Doğduğu tarih olan 25 Şubat 1907’den, aramızdan ayrıldığı 2 Nisan 1948 tarihine kadar kısacık hayatına sığdırmış olduğu ve günümüzde bir çoğunun yeniden alafranga tabirle bestseller olduğu kitapların yazarı olan Sabahattin Ali, 1943 yılında kaleme aldığı Kürk Mantolu Madonna ile sayısız insanımızın evine konuk olmuş, sayılamayacak kadar çok zihinde aşk, kendini adayış ve varoluş adına sorgulanası gedikler açmıştır. Kitabın baş kahramanı Raif Bey’in kitapta iki tür hayatı vardır. Bunlardan ilki ütopik bir kayboluş, diğeri ise distopik bir kaybedendir. Birincisinde okumak için gittiği Berlin’de bir sanat galerisinde tanıştığı Maria Puder ile yaşamış olduğu ve değil ülkelerin gezegenlerin bile ayrı olamayacağını iki farklı kültüre sahip olunsa bile aşkın kimyasının her şeyi birleştirebileceği bir algılayışla var olabilmek için yok olmak  gerektiği tezi ispatlanmaya çalışılırken, ikinci bölümde zorunlu olarak memleketine geri dönmek zorunda kalan ve geçen sürelerle aşkı Maria’nın izini kaybettiği ve sevmediği bir kadınla evlenerek bir aile kurması anlatılmakta, başlı başına artık bir kaybeden olmuş olan Raif Bey’in kendi içine kapanışını ve çevirmen olarak çalıştığı işe ve oradan da sadece evine gelen, etrafındaki insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir işe yaramayan, hatta çoğu zaman insan yerine bile konmayan biri konumuna gerileyişini anlatır. Nedense kitabın sonunda Raif Bey’in ölümü hiç kimseyi üzmez. Bay hiç kimse konumuna gelmeden önceki hayatı ne kadar renkli, aşk adına ne kadar saf ve temiz, sakin biri olmasına karşın tam tersi bir yaşam felsefesine sahip Maria ile ne kadar uyumlu olabileceğini okurken, birden bire adeta içi boşalmış bir kabuk gibi kenara atılışı da bir o kadar canımızı acıtır. Bu aşamada şu söz tam da yerinde olacak kanaatindeyim: “Herkesin işine yaradığın kadar iyisin bu hayatta.” Raif Bey bu hayattan kaybolan mı yoksa kaybeden mi olarak geçmişti? Etrafındaki bu kalabalık güruhu, yaptıkları kuru gürültüyü, kendini anlamayan ve anlamak içinde hiçbir çaba harcamayan, görmezlikten gelen bu insanları Raif Bey ölürken ya da onu elbirliği ile öldürürlerken de denilebilir, affetmiş miydi? Yoksa bu kadar vurdumduymaz bir kitlenin arasında kendini zaten yaşamamış mı kabul ediyordu?

1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez Kırmızı Pazartesi isimli eserinde küçük bir kasabada yaşayan kitabın ana kahramanı Santiago Nasar’ın bir yanlış anlama sonucu öldürülmesini, ancak bu katlin göz göre göre herkes tarafından işlendiğini ve ağız birliği yapmışcasına hiç kimsenin bir şeyi görmemiş gibi davrandığı bir panayır şenliği cinayetini anlatılır. 20 yaşında genç bir delikanlı olan Santiago yaşadığı yerde Türk diye tanımlanan Arap asıllı bir şahin yetiştiricisinin oğludur. Neşeli, eğlenceli ve biraz da çapkın bir yaşantısı olan Nasar’ın cinayeti aslında iki domuz kasabı olan kardeşlerce işlenir ama bu cinayete bütün kasaba halkı ortak olmuş ve durdurulması mümkün olan bu cinayeti görmezlikten gelerek kendi hallerinde yaşantılarına devam etmişlerdir. Santiago da tıpkı Raif Bey gibi başkaları tarafından anlaşılmayan bir hayat yaşamış olmalı ki, ölümüne dakikalar kala herkes başka bir yöne bakmakta ve âdeta aynı anda her biri vücudunun her noktasına aynı anda bıçağını saplamaktadır. Son anlarında Raif Bey gibi herkesi tanıyan ama aldırmayan ve ortadan kaybolan bir kahramandan çok hiç kimseyi tanımayan, herkesin ona rol yaptığı saçma bir ilginin kurbanı olduğunu anlamış olmalı… Bu bağlamda Santiago bir kaybeden olarak mı anılmalı yoksa kayboluş girdabına tutulmuş bir anafor olarak mı adlandırılmalı?

Belki de arkadaşı ona bıraktığı son söz vasiyetini yerine getirseydi hiçbir zaman okuyamayacağımız bir yazar olarak kalacaktı Franz Kafka ve tabii Dönüşüm kitabı da… Benden sonra yazdıklarımın hepsini yak demişti arkadaşı Max Brod’a; ancak bu eserleri yakmayı içine sindiremeyen Brod arkadaşını onurlandırmanın o eserleri bastırmak olduğunu düşünüp bizlere kadar ulaşmasını sağlamış oldu. En ünlü eserlerinden biri olan Dönüşüm kitabı da bir pazarlamacı olan Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendinin bir böceğe dönüştüğünü anlaması ile başlamakta, o güne kadar zaten çok da iyi olmayan aile ilişkilerinin dönüşüme uğraması ile birlikte tamamen yok olmasını anlatmaktadır. Annesi, babası, kız kardeşi, iş vereni aynı anda sanki ağız birliği yapmışcasına Gregor’a böcek muamelesi yapmakta ya da metamorfoz sonucu gerçekte öyle olsa da artık bir işe yaramadığı gerçeğini yüzüne vurarak onun ölümüne neden olmaktadır. Gregor çok erken yaşta evin sorumluluklarını ele alarak çalışmış, çalışmış ve çalışmıştır. Ailesinin hayatını kendi hayatından üstün tutarak bir çok ihtiyacını ötelemiş, normalde yaşaması gereken birçok ânı yine ailesi için ertelemiştir. Ta ki o sabah artık tüm bunları bir daha yapamayacağını anlayana dek… İstenmeyen kişi, sadece bir yük, olmasa daha iyi olur, ölse de kurtulsak, bir süpürge ile süpürüp kurtulalım denilen kişi Gregor Samsa. Ötekileştirilmiş başka bir öteki mi yoksa kaybolmuş bir nihilist mi? Belki de metamorfoz olgusu başkalarına muhtaç olunması durumunda yaşanabileceklerin provasıdır.

19. yüzyılda yaşamış ve 20. yüzyılda hayata gözlerini bir tren istasyonunda kapamış olan Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy, kelimelerin büyülü birer tılsım olduğunu çözmüş bir yazardır. Birçok eseri gibi Ölüm Manifestosu’nda da bu ustalığını konuşturmuş, kitabin hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan kahramanı Ivan Ilyiç’in kendi ölüm yazgısına ve çevresi tarafından beklemediği davranışlarına karşı isyanını yine kendi mükemmel üslubuyla anlatmıştır. Ivan Ilyiç daha ölmeden kendi ölüm ilanı gazeteye verilmiş bir yargıçlar üyesidir. Ne de olsa onun yerine geçecek olanların bunu bilmesi ya da hazır olması gerekmektedir. Ivan iyi bir hayatı olsun diye yaşama ölümden daha çok saygı duyar. Bu yüzden olsa gerek kendi evini döşerken bile en ince ayrıntıya kadar düşünür. Hangi ağaçtan ne tür bir masa olacağı, nasıl konuşlandırılacağı hatta nasıl oturulacağına kadar her şeyi hesaplar. Ta ki adı konamamış hastalığı ile yüzleşene dek… Ivan Ilyiç bir kaybeden olmaktan çok korkan ve asla pes etmek istemeyen kontrol edici bir şahıstır. Ama ne idüğü belirsiz bir hastalık onu yatağına, o özenerek seçtiği ve evine yine aynı özenle yerleştirdiği yatağına mahkûm etmiştir. O, ölüme asla teslim olmamak adına herkesle kavga edecek kadar hayatı seven ama gerçekte tek kavga ettiğinin aslında ölüm olduğunu son anlarında kavrayıp bilen bir kaybedendir.

Tüm bu eserlerdeki kahramanların ortak bir özelliği vardır; hepsi de gerçek benliklerini bildikleri halde bir türlü yaşayamamış, kimi zamansız ayrılıklarla, kimi mecburi sorumluluklarla, kimi vurdumduymaz hoyratlığıyla, kimi ise kendine karşı yabancılaşmasıyla birer kaybeden, kaybolan veya kaybolmuş olmuşlardır.

Sona dair bir söz bırakmak gerekirse Özdemir Asaf’ın şu dizeleri en anlamlıları olurdu herhalde:

Geleceğim, bekle dedi gitti…
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu…
Ama kimse ölmedi.

Kaynakça:
ALİ, Sabahattin (2016) Kürk Mantolu Madonna. Istanbul. Yapı Kredi Yayınları.
MARQUEZ, Gabriel Garcia,. (2016). Kırmızı Pazartesi. İnci Kut.(Çev). Can Yayınları.
KAFKA, Franz. (2016). Dönüşüm. Ahmet Cemal.(Çev). Can Yayınları.
TOLSTOY, Lev. (2003). Ölüm Manifestosu. Serkan Özburun, S Neval Şimşek (Çev). Kaknüs Yayınları.

Yazar: Ertan Yavuz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.