmasından geçerek süzülür. Kederimizden -özgürlükle gelen sorumluluk karşısındaki korkumuzdan- söz eder, terk ettiklerimizden -hayatta bize kılavuzluk edecek katı kuralların ve ilkelerin kaybolmasından- söz eder ve eylemlerimizin yalnızca küçük farklar yarattığını, yaratabileceğimiz farkların da yalnızca eylem yoluyla olduğunu (duaların ve dileklerin dünyayı değiştiremeyeceğini) anladığımızda hüsrana uğrayarak düştüğümüz umutsuzluktan söz eder. Amacımız, hayatımızda gerçek bir varoluş göstermektir; kendi özgürlüğümüzden kaçmadan tüm bu duyguları içine alabilen bir hayat yaşamaktır. Bu gerçekten saklananlar, kendilerine özlerinin önceden belirlendiğini ya da kişiliklerinin değişmeyeceğini söyleyenler, kendilerini inkâr ederek yaşarlar; bu, üzücü ve alçak “kötü niyetlilik” durumudur.

Köklü özgürlüğümüzün en önemli anlamı, bir takım a priori ahlaki ilkelerin bizim için bağlayıcı olmamasıdır; yani toplum, din ya da felsefe tarafından önceden belirlenmiş etik ilkelerine uymak zorunda değiliz. Aslında, gerçek bir varoluş için, kendi eylemlerimizle ahlaki değerler icat ettiğimizi kabul etmemiz gerekir. Sartre’ın “Ahlaki değerleri ben yaratırım” iddiası ile Dostoyevski’nin her şeyin, yamyamlığın bile hoş görüleceğinden korkması, birbirine çok da uzak değilmiş gibi görünüyor (Hümanistler “insanları sevmek ve takdir etmek” gerek dedikleri zaman, kastettikleri çoğunlukla insanların yemek malzemesi olarak kullanılması değildir).

Demek ki varoluşçuluğun hümanizm kimliği kazanması önündeki esas tehdit unsuru, kendi bireysel özgürlüğümüzdür. Oysa Sartre bu özgürlüğün, yeni bir varoluşçu hümanizm biçiminin, onun sözcükleriyle, bir “özgürlük ahlakı”nın kaynağı, olduğuna inanmaktadır.

Varoluşçu bir etik, bir özgürlük ahlakı, nasıl mümkün olabilir? Sartre’ın konuşmasını okurken dikkatimizi çeken ilk yanıt, Kantçı bir duruş benimsenmesidir: Seçim yaparken yaptığımız seçimi evrenselleştirmekten ve herkesin bizim gibi davranmasını dilemekten başka çaremiz yoktur. Eylemlerimiz, insanlığın görmek istediğimiz halinin resmini çizer. Her seçimimizde bu resim beraberinde büyük bir sorumluluk yükü getirir (belli ki pastanelerde yaptığımız seçimler bunun dışındadır). Sartre tam olarak Kantçı bir yol izlemese de (kural ya da ilkeleri değil bir görüntü ya da bir ideali evrenselleştirdiğimizi söylüyor) savı, tam olarak doğru değil. Örneğin evlenmeye karar vererek “tüm insanlığı tek eşliliğe mahkûm ettiğim” doğru değildir. Aslında benim yaşamak istediğim dünya, benim gibi davranmayan, benim tuhaf arzularımı ve tercihlerimi paylaşmayan insanların olduğu bir dünya -ki çoğumuz uyum içinde olan bir dünya değil, çeşitlilik içeren bir dünya isteriz.
Ancak Sartre’ın konuşmasında izlediği ve çok daha verimli olan başka bir yol daha var ve bu yol, insanlığa kabul ettirmek istediğimiz idealin, özgürlüğün kendisi olduğu ve kendi özgürlüğümüz ile diğerlerinin özgürlüğü arasında bir bağlantı veya karşılık (“özneler arasılık”) olduğu iddiasıdır.

Dolayısıyla varoluşçu hümanizmin gerçekten olabilmesi, karşılıklı özgürlük düşüncesine, yani bizim özgürlüğümüzün başkalarının özgürlüğüne bağlı olması fikrine dayanır. Sartre’ın dinleyicileri bu fikrin tuhaf olduğunu düşünmüş olmalılar; zira gerek Varlık ve Hiçlik‘te gerekse roman ve oyunlarında Sartre’ın diğer insanlarla ilişkilerimizin cehenneme dönmesinden ayrıntılı bir şekilde söz ettiğini görmüşlerdir.

Karşılaşmalarımızda birbirimizi bir özle dondururuz, aynı Medusa’nın kurbanlarını taşa çevirmesi gibi. Diğer insanları paketleriz, sınıflara sokarız ve nesneleştiririz; özgürlüklerini reddetmeye kalkışırız (kuşkusuz imkânsız bir proje) ve aynı anda onların da bizim özgürlüğümüzü engellediklerini görürüz. Herkesin diğerine nesne gibi davrandığı bu güç mücadelesi, diğer insanlarla olan tüm ilişkilerimizi belirler. Sonra bir dipnotta şu kışkırtıcı öneriyi görürüz: “Bu düşünceler, bir kurtuluş etiğinin olabilirliğine engel olmaz. Fakat bu ancak burada ele alamayacağımız köklü bir dönüşümden sonra mümkündür. ” (Sartre, Varlık ve Hiçlik)

Savaştan sonra Sartre, Notebooks for an Ethics isimli kitabında, varoluşçu bir ahlak inşa etmek için gerekli olabilecek köklü dönüşümü araştırmıştır. 1945 yılındaki konuşması ise bu tür bir etiğe ait temellerin tohumlarını içeriyor: “Kendi özgürlüğümü isterken başkalarının özürlüğünü de istemekle yükümlüyüm. Kendim için istediğim kadar başkaları için de istemezsem hürriyeti amaç edinemem.” Peki, Sartre neye dayanarak kendi özgürlüğümün sizinkine bağlı olduğunu, özgürlüğün karşılıklı olduğunu iddia edebiliyor?

Sartre, başka insanlarının özgürlüğünü kabul etmeden kendi özgürlüğümü gerçekten kavrayamayabileceğimi demek istemiş olabilir. Bunun nedeni, kendi benliğim ve özgürlüğüm ile ilgili anladıklarım için, başka insanlarla ilgili anladıklarımın bir çeşit süzgeç görevi görmesidir. Sartre’ın konuşmasında da dediği gibi “öteki, benim varlığımdan ayrı tutulamaz ve aynı şekilde kendimle ilgili bildiklerimden de ayrı tutulamaz.” Eğer diğer insanlara nesneymişler gibi davranırsam (ki bu kötü niyetli bir davranıştır) onların gözünden baktığımda kendimi de nesneymiş gibi görmeye başlarım (bu da kötü niyetli bir davranıştır). Ancak onların özgürlüğünü tanırsam kendiminkini de tam anlamıyla tanıyabilirim ve kötü niyetlerden uzak, gerçek bir hayatım olabilir.

Sartre, sürekli olarak kendi özgürlüğüme diğer insanların özgürlüğünden daha fazla değer veremeyeceğimi, ikisinin de eşit seviyede olduğunu söylüyor da olabilir. Kendi özgürlüğüme daha fazla değer vermem, kendimi aslında diğer insanlardan daha değerli gördüğümü gösterir. Öte yandan gerçek değerlere, başka bir deyişle insan yaratısından bağımsız olarak var olan değerlere inanmak, kötü niyetliliktir; a priori ya da nesnel ahlaka inanmaktır. Varoluşçu bir tutumla, kendi özgürlüğümüze değer verip geri kalan hiç kimseninkine vermemek için bulabileceğimiz hiçbir neden yoktur. “İyi niyetli insanların eylemleri, nihai öneme sahip unsur olarak, özgürlük arayışının kendisini içerir.” Yani tutarlı ve hakiki olmak için, başkalarının özgürlüğüne, kendi özgürlüğüme verdiğim kadar değer vermem gerekir.

Sartre’ın başkalarının özgürlüğüne değer vermemiz gerektiğini savunmasının üçüncü bir açıklaması olabilir: “Kişi, değerlerin kendisine bağlı olduğunu gördüğünde tek bir şey dileyebilir ve bu da tüm değerlerin temeli olarak özgürlüktür.” Sartre, özgürlüğün yaptığımız her seçime zemin teşkil ettiğinden ve değerlerimiz de seçimlerimizden farksız olduğu için, yarattığımız her değerin temelinde özgürlüğün olduğundan emindir. Yani seçim yaptığımda yalnızca belirli bir eylemi seçmiyorum, aynı zamanda o seçimi yapmama en başta izin veren özgürlüğü de istemiş oluyorum. Sartre’ın, kişinin kendi başına seçtiği şeyleri, tüm insanlık için imge veya ideal olarak seçmiş olacağı görüşünü buraya ekleyebiliriz. Demek ki yaptığım her özgür seçimle tüm insanlık için özgürlük dilemiş olurum; özgürlüğü evrenselleştirmiş olurum.

Maalesef Sartre, bu fikirleri bize sadece biraz koklatmıştır. Varoluşçuluğun bireyciliği ile hümanizm topluluğu arasında köprü kurmak için bu açıklamaları bir araya getirenler, Sartre’ın davasına olumlu bakan filozoflardır.
Sartre konuşmasını tipik heyecanlı sözleriyle bitiriyor. Kuramını, eleştirenlere karşı savunmuştur; varoluşçuluğun umutsuzluk değil eylem felsefesi olduğunu, karamsarlık değil iyimserlik felsefesi olduğunu, nihilizm değil değerler felsefesi olduğunu gösterdiğini düşünmektedir. Varoluşçuluk bir hümanizmdir “çünkü kişiye kendisinden başka yasa koyucu olmadığını, kendi kararını kendisinin vermesi gerektiğini hatırlatıyoruz ve aynı zamanda kişinin bir özgürleşme amacı peşinde koşarak kendini tam olarak insan gibi ortaya koyabileceğini gösteriyoruz.” Gerçekten de hümanizm.

Her birimizin özgürlüğünün diğer herkesin özgürlüğüne bağlı olduğu doğruysa eğer, Sartre’ın iyimserliğinin temeli sağlamdır. Yazık, Sartre’ın konuşmasının aslı, Sartre’ın kendisinin aksine, esaslı bir argüman içermeyen birkaç önerme olarak kalacak.

Yazar: Gerald Jones
Çevirmen: Burçin İçdem

Kaynak: Philosophy Now, “Was Existentialism a Humanism”, Sayı 53.

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.