Yalnızlık, cehennem gibidir; derinden sarsa da insanı geliştirir. Yalnızlığın neden olabileceği acıları çekmeden, tek başınalığın keyfini çıkabilir miyiz?

Nemli bir Temmuz akşamı, kırmızı elbiseli genç bir kadın Sen nehrinin kıyısından yürüyerek Pont Neuf’ün altından geçti, yanıma oturdu ve kestane rengi saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Bir kolunun altında kısa tüylü teriyer cinsi köpeği, diğer kolunun altında da Susan Sontag’ın The Benefactor (1963) isimli romanı vardı. Güzleri Londra’da, kışları ise Avusturya Alplerinde geçirirken mevsimden mevsime yuva değiştiren, uluslararası yatılı okul öğrencilerine özgü o melez İngiliz aksanıyla kendini tanıttı. Sonra da yavru köpeğini tanıştırdı. Tokalaşmam için patisini bana doğru uzatarak “Adı Fortuné” dedi.

Uzun zamandır yalnız bir insan olduğumu düşünüyorum ama insan yalnızlığının asıl derinliklerini o yaz Joséphine ile tanıştıktan sonra anlamaya başladım. Joséphine Paris’e üç ay önce gelmişti, Cambridge’de ekonomi okumuştu; bense buraya gelmeden önce Oxford’da tarih okumuştum. Böylece, ancak yolu ikisinin de yabancı olduğu topraklarda kesişen insanların yapabileceği şekilde hemen kaynaştık. O zamana kadar geceleri hep tek başına, Café de Flore’nin terasında oturup hep aynı Nisuaz salatasının yanında Pinot Grigio şarabını içerken, gelen geçen çiftleri ve arkadaş gruplarını izlediğinden yakınıyordu.

Sonraki haftalarda Joséphine beni telefonla arayıp akşam yemeğine, evindeki kütüphaneyi görmeye, gerçekliği şüpheli görünen çeşitli etkinliklere (evinde maskeli balo, Paris dışında bir tekne yarışı, Bavaria’daki mülkünde akşam yemeği) çağırmayı sürdürdü; bense onunla haftada iki gün aynı bankta buluşmaya devam ettim ancak onunla başka hiçbir yerde görüşmedim.

Davetlerini neden kabul etmediğimi açıklayamam: Paris’e yalnız kalmak için gelmiştim ve başka birinin bunu bozmasına izin vermekten korkuyordum ama sonunda bir önemi kalmadı. Aynen düşündüğüm gibi, başka bir yer yoktu: Ne tekne yarışı ne de mülk. Joséphine sadece konuşabileceği bir insan arıyordu. Yazın sonlarında bir akşam, sonunda bunu kabul etti. Ardından, gelmeyi kesti. Bir daha telefon da etmedi.

Yalnızlık, akademik çevrelerin yeni ilgilenmeye başladığı bir konu; 1960’ların ortalarında popülerlik kazanmaya başladı ve Robert Weiss’ın değerli Loneliness: The Experience of Emotional and Social Isolation (Yalnızlık: Duygusal ve Sosyal Tecrit, 1973) isimli kitabıyla önem kazandı. Fakat 1978 yılına kadar yalnızlık ile ilgili derli toplu, titiz bir çalışma yapılmamıştı. 1978 yılında kişinin yalnızlık ve sosyal tecrit duygularını ölçmek için hazırlanan 20 maddelik bir ölçekle – Los Angeles University of California Yalnızlık Ölçeği– yayınlanan çalışmalar arasında karşılaştırma yapmak mümkün hale geldi.

Yine de yalnızlık, riskli bir kavram olmaya devam ediyor. Tanrı Adem’i yarattıktan sonra “İnsanın yalnız kalması iyi değil” dedi, “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” Filozof Ben Lazare Mijuskovic belki de yaratılışın evrenselliğinden yola çıkarak Loneliness in Philosophy, Psychology, and Literature (Felsefe, Psikoloji ve Edebiyatta Yalnızlık, 2012) isimli kitabında şöyle yazıyor: “İnsan her zaman ve her yerde şiddetli yalnızlık çekmiştir.” Öyle olsa da yalnızlığın anlamı insandan insana değişir. Bazı insanlar tek bir geceyi yalnız geçirince bile kendilerini yalnız hissederken bazıları aylarca çok az iletişim kurup hiç yalnızlık çekmezler. “Kimileri sosyal tecrit durumunda olup düşük düzeyde sosyal temas kurmaktan memnundurlar ya da yalnız olmayı tercih ederler,” diye yazıyor Perspectives on Psychological Science dergisinde yayımlanan yalnızlık konulu raporun baş yazarı Julianne Holt-Lunstad. “Kimileri de sık sık sosyal temasta bulundukları halde kendilerini yalnız hissedebilirler.”

Böyle bir çeşitlilik olmasına rağmen insanların çoğu uzun süre yalnız kalmayı ya da davetsiz gelen uzun süreli tek başınalığı tercih etmez ve bu istenmeyen durumun romantikleştirilmesi – “güzel” olarak nitelendirilmesi- acı verir; işinden kovulan ya da henüz boşanan birinin yüzüne “böyle daha iyi oldu” denince hissettiği gibi bir acı. Öte yandan uzun süreli yalnızlığın depresyondan onulamaz bilişsel hasara kadar birçok ciddi sonucu da olabilir. Holt-Lunstad, konuyla ilgili bir çalışmasında, katılımcıların ortalama yedi yıl izlendiği bir dizi bağımsız çalışmayla veri toplamış. Sosyal tecrit altında, yalnız olan ya da tek başına yaşayan insanların, çalışma sürerken ölme olasılığının “düzenli sosyal temas”larda bulunanlara göre yüzde 30 daha fazla olduğunu görmüş.

İnsanlar arasında bağlantı kurma sözü veren teknolojiler aslında bizi gerçek iletişim fırsatlarından uzaklaştırıyor.

İlginçtir, sanat ve edebiyatta idealize edilen yalnızlığın çoğunlukla bir maske olduğu ortaya çıkar. Henry David Thoreau yalnızlığına methiyeler düzer. “Çoğu zaman, yalnız olmanın besleyici olduğu düşünüyorum,” diye yazar Walden: Ormanda Yaşam (1854) adlı kitabında. “Neden yalnızlık çekeyim ki? Göldeki yüksek sesle cıvıldayan dalgıç kuşundan ya da Walden Gölü’nden daha yalnız değilim”. Okuyucunun, yalnız olmak ne kadar da romantik, diye düşünmesini istiyor. Oysaki, Walden Gölü genellikle pikniğe ve yüzmeye gelen insanlarla, kayakçılar ve buzda balık tutanlarla dolu olan büyük bir park içindeydi. Thoreau “tecrit”te bulunduğu sırada sık sık Ralph Waldo Emerson ile yazışmış, haftada bir kez gibi bir sıklıkla arkadaşlarıyla yemek yemek ya da annesinin pişirdiği kurabiyeleri yemek için evinin yolunu tutmuştu. Tabii ki yalnız değildi; çok nadir olarak gerçek anlamda yalnız kalıyordu.

Yine de Thoreau’yu ya da yalnızlık fikrine kendine kaptırsa da gerçekte o kadar fazla içine giremeyen başkalarını suçlamak haksızlık olur. Yalnızlık mutsuz eden bir durum olabilir ve insanlar bu nedenle ondan kaçınmak için çok uğraşırlar. Son otuz yılda yalnızlık çektiğini söyleyen Amerikalıların sayısı azaldı ve bunun, sosyal medya, yapay zeka, sanal gerçeklik gibi bir dizi icadın doğrudan veya dolaylı olarak yalnızlığa meydan vermemek üzere hizmet verdiği diğer birinci dünya ülkelerinde de geçerli olduğu söylenebilir. Kişinin her zaman irtibatta olabileceği ya da daha doğrusu sürekli olarak akıllı telefonlar, İnternet veya yakın zamanda da yapay bir yaratık aracılığıyla, bir yoldaş suretiyle ilişki içinde olabileceği vadediliyor. Fakat Olivia Laing’in The Lonely City (Yalnız Şehir, 2016) isimli kitabında anlattığı gibi, insanlar arasında bağlantı kurma sözü veren teknolojiler aslında bizi gerçek iletişim fırsatlarından uzaklaştırıyor.

Yalnızlık cehenneme dönüşebilir; neden yalnız kalmak isteriz ki?

Yine de yalnızlığın merkezinde bir paradoks var. Bizi hiç istemeyeceğimiz noktalara (tecrit, depresyon, intihar) götürebilirken sosyal dünyada daha iyi gözlemciler haline de getirebilir. Yalnızlık hayatı daha zorlayıcı yaptığından algılarımız daha açık olur ve kendi gerçekliğimiz için daha fazla sorumlu oluruz. Mutlak surette yalnızlık, hayatımızın bize ait olduğuna dair güvence verir. Tarihsel ve söylencesel olarak eskiden beri erdem, ahlak ve kendini tanımaya doğru uzanan tek ve dar yol olmuştur.

Milattan önce 2100 dolaylarında yazılan Gılgamış Destanı‘nda ancak Tanrılar Enkidu’yu öldürünce arkadaşı ve yoldaşı olan Gılgamış sonsuz yaşamın kaynağını bulma yolculuğunu tamamlayabiliyor. Ve İsa’nın şeytanın ayartmalarına direnebileceğini gösterebilmek için çölde Tanrı’nın ya da meleklerin yardımı olmadan 40 gün 40 gece yalnız başına geçirmesi gerekmiştir. Matta İncili’nde “melekler gelip ona hizmet etti,” diye yazıyor ama bu, İsa’nın görevi başarmasından sonra gerçekleşmiştir.

5. yüzyılda yaşayan hikmet sahibi Aziz Simeon Stylites, ondan öğüt ve dua istemek için gelen kalabalıklardan kurtulamayınca 37 yılını Telanissus (şimdiki adı Taladah, Suriye) dışında bir sütun üstündeki bir metrekarelik bir platformda oturarak geçirdi. Simeon kasabadan gençlerin sütuna tırmanıp ona uzattıkları küçük ekmek parçaları, su ve keçi sütü ile yaşamını sürdürdü. Eğer yerdeki yaşamın yoğunluğundan kaçamıyorsam gökyüzüne daha yakın olduğumda belki yalnız kalabilirim ve kendi dünyam ve düşüncelerimin kontrolü de gerçekten bende olabilir, diye düşünmüştü (Sütunu, sonunda, 15 metre yükseklikte inşa etti).

Yalnızlıktan herkes sağ salim çıkamaz fakat çıkanlar, yani kendine çekilip başarılı bir şekilde yeniden toplum içine çıkanlar, kendileri ve başkalarını çok daha iyi anlamış bir şekilde dönerler. Yalnızlıkta bu nedenle kurulabilecek bir denge vardır; aynı anda hem en yüksek risk hem de en yüksek mükafatı yaratır.

Tabii ki yalnızlık deneyimi, her insanın erdemli ve ahlaklı olmasını sağlamaz fakat başka yararları da vardır: 2015 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre sosyal olarak tecrit edilmiş gibi hissetme durumu (ana akımın dışında kalan bir sanatçı ya da yazarın yaşayabileceği gibi toplumun dışında olma) sosyal dünyaya daha fazla dikkat edilmesine ve gözlenmesine yol açarak gözlem yeteneğini artırır.

University of Chicago’da Psikiyatri bölümü yardımcı doçenti Stephanie Cacioppo ile yine aynı üniversiteden eşi John, küçük bir deney grubu üzerinde yaptıkları elektrikli beyin görüntüleme ile kendilerini özellikle yalnız olarak nitelendiren katılımcıların, tehdit edici uyarıcılara karşı, kendilerini yalnız olarak tanımlamayanlara göre en az iki kat daha hızlı tepki gösterdiklerini bulmuşlar (yalnızlarda, uyarıcı verildikten sonra yaklaşık 116 milisaniye içinde, yalnız olmayanlarda uyarıcı gösterildikten sonra yaklaşık 252 milisaniye içinde). John Cacioppo’nun benzer bir çalışmada yazdığı gibi, bu bulgulardan yalnız insanların başkalarının sıkıntılarına daha fazla dikkat ettikleri anlaşılıyor.

Yalnız insanların diğer insanların sıkıntılarına karşı daha dikkatli olmaları -tepki verme hızlarının gösterdiği gibi özellikle bilinçaltı düzeyde- yalnız insanların daha fazla empati kurabildiklerini gösteriyor. Yalnızlığın sonucunu olarak, insanların diğerlerini ve sosyal dünyayı daha iyi anlamaları ironik bir durum.

En yaratıcı zihinler ve en karizmatik insanlar da genellikle yalnız olma eğilimindedir. Baltimore John Hopkins Üniversi’nde birey ve grup yaratıcılığı üzerine çalışmalar yapan Sharon H Kim, yakınlarda yaptığı bir çalışmada, insanların sosyal yaşamlarında reddedildiğinde daha yaratıcı olduklarına dair bulgular elde etmiş. Kim’in bulguları arasında en ilginç olanı, gerçek bir sosyal reddedilme durumunun ortaya çıkmasının zorunlu olmaması, yaratıcılık için kişinin kendisini bir şekilde reddedilmiş hissetmesinin yeterli olmasıdır. Yaratıcılık, Kim’in iddiasına göre, benzersiz bağlantılar kurabilme ve ilgisiz bilgiler arasında bağlantı kurabilme yeteneğinden doğuyor. Yine de bunu en iyi şekilde başarabilenler, daha çok reddedilmiş ve yalnız olanlar. “Yaratıcı insanlar; ilişkileri tanıma, bağlantı ve birliktelik kurma, farklı bir açıdan -başkalarının görmediği bir şekilde- bakma konusunda daha iyiler,” diye yazıyor Iowa Üniversitesi’nden Nancy C Andreasen, The Atlantic’te yayımlanan bir makalesinde. Yaratıcılık, karizma ve yeni düşünme biçimlerine giden tek yol, yalnızlıktan geçiyor, diye ifade ediyor.

Yalnızlık durumlarımızı sürdürme yollarımız farklı farklıdır: Yuva hissinin kaybedilmesi, sadece geçici arkadaşlıklar kurulması, tek gecelik ilişkiler… Bu eylemler, olumsuz görünebilir ancak kendini koruma ile ilgilidir.

Evrimsel açıdan, yalnızlık deneyimi insan olmanın bir parçasıdır. University of Central Lancashire’da gelişim psikolojisi alanında çalışmalar yapan Pamela Qualter’ın yakın zamanda yaptığı bir çalışmaya göre yalnız olmak ama fazla yalnız olmamak –aynı anda hem kendimiz hem de daha geniş bir sosyal çevrenin işleyen bir parçası olmamızı sağlayan bir Goldilocks karışımı– hayatta kalmanın önemli bir gereği.

Qualter’ın bulgularına göre, bir yalnızlık döneminden sonra bir “yeniden yakınlık kurma dürtüsü” baskın çıkıyor ve bu da biyolojik olarak, kendi belirli yalnızlık eşiğini geçen kişiyi başkalarıyla yeniden bağlantı kurmaya zorluyor. Bu zorunluluk her yaştan insan için geçerli ve yalnızlığı geçici bir deneyim haline getirme eğilimi gösteriyor. Bu yeniden bağlanma dürtüsü olmazsa yarı yolda -yalnız ve yalnızlıktan kurtulma isteğimiz olmadan- kalma riski altında oluruz; öte yandan bu acı verici fakat gerekli yalnızlık hisleri olmadan da zaman zaman insan olmanın temel parçalarından biri kaybedilir.

“Yalnızlık süreci, tür olarak bizi biz yapan şeylerdendir,” demişti John Cacioppo, telefon görüşmemiz sırasında. Yalnızlık olmadığında sadece kendimizi düşünme eğiliminde oluruz ve başkalarıyla benzer bağlantılar kurmayı arzu etmeyiz. Ve şöyle eklemişti: “Psikopat olma riski en yüksek insanlar, yalnız kalamayan insanlardır.”

İnsanların, isteyerek ya da istemeyerek, yalnızlık durumunu sürdürme yolları çok çeşitlidir: Yuva hissinin kaybedilmesi, sadece geçici arkadaşlıklar kurulması, tek gecelik ilişkiler… Bu eylemler dışarıdan olumsuz olarak görünse de kişinin kendini koruması ile ilgili olarak bilinçaltında verilen kararlardır. Benlik çok fazla eş-dostla ve işle uğraşmak, tek başına olmadığı halde yalnız hissettiği yerlerde bulunmak zorunda kaldığı zaman dağılır.

Tecrit arayışı, yalnızlığın varoluşsal acısını aramak, diye yazar Mijuskovic, “kişisel olmayan, bürokratik, endüstrileşmiş, mekanikleşmiş toplum ya da şiddet içeren ve travmatik insan ilişkilerinin saldırısı altında bulunan benliğin, ‘diğerlerinin’ baskın varlığı karşısında dağılması, buharlaşması tehlikesine engel olan bir savunma aracıdır.”

Düşünmesi acı verir ancak insanın tüm sevdikleri, nefret ettikleri, arzuladıkları, umut ettikleri, yani kişiliğini oluşturan her şey sadece diğer insanların duygularından damıtılan bir hale geldiğinde ne olur? Peki, kişi zayıf bir prizmaya dönüşüp, sadece kendi içlerinde daha derinlere dalma riskini alan insanların ışığını yansıttığında? Kendimiz için yalnızlık riskini alamadığımızda ne olur? Kimliğin kaybedilmesinin riskleri, acısı ve olumsuzlukları ile yalnızlığın kendisinden daha tedirgin edici bir olasılık olduğu muhakkaktır. Kendimiz olmaktan vazgeçersek kimin için var oluruz?

Sık sık yalnızlık hakkında düşünüyorum; nasıl kahredici olabildiğini ve aynı zamanda nasıl kolay kazanılamayan bir düşünme alanı, bir bilgelik hali, diğer tüm duyguları renklendiren temel bir duygu olabildiğini. Ve artık, yalnızlıkla isteyerek yüzleşmediğimizde, özgürlüğümüzden yoksun kaldığımızı düşünüyorum.

En yalnız kaldığım zamanlarda, gece geç saatlere kadar Paris’te kentin daha az heybetli köşelerinde, Belleville ve Père Lachaise Mezarlığı yakınlarında dolanarak tüm benliğimle içime dönüp her şeyi hissetmeye çalışır dururum ve kendi dışımdaki hayata dair neredeyse sonsuz bir umut keşfederim. Ben, kendi içimde küçüldükçe evren daha fazla olasılıkla dolarak büyür de büyür.

Cy Twombly’nin Untitled (1970) isimli bir yapıtı vardır; Twombly, yardımcısı ve eski arkadaşı Nicola del Roscio’nun omuzlarında oturarak Roscio tuval boyunca gidip gelirken mum boya ile dört sıra akışkan ve kesintisiz çizgiler oluşturmuştur. Twombly, eleştirmen David Sylvester’a yaptığı açıklamada çizgiler “yumuşak bir şeyin, hayali bir şeyin, sert bir şeyin, yavan bir şeyin, yalnız bir şeyin, biten bir şeyin, başlayan bir şeyin verdiği duygu. Sanki korkutucu bir şey yaşıyorum; onu yaşıyorum ve o halde olmak zorundayım; çünkü aynı zamanda hareket ediyorum. Onunla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum,” der.

Yalnızlığın kırılgan dengesinin en iyi tasviri olduğunu düşündüğüm bu açıklamaya her zaman hayranlık duymuşumdur: Yumuşak ve kolay olandan korkutucu ve sonsuz görünen bir aleme geçiş. Yine de gerisinde durduğunuzda, biri eksik olsa tuvalin etkili olmasının pek mümkün olmadığını fark edersiniz.

Yalnız olmamak, rahatlatıcı bir duygu. Fakat kutsal bir şeyleri kaybettiğimi biliyordum.

Paris’ten New York’a taşınmam, prestijli görünen bir iş ve babamın dediği gibi, “gerçek dünya”ya girme şansı içindi; ama aynı zamanda yalnızlığıma son vermek, normal insanlar gibi bir gökdelende İngilizce konuşan iş arkadaşlarımla birlikte bulunmak ve akşamları arkadaşlarımla buluşup bir şeyler içmek içindi. Yalnızlığım büyük oranda azaldıysa da içimdeki boşluk büyüdü; düşünme zamanımı, bir şekilde mutluluğa dönüşmesini umduğum duygulanma yeteneğimin sürekli hatırlatıcısı olan o zamanı boşaltmıştım.

Yalnızlık baloncukları bulmaya çalıştım. Manhattan’da bir aşağı bir yukarı dolaştım; sokaklarda benimle ilgili hiçbir fikre sahip olmayan telaşlı kalabalıklarla birlikte hızlı hızlı yürürken yalnız olsam da Fransa’da hissettiğim yalnızlığı hissedemedim. Konuşacak çok fazla insan vardı, çok fazla telefon mesajı, ziyaretime gelen eski arkadaşlar ve sürüklendiğim partiler. Özgürlüğüme kilit vurulduğunu, zihnimin amaçsızca dolaşıp alakasız bağlantılar kurabilme yeteneğinin, kalıbın şeklini aldığını hissediyordum. Kendimi iyi hissediyordum. Bu kesindi. Yalnız olmamak, rahatlatıcı bir duygu. Fakat kutsal bir şeyleri kaybettiğimi biliyordum.

Yakınlarda, Joséphine Londra’dan aradı. Orada Royal College of Art’ta yüksek lisans programına başlamış. Sohbetimiz kısa sürdü. Aradığında Somerset House’un içindeki bir kafede ders çalışıyormuş. O yaz Paris’te benimle iletişimi kestikten sonra geçirdiği süre boyunca garson, tezgahtar ya da taksi şoförleri dışında hiç kimseyle konuşmadığını anlattı. Başkalarıyla iletişim kurmak için başka hiçbir girişimde bulunmamış; arkadaş ihtiyacını hâlâ çoğunlukla Fortuné karşılıyormuş.

Üniversiteye geri döndükten sonra yalnızlığın “bir kutunun kapağının beyazı” (daha sonra F. Scott Fitzgerald’ın bir öyküsünde gördüğüm deyişin başka bir biçimi) gibi üzerine çöktüğünü hissediyormuş. Yine de, onun sözleriyle, “daha farkında” olduğunu söyledi; kendini ve dünyayı daha iyi anladığını. Sosyal manevralarının, savurganlık iddialarının hiçbiri, onu, en acı verdiği anlarda bile, kendisiyle geçirdiği zamanlar kadar geliştiremezdi.

Ardından Sontag’dan bir alıntı yaptı – ilk tanıştığımız gün Sen’in kenarında da aynı yazarı okuyordu. “Yalnız, yalnız,” dedi, “Yalnızım; canım acıyor… Fakat ilk kez, tüm ızdırap ve gerçeklik sorunlarına rağmen, buradayım. Kendimi huzurlu, sağlıklı ve YETİŞKİN gibi hissediyorum.”

Yalnızlık cehennem gibi, biliyordum. Yine de elimde olmadan bir kez daha yalnız olmayı çok istiyordum. Sadece bir anlığına bile olsa.

Yazar: Cody Delistraty
Çevirmen: Burçin İçdem
Kaynak: aeon 

Please complete the required fields.