Düşünmeye sevk eden bu çağımızda en çok düşündüren şey hâlâ düşünmüyor oluşumuzdur.

Bu alıntı Heraklitos’tan Nietzsche’ye, daha birçok büyük düşünürün kendi üsluplarıyla ifade ettiği bir hayal kırıklığını dile getirir. Bu cümleyi özel yapan şey ise, tüm düşünürler arasında en çok tartışma yaratan Martin Heidegger tarafından dile getirilmiş olmasıdır. Onun düşündüğü gerçeği zaten su götürmez: daha sonra da bahsedileceği gibi, Batı geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük düşünürlerinden biriydi. Ancak, aynı zamanda en kusurlu olanlarından da biriydi. Bazı önemli hayat kararları onun, karısı bir yana; arkadaşlarına, öğrencilerine, hatta akıl hocası olan büyük Husserl’a karşı bile vefasız bir fırsatçı olduğunu gösterir. Kişisel defterlerinde açık seçik bir şekilde antisemitik birkaç kısım bulunur. Kendisinin yeni bir çağdaki akademik düşüncenin ve üniversitenin savunucusu olduğuna inandığı gibi, 1933’ten itibaren de bir Nazi sempatizanıydı. Hayatı boyunca pişmanlık duymadan yaşamayı sürdürdü. Eski felsefe profesörüm ve uzun zamandır da Philosophy Now’da yazar olan Peter Rickman alaycı bir şekilde, Heidegger’ın Hitler’in mezarından kalkıp onun beklentilerini karşılayamadığı için özür dilemesini beklercesine görünmesinin kendi suçu olduğunu anlayamıyormuş gibi gözüktüğünü söylerdi. Peki, Heidegger, sen bunları söylerken acaba düşünmeye ara mı vermiştin?

Birçok düşünür tanıdım ve çoğu tatlı insanlardır. Ama hepsi değil. Profesyonel bir düşünür olmak kibarlıktan ziyade, zekâ ile bağlantılıdır ve düşünceler tarihine çabuk bir bakış hem geçimsiz hem de bazen güvenilmez olan dehaları su yüzüne çıkarır. Fakat herkesin başına gelebilecek bir şey olan basitçe kibar bir insan olmamakla, elinin altında bulunan üstün nitelikte düşüncenin her aracının yardımı ile uzun uzun kafa yorma sonucu yine de berbat yargılarda bulunmak arasında bir fark vardır. İlki ayıptır, ama ikincisi muazzam bir krizdir. Platon, Kant, Bertrand Russel ve daha birçoklarının yardımıyla; iyi nitelikte düşüncenin kamusal söylemin ve toplumsal hayatın kalitesini iyileştireceğine içten bir şekilde inanıyorum. Bu yüzden, kişisel olarak Heidegger benim için sinir bozucu bir bilmece. Platon ve Aristoteles’i derinlemesine incelemiş olan Heidegger çapında bir düşünürü bile bu kadar berbat hayat seçimleri ve yargılarında bulunmaktan alıkoyamıyorsa, felsefenin ne anlamı vardır ki? Bunu birkaç tane Heidegger uzmanına sordum; cevaplarını ‘The Trouble with Martin’ makalesinde okuyabilirsiniz.

Bu, Heidegger’ın bizi felsefenin anlamını ve sınırlarını tekrardan düşünmemize iten tek tarafı değil. Heidegger felsefenin özünde “Nedir?” sorusunun olduğuna inanır. İnsanları diğer hayvanlardan ayıran şey bir lisana sahip olmalarıdır ve bu da ‘Olma’ eylemi, başka bir deyişle, felsefi eylem imkânı ile bağlantı kurmanın özel bir yoludur. Heidegger hayatı boyunca farklı bağlamlarda felsefenin anlamını ve tanımını tekrar tekrar sorgular. Bu bağlamlardan biri felsefe tarihidir. Felsefenin inkâr edilemez tarihi kişiliğine, yalnızca idarecisi olarak kalmadan nasıl hakkını verebiliriz? Heidegger felsefenin gelenekten daha fazlası olduğunu vurgular ve bu da onu “Olma” sorununa, Platon’un dediği gibi “tanrıların ve devlerinki gibi bir çarpışmaya” sürükler. İnsanların dünyada yaşama ve dünyaya bağlanma biçimlerinin özgünlüğü ve bunun kim olduğumuzla birlikte, kalan her şeyle etkileşim kurma biçimimizi nasıl etkilediği hakkında bir öngörüye sahiptir. Bu, tüm felsefi sorgulamalar için bütünüyle önemlidir. Bu görüşleri, Kıta felsefesinde ondan sonra gelen neredeyse her düşünüre derinden nüfuz etti. Fikirlerinin neden bu kadar önemli olduğunu anlıyor musunuz?

Heidegger nasıl biriydi? Cazibeli ve büyüleyici bir kişiliğe sahip olan yakışıklı, genç bir düşünürün kayıtları; bizde olan ahşap fotoğraflardakine göre keskin bir tezat oluşturuyor. Neredeyse profesyonel sayılabilecek, başarılı bir kayakçıydı. Kendini en çok doğanın içindeyken rahat hissetti ve zamanının çoğunu dağdaki az eşyalı bir kulübede geçirdi. Suyu yakınlardaki bir kuyudan çıkarmak zorundaydı. Heidegger yalnızlığı el üstünde tutardı. Bu tabiat münzevisini Kara Orman inzivasından üniversitenin yoğun hayatına yalnızca felsefeye olan sevgisi ve bunu akademik bir bağlamda yürütme ihtiyacı sürükledi. Burada bir yıldızdı; Varlık ve Zaman her ne kadar az kişi tarafından anlaşılsa da çok satan kitaplardan biri oldu. Matthew Barnard’ın makalesi bu ünlü düşünürün ünlü olmak hakkındaki görüşlerini ele alır. Yine de Berlin’de profesörlük yapma teklifini reddedip tüm mesleki hayatını Freiburg ve Marburg gibi daha küçük ve sakin şehirlerde geçirerek her zaman büyük şehirlerden kaçınmayı tercih etti. Popüler ama zorlayıcı bir eğitmendi, ölçülü konuşma biçimi, içindeki dikkatle etrafı dolanan düşünürü ortaya çıkarırdı: yoğun, odaklanmış, bir problemi bıkıp usanmadan derin derin deşen, asla vazgeçmeyen, asla dikkati dağılmayan düşünürü.

Heidegger kitle iletişim araçlarının felsefi söylemler için uygun bir yöntem olduğuna inanmadı. Bire bir diyalogları tercih etti. Kitaplar da bu koşulu yerine getiriyordu, çünkü okuyucu kendi tercihlerine uygun bir şekilde materyalle ilgilenebilir; ancak televizyon ve radyo anlamaya yardımcı gereçler değildir. Bunun teknolojiye karşı daha genel bir şüphecilikle bağlantısı vardır. Heidegger teknolojiye karşı değildi, ama üstüne kafa yormadan ve sorgulamadan kabulü yüzünden endişeliydi. İnsan varlığının bu hayat değiştiren yönünü tamamen anlamak için çaba göstermemiz gerektiği görüşünde ısrarcıydı.

Anlaması imkânsız olan adamı, çok şeyi anlamamızı sağlayan düşünürü değerlendirmeniz için sizlere bırakıyorum.

Yazar: Anja Steinbauer
Çevirmen: Sena Yılmazkarasu
Kaynak: philosophynow

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.