Popüler kültürün “porno lobisi” kodları 

Kameranın icadından beri seks her zaman işin içinde oldu. İlk kameralarla çekilen ilk görüntüler, çıplak kadınların kameranın içinden geçerek onları izleyen erkeklere attığı utangaç bakışlardır. Oluşmakta olan sektörün geleceğini kodlarcasına, daha en başında soyundu kadın kameranın karşısında. Ardından gelen şov dünyası, sinema ve görselle örülü tüm her şey, pornoyla erotik arasında gerili yağlı urganın üzerinde dans ediyordu. E çünkü seks vardı, seks gerçekti…

Amerika’da koca memeli kadınlardan seks ikonları yaratılırken, bu coğrafyada kadınlara memelerinden utanmaları öğretiliyordu o sıralarda. “Öpüşmeli film, yani porno” algısıyla tüm öpüşen kadınların “orospu” damgası yediği yıllar oldu ekranda ve dahi hayatta. Miki filmler nerede bitiyor, seksi kadınların aptal sarışını oynadığı romantik komediler nerede başlıyordu belli değildi. Daha doğrusu bu ikisi arasındaki çizgiyi belirginleştirmek istemiyordu seyirci. Fantazya, tüm dünyayı yönetiyordu. Kimilerine göre bu muhteşem bir şeydi, kimilerine göre ise insanoğlu sürreal bir fantezi dünyasında uyuşturulmuş kalmıştı.

Belki de porno lobisi en başından beri dünyayı ele geçirmek istiyordu. Dev memeleri ve kocaman penisleri ile porno yıldızları, istilacı bir uzaylı ırkı gibi, fani ve sıradan insan bedenlerini kontrol etmek isteyen birer yüce varlıktı. Amerika’nın Kaliforniya şehrindeki San Fernando Vadisi‘nde, nam-ı diğer “porno vadisi”nde kurulmuş onlarca “yetişkin filmleri” şirketinin bu porno lobisinden haberi var mıydı? Yoksa lobiyi bizzat onlar mı yönetiyordu? İnternet yasasıyla korunmak istendiğimiz bu porno lobisi gerçekten ne gibi bir tehdit teşkil ediyordu?

“Hiç kimse internetin etkilerini tahmin edemezdi. Engin bir mahremiyet, tesadüfi bir şiirsellik var; en tuhaf pornoları saymıyorum bile. Bütün insan deneyimi adeta yeni bir gezegen gibi kendini açığa çıkarıyor gibi görünüyor.” diyordu James Ballard 2004’te.

İşin özü; internet deneyimi insanoğlunun yegane deneyimi olma yolunda ilerlerken, pornonun tanımı da değişti. Youtube‘da cadı olduğu gerekçesiyle bir grup insanın ortasında canlı canlı yakılan genç bir kadını dakikalarca izleyebildiğimiz bu yeni internet deneyiminin kapıları, ardı ardına sevişenlere kapatılıyor. Oysa porno, hayatın bizatihi pornosu karşısında çoktan yenik düştü.

Buna karşılık şov dünyasında ve popüler kültürdeki her bileşende ucundan azcık porno bulmak mümkündür. Hollywood‘un icat edip dünyaya armağan ettiği ve kadından birer kedi yaratan romantik komedilerde, çizgi karakterleri kült birer arzu nesnesine dönüştüren tuhaf çizgi filmlerde, kariyerinin büyük çoğunluğunu gülümseyerek geçiren ve yatak sesiyle konuşan seksi divalarda, hardcore bir pornodan daha çok seks barındıran vıcık vıcık reklam filmlerinde, pin-up kızlarının “masum” pozlarında, Rihanna‘da, Türkan Şoray‘ın asla öpüşmüyor olmasında, Sasha Grey‘in “bedenim sanatımdır” dediği o enfes anda, derin yırtmaçlı gece elbisesi ile zombi avlayan Alice‘in kısık bakışlarında, Bertolucci‘nin ya da Jesús Franco‘nun şiirsel hayal dünyalarında can bulan filmlerinde…

Aslına bakarsanız, porno bize öğrettikleri kadar kötü bir şey değildir. Kötü olan, kadına dair doğal ve normal ne varsa hepsini yeniden kodlayan ve satan bu aşağılık porno lobisi! İşbu nedenledir ki benim de kadrosunda yer almaktan mutluluk duyduğum kardeş yayın Öteki Sinema‘nın kadın yazarları popüler kültüre derin bir bakış attı. Popüler kültürün ve şov dünyasının porno lobisini analiz etti. İşte hususi tabiatli porno lobisi:

Game Power: Oyun dünyasının kadınları

Oyun dünyası sanal Ping Pong ile insanlığın keşfine sunulduğundan beri, kadınların yeri –erkek egemenliğinin kabul edildiği her ortamda olduğu gibi– burada da tartışma konusu oldu. Özellikle 80’lerin sonu, 90’ların başında “Damsel in Distress” konulu birçok oyun kadınları “kurtarılmayı bekleyen bakire” olarak tasvir ederken (Princess Peach, Princess Zelda gibi), 2000’lere yaklaştığımızda ortaya çıkan “kadın kahraman” ihtiyacı Tomb Raider isimli oyunun baş karakteri “Lara Croft”un doğumuna ön ayak oldu.

Tomb Raider hem kadınlar için, hem de erkekler için sansasyonel bir oyundu. Erkek dünyası olarak kabul edilen bilgisayar oyunları evreninde, ilk defa “kadın gözünden” oynanan bir oyun bu kadar geniş bir kitle tarafından kabul görüyordu. Bu başarıda Lara’nın özellikle erkeklere hitap eden dolgun göğüslerinin ve şekilli kalçalarının da önemli ölçüde yeri oldu. Ancak kadınların seks objesi olmak dışında insiyatif kullanabildiği bir hikaye barındırması açısından Tomb Raider önemli bir kilometere taşıydı. Ne yazık ki devam oyunlarında bu bakış açısı az da olsa değişmeye başladı. Lara Croft’un seksapelinden faydalanmak konusunda arsız bir doyumsuzluğa sürüklenen yapımcı firma Eidos, her yeni oyunda Lara’yı daha seksi, daha dolgun ve daha histerik bir karakter haline getirdi. Ve işin sonunda Lara, zamanında LucasArts‘ın iddia ettiği gibi “dişi Indiana Jones” olmaktan biraz uzaklaştı.

Neyse ki oyun dünyasında güzelliği dışındaki özellikleri ile varolma becerisi gösteren bir başka karakter daha vardı; Cate Archer.

The Operative: No One Lives Forever isimli oyunun kahramanı olan Cate eski bir hırsızdı. Annesinin doğumdan hemen sonra ölmesi ve babasının intiharından sonra suça yönelen Cate’in kaderi İngiliz İstihbarat Örgütü UNITY‘nin babacan ajanı Bruno Lawrie tarafından keşfedildikten sonra değişmişti. Oyunun en önemli özelliği 60’ların Bond filmlerini anımsatan muazzam atmosferiydi. Fakat yer yer Austin Powers‘ı da hatırlatan, hatta dönemin “ajanlık temalı” dizileri ile inceden dalga geçen eşsiz bir mizahı da vardı.

Cate Archer’ın erkek egemenliğindeki istihbarat dünyasında gerçekleşen varoluş mücadelesi; seksist yöneticileri ile girdiği laf dalaşları sayesinde mizahın doruğuna tırmanıyordu. Her ne yaparsa yapsın, hatta bağlı olduğu UNITY’nin tüm ajanlarından daha iyi iş çıkarmış olsa bile, “yeterince iyi olamadığı” gerekçesiyle zılgıt yiyor, kendini sarkastik yorumlar eşliğinde Bruno ile dertleşirken buluyordu. Hatta bir ara kadın olması öyle bir dert oldu ki UNITY’e, dünyanın en arsız, en şapşal, en maço ve en aptal Amerikan ajanı Tom Goodman‘ı Cate Archer’a “işi öğretmesi” için görevlendirdiler. Neyse ki bu oyun, eleştiri kisvesi altında kadınların gerçekten beceriksiz olduğu imasında bulunan zevzek bir anlayışa sahip değildi; ve finale ulaştığımızda kadının fendinin, erkeği yenebileceğini kahkahalar eşliğinde görmüş olduk.

Bu iki önemli karakter dışında oyun sektörüne yön vermiş birçok kadın karakterden daha bahsedebiliriz; Oyun tarihinin en etkileyici kötü karakterlerinden biri olan Sarah Louise Kerrigan, dünyanın en seksi Dhampir‘i (yarı insan / yarı vampir) BloodRayne, Half Life‘ın levyeli dünya starı Gordon Freeman‘a içten içe yakıştırdığımız seksi nerd Alyx Vance, zombi istilasını çekilir hale getiren gözüpek polis Jill Valentine, Mortal Kombat‘ın ortağına en sadık sarışını Sonya Blade, Street Fighter‘ın “kızlara da seçecekleri bir şey yapalım” mantığından çok daha uzağa erişmiş ikonik karakteri Chun-Li ve değinemediğim daha niceleri.

Her ne kadar “erkek hobisi” olduğu düşünülürse düşünülsün, aslında bu yakıştırmaya konu olan her şeyde olduğu gibi, kadınların gerçek karakterler haline dönüşmediği bir oyun dünyası düşünülemez. Bu gerçeğin daha sık dillendirilmesi ve kabul görmesi için tüm kadınları önyargılarını yıkmaya ve erkeklere hitap ettiği yanılgısıyla “bulaşmaktan” çekindiği oyun dünyasına dalmaya davet ediyorum.

Herkese iyi oyunlar!

Boop-Oop-a-Doop, Betty Boop!

Kocaman simsiyah gözler, her teli itinayla kıvrılmış kısacık saçlar, bebek gibi bir yüz ve seksi bir vücut: Betty Boop efsanesinden bahsediyorum. Burlesque dansçısı gibi kırıtarak yürüyüşüyle, endamıyla, işveli sesiyle düşleri süsleyen, en kadınsı çizgi karakterlerden birinden, dişiliğin iki boyutlu sembolünden…

Kadınsılığın “basic doneleri” vardır. Bunları yaparsanız erkeklerin karşınızda kurt gibi ulumalarını, bacaklarınıza dolanmalarını, dibinizden ayrılmamalarını sağlarsınız. Bu donelerin bir kısmı kadınlık sırrıdır, burada söylenmez. Ama bir kısmı da vardır ki herkesçe bilinir. Jartiyer, büyük göğüsler, derin yırtmaç, dekolte gibi… İç gıcıklayıcı bir sese, cilveli tavırlara, kedi gibi bir karaktere sahipse o kadın; istenir, arzulanır. Hele bir de biraz aptalsa yeme de yanında yat! Arzu nesnesi olmanın sonu nereye varır bilinmez, ama erkekleri sepete atmanın en kısa yoludur bu objeler, doneler. Betty Boop’un dikkat çekiciliğinin sırrı da işte burada saklı.

Fıstığımız 9 Ağustos 1930 doğumlu. Max ve Dave Fleischer tarafından Paramount Pictures bünyesindeki Fleischer Stüdyoları’nda yaratıldı. Fakat “Talkartoon” isimli ilk çizgilerde bu kadar afet değilmiş. Dönemin meşhur şarkıcısı Helen Kane‘den esinlenerek yaratılan Betty Boop, ilk başta bir kaniş olarak çizilmiş. Kaniş bir Helen Kane, fetişe bak! Daha sonra; puppy kulakları halka küpelere, kafasındaki tüyler de kısa saça dönüşmüş. 1932’de gerçek bir kadın olmuş ve kendi serilerine başlamış.

Siyah beyaz ve hüzünlü Betty’cik, 1960’da renkli ve daha seksiydi. Çünkü o tarihlerde dünya daha seksiydi. Zaman aktıkça evrimleşti, seksiliğine seksilik kattı (Kabul edelim ki ilk başlarda pek alımlı değildi). Asla yaşlanmadı, çünkü tıpkı Marilyn Monroe gibi bir efsane oldu. Jessica Rabbit’ten daha çok sevildi, çünkü buz gibi bir domina değildi. Kelimenin tam anlamıyla bir “hottest”tı. (Yazarın notu: Favorim Jessica olmasına rağmen!) Yükselen bir grafikle günümüze kadar gelmeyi başardı. Ve nihayet Betty Boop günümüzde bir moda ikonuna dönüştü.

Benetton, MasterCard, Adidas, H&M, Coca-Cola, Harley-Davidson gibi markaların çantalarına, t-shirt’lerine basıldı.  2012’de o ok gibi kirpikleri sayesinde Lancome’un rimeline ilham kaynağı oldu. 1984’te Rolling Stones’un Voodoo Lounge turunda Van Halen onu kastederek,  bir “Betty” şarkısı yaptı ve şarkıda ondan seksi bir idea, seksi bir persona olarak bahsedildi. 2013’te Baby Boop ve Betty Boop’s Fortune Teller uygulamaları yapıldı. Ülkemizde de, hoşluk olsun diye, Papia’nın kağıt havlusunun yüzü oldu ve çok sevildi. O hiçbir zaman Miami’de bir villaya kapanıp kilo almadı ya da bir otel odasında ölü bulunmadı. O hala dipdiri ve çok tatlı. Dört bir yanımız onunla dolu ve ondan hiç sıkılmıyoruz. Çünkü o bizim vintage ikonamız.

Ama Betty Boop her zaman, hayranlık uyandıran her kadın gibi biraz yalnız ve hüzünlüydü.

1934’te “Betty Boop’s Little Pal”da, Pudgy isminde küçük beyaz bir köpeği vardı, o kadarcık. Bir de 1984’le 1988 arasında Felix the Cat’le “Betty Boop and Felix” çifti olarak takıldılar. Başarısız bir ilişkiydi. Çok sürmedi. Betty sadece motosikletleri ve jartiyer lastiklerini sevdi. Ve ara sıra şarkı söylemeyi. Onu bu kadar paha biçilmez kılan şey de buydu zaten. Kırılgan ve dokunulmaz oluşu. Kadınların içselleştirdiği bir kadın oluşu. Çünkü Alice Cooper’ın da dediği gibi only woman bleed’di. Ah o gözümdeki ıslaklık mı nesi? Lafı bile olmaz! Mutluluktan ağlıyorum tatlım, hadi dans edelim!

Efsanenin adı Marilyn Monroe

Hollywood öyle bir yerdir ki, bir öpücük için size bin dolar öderler, ama ruhunuzu satmak için size 50 cent verirler. Bunu biliyorum, çünkü ilk teklifi reddederek defalarca 50 cent’e razı oldum.

Norma Jeane Mortensen olarak başladığı hayatına efsanevi Marilyn Monroe olarak son veren bir yıldız. Yatak odasında ölü bulunan sarışın ikon. Kendi geleceğini tahmin eder gibi kurduğu o cümleler aslında kendisi için korktuğu sonu da resmediyordu.

Evet, bende özel bir şeyler vardı ve ben bunun ne olduğunu biliyordum. Ben koca, boş bir yatak odasında elinde boş bir uyku hapı şişesiyle ölü bulabilecekleri türden bir kızdım. Ama her şey henüz siyah değildi. Genç ve sağlıklıyken pazartesi günü intihar etmeyi planlayıp Salı günü yine kahkahalarla gülebilirsiniz.

Marilyn yıllarca arşınladığı yollarda, kapısını beklediği stüdyolarda ve elini tuttuğu insanlarda şunu görmüştü; fazla zeki olmak dezavantajdı, görsellik her şeydi ve asıl oyunculuk kameralar kapandığında başlıyordu. O zeki ve kendine güvenen bir kadın olarak istediği yolda yürüyemedi. Onun yolu şapşal, çaresiz ve aptal bir sarışın olduğunda açıldı. Şuh ses tonuyla, birinin yardımı olmadan ne yapacağını bile bilemeyen güzel giysili bir kadın olmalıydı. Zira onun tarihinde bir kadın için “Amerikan Rüyası” böyle başlıyordu.

Amerikan erkeklerinin kafasına kazınan hiçbir zaman oyunculuk performansı olmayacaktı. Bunu anlaması yıllar sürse de, sonunda formülü bulmuştu. Tıpkı How to Marry a Millionaire filmindeki Pola Debevoise gibi olmalıydı, ya da Gentelmen Prefer Blondes’deki Lorelei Lee, ya da Some Like It Hot’daki Sugar gibi… Savunmasız, katıksız bir sarışın. Erkekler akıllı kadınlarla başa çıkmak istemiyorlardı. O kadınlar hayatlarını zorlaştırırken, en azından filmlerde fantezilerini tazelemek istiyorlardı. Marilyn onların “gündüz rüyası” olmalıydı. Koyu kahve saçlarını kestiği ve platin sarısına boyadığı gün aslında tahmin edebiliyordu dünyaya yeni bir tanımlama getirdiğini; “aptal sarışın”.

Erkek doğasını canlandıracak kadın oldu. Ses tonunu ayarladı. Kelimeleri uykulu, hülyalı gözleriyle destekledi. Işıltılı kıyafetlerinin ve masum gülüşünün arkasına sakladı; güçlü, kendinden emin zeki kadını.

Eğer aptal bir kızı oynuyorsam ve aptalca bir soru sormam gerekiyorsa bunu yapmalıyım. Benden ne bekleniyor, zeki olmam mı?

Amerika o devirlerde komedi ve aile filmleriyle devrin insanına şunu salık veriyordu: Bahçeli bir eviniz, huzurlu bir hayatınız olmasını istemelisiniz. Eşleriniz saçlarının mükemmel şekliyle size mutfakta harikalar yaratmalı ve mutlaka iki çocuğunuz olmalı. Yemek masasında, gülmekten felç olmuş suratlarınızla oturup basit şeyler konuşmalısınız. Eşleriniz ise konuşmaktan ziyade gülümsemeli. Hollywood size fantezilerinizin kapılarını aralarken, düşünmeyi unutup gösterdiklerimizi yapmalısınız. İşte yıkanan beyinlere afyon kadınlar tam da bu devirlerde belirmişlerdi. Erkekler Mariyln’i seyredip evlerinde yemek yediler; mutluydular! Kadınlar saçlarını onun gibi kestirip boyattılar, onun gibi giyinip konuşmaya özen gösterdiler, mutluydular! Çünkü salık verilen sır basitti; mutlu olmak istiyorsanız zeki olmayı bırakın ve basit yaşayın. Gördüğünüze ve duyduğunuza inanın.

Afrodit-i Âlâ: Banu Alkan

Sinemaya Remzi Jöntürk’ün 1975 yapımı İsyan filmiyle giriş yapmıştı. Güzelliği ve seksiliğiyle adından söz ettirse de, magazin haberlerine konu olmasını sağlayan ve onu gündemde tutan asıl şey iş adamı Gürbüz Hanif’le olan birlikteliği oldu. Bu sırada 12 Eylül, seks furyasına da darbe vurmuştu. O süreçte kısıtlı da olsa soyunan oyuncular ön plana çıkmaya başladı ve böylece Banu Alkan’ın gerçek yükselişi 1981 yılından sonra başlamış oldu.
Please complete the required fields.