Site icon Düşünbil Portal

Herkesin Bilmesi Gereken 4 Felsefi Tartışma

Paylaş

Felsefenin en iyi yanlarından biri dünyanın en eski çalışma alanlarından biri olmasıdır. Var olduğumuzdan beri nereden geldiğimize, neden burada olduğumuza ve bizi kontrol eden ilahi bir gücün olup olmadığına yönelik sorular soruyoruz. Bu soruların birçoğu henüz tatmin edici bir çözüme kavuşmadı; belki de asla kavuşamayacak. Yine de felsefe çalışarak yeni fikirlerin nasıl eskilerin yerini aldığını takip edip, bu uzun tartışma ve düşünce tarihini çalışmış olur, bir yandan da bu sürece katılma imkânını yakalarız.

Felsefe gerçek dünyadan tamamen kopuk, izole bir disiplin olarak görülse de bu yanlış bir izlenimdir.  Ahlak felsefesinden tutun da bilgi felsefesine kadar tüm felsefe, gerçek yaşamdaki kavramları işaret eden fikirleri ele alır. Felsefi tartışmalar soyut olsalar bile onları ele alma şeklimiz hakikat dediğimiz şeye ulaşma yolumuzu yansıtır ve onu geliştirir.

Bu makalede, filozofların tarih boyunca cevaplamaya çalıştığı bazı temel sorular ve ortaya attıkları fikirlere göz atacağız.

1- İçinde yaşadığımız dünya hakikaten gerçek mi?

Hepimiz, göz yanılsamalarından da anlaşılacağı gibi, etrafımızdaki dünyayı algılayışımızın yanılgılar barındırdığının ve zihnimizin bize ne gibi oyunlar oynayabileceğinin farkındayız. Örneğin renk körü, miyop veya alışılmadık derecede iyi bir koku duyusuna sahip olsanız, dünyayı herkesin algıladığı biçimde algılamadığınızı bilebilirsiniz.

Fakat bütün bu farklılıkların altında yatan şey çoğunlukla algımızdaki yanılgılar tarafından sekteye uğrayan tek bir nesnel gerçeklik olduğu inancıdır. Miyop insanlar, onlardan belirli mesafe uzaklıkta dünyanın gerçekten de odak dışı kaldığına inanmazlar veya kırmızı/yeşil renk körlüğü olanlar bu renklerin diğer insanlar için var olduğunu kabul ederler.

Felsefenin alanına giriş yaptığınız andan itibaren, nesnel bir dış gerçekliğin varlığını şüpheyle karşılamaya başlarsınız. Bu düşüncenin bir türü Matrix filmiyle popülerleşmiştir: Deneyimlediğin gerçekliğin simülasyon olmadığından, gerçek olduğundan nasıl emin olabilirsin? Kavanozun içindeki bir beyinden ibaret olmadığına ilişkin duyduğun güvenin kaynağı nedir? Filozofların bu soruları sormak için bilim-kurgu evrenleri inşa etmelerine gerek yok. Algıladığınız dış dünya gerçek değilse, sizden gizlenen gerçek bir dünyanın var olması şart değildir. Sizin bilinciniz ve algılarınız var olan tek şey olabilir. Eğer bu kulağınıza saçma geldiyse, aksini kanıtlamanın ne kadar zor olabileceğini düşünün.

Filozoflar bu konuda farklı düşünce akımlarını takip etmiştirler. Realistler nesnel bir dış gerçekliğin var olduğunu düşünürler. Anti-realizmin ise çeşitli türleri vardır. İdealizm, gerçekliğin düşüncelerimizin bir ürünü olduğunu iddia ederken fenomenalizm (görüngücülük) algılarımızın ve geçmiş algılarımıza ait belleklerin bir ürünü olduğunu iddia eder.

Bütün bunların ötesindeyse, algıladığımız şeylerin hangi yönlerinin gerçek olup hangilerinin olmadığı üzerine tartışmalar bulunmaktadır. Örneğin bazı filozoflar geçmiş, şimdi ve geleceğin gerçek olduğunu fakat zamanın bir yanılsama olduğunu iddia ederler. Kimileriyse, evren şu anki haliyle gerçek olsa bile beş dakika öncesinin de gerçek olduğundan, mesela evrenin, geçmişin tüm çizgileriyle birlikte yeniden yaratılmadığından nasıl emin olabileceğimizi sorar. Bu sorular fizik sorularıyla da kesişir. Örneğin kuantum mekaniği, “gerçek” dünyanın ne kadar durağan ve ölçülebilir olduğu hakkındaki fikirlerimize meydan okur. Felsefe çoğu zaman beşerî bilimlerin arasında anılsa da filozofların bu tartışmaları daha ileriye taşımak için doğa bilimleriyle birlikte çalışması da görülmemiş bir durum değildir.

2- Bilinç nedir?

Filozoflar bilincimizin ötesindeki dünyanın gerçek olup olmadığıyla ilgili tartıştıkları gibi bilincin kendisi hakkında ne söylenebileceğini de tartışıyorlar. Hepimiz bilinçli olmanın ne demek olduğuyla ilgili ortak bir sezgiye sahip olsak da bu sezgiyi tanımlamak çok daha zordur.

Bu konudaki bir tartışma düalizm ve materyalizm arasındadır. Düalistler bilinçli zihnin bir anlamda bedenden ayrı olduğunu savunurlar ve bu çoğu insanın kendi zihni hakkındaki sezgisel düşünüşüdür. Düşünmeyi ayrı bir eylem olarak düşünürsünüz, “kafamın içerisinde yer alan beyin ile düşünüyorum” diyerek değil. Monistler bilinçli zihnin tamamen ve sadece beynimizdeki sinirsel aktiviteden ibaret olduğunu ve bu bize ayrı bir süreç gibi geliyorsa, beynimiz bizi yanılttığı için böyle hissettiğimizi savunurlar. Diğerleriyse hâlâ zihnin bedenden ayrı olmadığını fakat ruhun ayrı bir kategori olarak var olduğunu savunurlar.

Bu soruların çoğu insan olmayan hayvanlarla ve makinelerle yapılan karşılaştırmalar üzerinden görünür hâle geliyor. Farklı renkleri algılayabilen ve buna göre ilerleyen bir makine yaratabiliriz (trafik sinyallerini yorumlayan sürücüsüz araba gibi) fakat tıpkı bizim gibi bu sürecin bilincinde olan bir makine yaratabilir miyiz?

Böylece, bizim dışımızdaki herhangi bir varlığın bilinçli olup olmadığı sorusuna yönelmiş oluruz. Filozof John Searle, bu soruya dikkat çekmek için Çin odası argümanını ortaya atmıştır. Kendisini, bir dizi Çince sembolün ve bir semboller kutucuğunun yer aldığı kitabın bulunduğu bir odada, yalnız başına, İngilizce bilen fakat Çince bilmeyen bir insan olarak hayal eder. Sembolleri kitabın tarif ettiği şekilde sıralayabilir fakat ortaya çıkan yazıyı anlayamaz. Halbuki aynı deney İngilizce dilinde gerçekleşseydi sembollerin ne ifade ettiğini anlayabilirdi. Bir dış gözlemci içinse Çince veya İngilizce semboller kullanılması arasında bir fark bulunmaz. Çünkü gözlemcinin, odadaki adamın onları anlayıp anlamadığını bilmesi mümkün değildir.

Searle bu deneyi yapay zekânın bilinç problemini göstermek için kullanmıştır. Makinenin bilinçli mi olduğunun yoksa bizim bilinçlilik ile bağdaştırdığımız hiçbir içsel deneyim olmaksızın, basitçe bilinçliliği taklit etmek üzere mi programlandığının ayırdına nasıl varabiliriz? Dahası, bilinçli olduğunu iddia eden herhangi bir varlıkla alakalı olarak da aynı soruyu sorabiliriz. Şu anda bir insanın başka birinin zihninde olan biteni deneyimleme şansı olmadığına göre kimin bilinçliliği deneyimlediğini; kimin yalnızca dışsal bir uyarana maruz kaldığını ve ona bilinçliliği taklit edecek şekilde cevap verdiğini kesin olarak bilemeyiz.

3- Ahlaki kararlar verirken hangi kitaba bakmalıyız?

Felsefedeki en büyük sorulardan biri doğru ile yanlışı nasıl ayıracağımız, yani herhangi bir durumda izlenmesi gereken ahlaki yolun ne olduğunu nereden bileceğimizdir. Farklı ahlaki sistemleri açıklayan klasik bir örnek olarak aşağıda açıklanan “tramvay problemi” verilir. Bir tramvay, kötü adamın beş kişiyi bağladığı raylara son hızla yaklaşıyor. Eğer tramvay çarparsa insanlar ölecekler. Başka bir yöne giden farklı bir rayda ise yine bu kötü adamın bağladığı bu sefer bir kişi bulunmakta. Siz de demiryolundaki makasın yanında durmaktasınız. Kolu çekerseniz hızla yaklaşan tramvayı bir kişinin üzerine yönlendirmiş olacaksınız ve o kişi ölecek fakat bu hamleyle beş kişiyi kurtarmış olacaksınız. Kolu çekmek sizce doğru mu?

İç güdülerinizi test etmeyi daha ileri bir boyuta taşımak isterseniz, problemin farklı versiyonları da bulunmakta. Kontrolden çıkmış tramvayın yine beş kişiye doğru yol aldığını varsayalım. Siz ise oldukça kilolu bir adamla birlikte bir köprünün üzerindesiniz. Adamı köprüden iterseniz bu onun ölümüne yol açacak fakat onun ağırlığı tramvayın durmasını sağlayarak raydaki beş kişinin hayatını kurtaracak. Bu durumda adamı iter miydiniz?

Çoğu insan için ilk soruya verilen içgüdüsel cevap kolu çekmektir. Fakat her iki durumda da kaybedilen ve kurtulan hayat sayısı aynı olsa da bir adamı itme kararını vermek daha zordur. Bir kısım başka insan için ne kolu çekmek ne de adamı itmek kabul edilebilirdir. Çünkü aksi halde daha çok insanın hayatı kurtulsa bile, öldürmeyi yasaklayan mutlak kurala uyulmaya devam edilmelidir. Bazılarıysa önemli olanın, hangi yolla gerçekleştirileceğine bakılmaksızın, mümkün olduğunca çok sayıdaki insanı kurtarmak olduğunu iddia ederler.

Filozoflar yukarıdaki gibi farklı senaryo ve düşünce deneylerini kullanarak, ahlaki ilkelerin uç senaryolarda da işleyip işlemediklerini veya istenmeyen sonuçlara yol açıp açmadıklarını görmeye çalışırlar. Örneğin en çok sayıda insana en çok faydayı sağlayan neyse yapılacak doğru şeyin de o olduğunu savunan yararcılık bazı uç senaryolarda; mesela nicelikler aşırıya kaçtığında (zar zor mutlu olan milyarlarca insanın olduğu durumlar) veya bazı büyük mutluluk üreten (bir kişinin çok mutlu olması fakat diğerlerinin bu kadar mutlu olamaması gibi) durumlarda kullanışsızdır. Diğer ahlaki sistemlere de benzer şekilde meydan okunabilir.

Her ahlaki ikileme doğru cevap verebilen veya hepimizin üzerinde uzlaşabileceği bir sistem tasarlamamız pek mümkün görünmüyor fakat yine de karar verme süreci kendi içinde değerli bir süreçtir. Nihayetinde bunlar yalnızca soyut sorular değil. Yukarıdakine benzer ölüm-yaşam soruları bile hangi yaşamın öncelikli olduğuna dair karar vermek zorunda kalan pek çok farklı kesimden insanı (doktorlar, milletvekilleri, acil servis çalışanları hatta sürücüsüz arabaların programcıları gibi görece yeni mesleklerden insanları) ilgilendirir çünkü onların kararları filozofların tartışmaları ışığında şekillenir.

4- Özgür irade gerçekten de var mı?

Felsefe, özgür insanların özgür irade sahibi olup olmadığı konusunda, başta psikoloji olmak üzere, diğer disiplinlerle kesişir. En basit haliyle özgür irade, eylemlere özgürce karar verebilme yetisidir. Örneğin, bir üst başlıkta bahsi geçen ahlaki kararların hepsi, doğru ya da yanlış seçenekler içinden seçim yapabildiğimiz varsayımına dayanır.

Sinirbilim perspektifinden bakıldığında bu seçimi özgürce yapmadığımızı iddia etmek mümkündür. Bir bardak kahve içtikten sonra insanların önerilerine daha açık hissetmek gibi küçük değişikliklerden tutun da depresyonun karar almamızdaki etkisi gibi daha büyük değişikliklere kadar hepimiz seçim yapma şeklimizi etkileyen beyin kimyamıza tabiyiz. Kafeine karşı duyarlılığımızdan akıl hastalığına yatkınlığımıza kadar bütün bu değişiklikler çevremizden, yetiştirilme tarzımızdan ve hepsinden de önce genlerimizden etkilenmektedir. Kararlarımızı özgürce aldığımızı düşünebiliriz fakat muhtemelen böyle bir şey söz konusu değil.

Öte yandan felsefenin görevlerinden biri de bilimsel olgular arasındaki boşlukları doldurmaktır. Felsefe teorilerinden biri olan determinizm, geleceğin doğa kuralları ve geçmiş ile belirlendiği düşüncesidir. Determinizme göre zamanı geriye sarıp yüz kere daha oynatsanız bile doğa kuralları aynı kaldığı sürece her şey tamamen aynı şekilde gerçekleşecektir. Bazı filozoflar determinizmin özgür irade ile bağdaşmadığını iddia ederler. Bir kısımsa eylemlerimizin tamamıyla belirlenmiş olduğunu fakat yine de eylemlerimizi gerçekleştirirken yaptığımız seçimlerin özgür olduğunu savunurlar. Bu çoğunlukla dini inanç sahipleri tarafından dile getirilen bir argümandır. Tanrı, eylemlerimizi biz henüz gerçekleştirmemişken bilir fakat bu, yaptığımız seçimleri geçersiz kılmaz.

Diğerleriyse determinizmin şans faktörünü göz ardı ettiği için yanıldığını iddia ederler. Halbuki şansa rağmen özgür iradeden yoksunuzdur. Arabayla bir yere gittiğinizi hayal edin. Trafik ışıkları yeşilse belirli bir rotada devam edersiniz. Fakat kırmızıysa başka bir yöne saparsınız çünkü bu yoldan daha hızlı ilerleyebilirsiniz. Hangi renk ışığın size denk geleceği şansa bağlı olsa da yol değiştirme seçiminiz özgürce yapılmamıştır. Elbette özgür irade sorusu sayısız farklı yoldan ele alınabilir: özgürce seçim yapmak ve özgürce eylemek arasındaki ya da birinci dereceden arzularımız (diyelim ki sıkıcı bir derste uyumak istememiz) ile ikinci dereceden arzularımız (ne istemek istediğimiz, diyelim ki çok iyi öğrenciler olmak istediğimiz için dersin iki saat daha sürmesini istemememiz) arasındaki ayrımı gözetmek gibi. Felsefedeki bu tartışmalar, bilimsel gelişmelerin ışığında evrilmeye devam ediyorlar.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Oxford Royale Academy
Çeviren: Ayça Özkadif
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: www.oxford-royale.com


Paylaş
Exit mobile version