(İkinci Bölüm)

Pozdnişev’i Tolstoy’un “Hüzünlü Evlilik” isimli hikâyesinden tanıyoruz. Bir delilik anında karısını öldüren Pozdnişev −kendisini tanıtmadan önce onu “bir yolcu” olarak okuyoruz−  kadınerkekana-babalıkaşkahlak ve evlilik hakkında bizim gör(e)mediklerimizi, belki de görmek, üzerinde düşünmek istemediklerimizi ilginç, keskin ve kendinden emin tahlilleriyle gözler önüne seriyor.

Hikâyemizin birçok yerinde ifade kadının ahlaklılığı, erkeğin ahlaksızca davranışlarından apayrı bir yerde tutuluyor ve sağlıklı bir yaşam sürmek için erkeğin genç yaşlarda cinsel açıdan aktif olması gerektiği (!) herkesçe öğreniliyor. Henüz 16 yaşındayken abisinin kolej arkadaşları tarafından masumiyetiyle dalga geçilen, en sonunda yine onlar tarafından bir genelevde hayal kırıklığı ve kendisinin “ düşüş” diye ifade ettiği ilk deneyimini yaşayan Pozdnişev; yaşıtları tarafından bunun bir mertlik, yiğitlik göstergesi olduğu yönünde de pekiştirilip, onaylanıyor.

Otuzuma gelinceye kadar saf ve temiz bir aile hayatı kurmak ve bu amacıma uygun bir kız bulmak düşüyle yaşadım. Umudumu hiç yitirmemiştim. Baştan çıkmış, çirkefe bulaşmış bir adam olduğum halde temiz, masum bir kız arıyordum. Birçoğunu yeterince masum ve temiz bulmadığım için reddediyordum. En sonunda, bana uygun birini gözüme kestirerek kararımı verdim. Bu, eskiden varlıklı olup da şimdi yoksul düşmüş Penzalı bir çiftlik sahibinin iki kızından biriydi. Doğrusunu söylemek gerekirse fena yakalanmıştım.

Bazı sosyobiyologlar kadının yumurtalarının sınırlılığını, erkeğin sperm sayısının fazlalığını vurgulayarak normal koşullarda erkeğin doğal olarak çokeşli olduğunu, erkeğin tekeşliliğinin olumsuz koşullarda yavrusunun hayatta kalma şansını artırmak için var olduğunu ve bunun normalden sapma olduğunu vurgularlar.  Bu bakış açısı kendi kendisini meşrulaştırmak için kullandığı gerekçe itibari ile bile saçma ve geçersizdir. Olumsuz olarak kabul edilen; zorlu çevre ve hava koşulları elimine edilince erkeğin çokeşliliğinin önünde bir engel kalmıyor mu? Varsayımsal olarak şu an ortalama bir erkek, sosyobiyologların olağan kabul ettiği şekliyle seçici olmaktan çok uzak olur ve diyelim ki her gün bir başka kadını hamile bırakırsa, soyunun devamlılığını ne ölçüde gerçekleştirebilir? Bu kadınların kendi kendilerine bu çocukları büyüteceklerini ve erkeklerine hiç ihtiyaçları olmadığını varsaysak bile (bunu modern zamanlarda kolayca varsayabiliyoruz, binyıllar öncesinde olduğu gibi kadın mağarada –bebeğini bırakıp ava gitme riskini muhtemelen göze almak istemeyecektir– birilerinin onlara kaynak sağlamasını beklemek zorunda olmayacak) tek bir erkeğin yılda 365 kadını kendine ayırması, ortalama bir sene boyunca kadının diğer erkeklere yönelmesi zorlaştıracaktır (cinsel birleşme yaşamanın temelini sosyobiyologlar gibi düşünerek, sadece soyunu devam ettirebilme kapasitesi üzerinde ele alıyoruz şu anda, bunu unutmadan ilerleyelim) ve bu da erkeklerin kendi aralarında büyük çatışma yaşamalarına sebep olacaktır, hiçbir erkek bir diğerinin bu kadar çok eş seçebilmesine fırsat vermeyecektir. Üstelik, diyelim ki, belirli çok ayrıcalıklı erkekler bunu yapabiliyor ya da diğerleri onun bunu yapmasına izin veriyor. Bu erkek, çocuklarıyla ne gibi bir bağ kurabilecek, onların hayatta ve iyi olduklarından nasıl emin olabilecek? Burada bile hâlâ çok basit düşünmeye çalışıyor, sadece çoğalmak ve hayatta kalabilmek açısından durumu değerlendiriyor, çocukların, ebeveynlerin sosyal, duygusal ihtiyaçlarını göz ardı ediyoruz.

Tüm bunlar bir yana, kadının ve erkeğin potansiyel eşlerinde ne aradıkları konusunda yapılan hemen her araştırmanın ortak bir noktası var; erkekler fiziksel çekiciliğe daha çok önem verirken, kadınlar erkeklerden farklı olarak başarı, statü gibi özellikleri daha ön planda tutuyor. Bunun da şüphesiz yukarıda tartıştığımız “hayatta kalma mücadelemiz” açısından tutarlı bir tarafı var. Pozdnişev hikâyemiz boyunca fiziksel çekicilik üzerine epeyce dikkat çekiyor.

Güzellik, insana her şeyi iyi gösterip nasıl da aldatıyor! Güzel bir kadın saçma sapan konuşsa da dinlersiniz. Hatta bunlar size birer nükte, birer hikmet gibi gelebilir. En budalaca davranışlarda bile bulunsa yalnız çekici ve alımlı görünüşüne kaptırırsınız kendinizi.  Aptalca sözleri, bu güzel kadını sizin gözünüzde zekâ ve ahlak harikası yapar.

Yalnız biz erkeklerin bilemediğimiz, daha doğrusu bilmek istemediğimiz fakat kadınlarınsa çok iyi bildikleri bir nokta var: Bizim en şairane aşk dediğimiz şeyin, ahlakçı niteliklere değil de maddi yakınlığa, tuvaletiyle, giyinişine boyanışına bağlı olduğunu pek bilmeyiz. Tecrübeli bir yosmaya, bir erkeği kendine çekmek, kendine bağlamak için hazırlanmış bir afete sorun bakalım; neleri tehlikeye atmak ister? Bir erkeğin karşısında yalancılıktan, zulümden ya da ahlaksızlığından suçlu olmayı mı yoksa onun karşısına iyi dikilmemiş,  son derece zevksiz bir elbiseyle çıkmayı mı? Göreceksiniz, birinci şıkkı tercih edecektir. Çünkü her kadın bilir ki biz, temiz, lekesiz bir aşktan söz ederken boyuna yalan söyleriz. Gerçekte sadece onların sadece vücudunu istediğimizi, onların her türlü densizliğine göz yumacağımızı fakat giyinişlerindeki en ufak bir zevksizliği bile affedemeyeceğimizi bilir… İşte bu yüzden, bütün bu jarseler, dar ipekli elbiseler, çıplak omuzlar, kollar, yarı çıplak göğüslerdir önemli olan.

Erkekler, Poznişev’imizin ifade ettiği gibi, yalnızca kadınların vücutlarını istiyor gibi gözükmemekte. Franzoi’e (1996) göre erkekler kadınlara nazaran ilk görüşte aşka, evlilik için aşkın gerektiğine ve sevdiklerinin ve yaşadıkları romantik ilişkinin mükemmel olduğuna daha çok inanırlar. Üstelik bazı araştırmalarda, erkeklerin kadınlara göre daha çabuk âşık oldukları ve sevgililerinden daha zor ayrıldıkları bulunmuştur (Aktaran, Dökmen, 2010).

Şu diyaloğa da göz atalım:

(Pozdnişev) …Dünyanın acısını çektiği kadın egemenliği, hep bundan ileri geliyor. Hatta erkeklerin bütün çektikleri, kadın yüzündendir.

– (Kahraman) Kadın egemenliği mi? Tüm haklar, yasal ayrıcalıklar hep erkeklerden yana!

(Pozdnişev) İşte ben de bu noktaya gelmek istiyorum. Bu öyle garip bir durum ki bir yandan kadının en aşağı, en küçültücü bir duruma düşürüldüğünü, bir yandan da erkekleri kendi buyruğu altına alışını çok iyi açıklıyor. Bu bakımdan tıpkı Yahudilere benziyorlar. Yahudiler, ezilmelerinin intikamını para egemenlikleriyle ödetiyorlar. İçlerinden geçen şudur: “Demek bizim yalnız ticaretle uğraşmamızı istiyorsunuz? Peki öyleyse! Biz de tüccar olarak üstün duruma geçip ticaretle uğraşmak ne demekmiş gösteririz size!” Kadınlar da böyle. “Bizi sadece şehvet aracı olarak mı görmek istiyorsunuz? Öyleyse şehvet aracı olarak biz de sizi kendimize kul-köle edeceğiz!” Kadın haklarındaki eşitsizlik, onların oy vermemelerinde, seçimlere katılamamalarında ya da yargıç olamayışlarında falan değil. Bu gibi işlerde uğraşmaları da onlara bir ayrıcalık sağlamıyor. Asıl sorun, cinsel ilişkilerde erkekle eşit olmamalarında. Kadın da erkeği, istediğine göre seçip reddedebilecek, arzu ettiği zaman görüşüp istemeyince kendini çekecektir… Kadınların çoğu ellerindeki bu silahı kötüye kullanarak erkeğin başına çıkar ve egemenliğini kurarlar.

Kadının erkeğini gönlünce seçip reddedebilmesi niçin bir silah olarak nitelendiriliyor olabilir? Erkeklerin cinsel ilişkilerde kadın ile eşit olmaması ne anlama geliyor? Kadının ve erkeğin cinselliğini birbirinden farklı kılan şeyler nelerdir?

Kaynaklar:
TOLSTOY, L. N. (2007) Kadının Ruhu. (H. Güzeltürk, Çev.) İstanbul: Arkhe Yayınları.
DÖKMEN, Z. Y. (2010) Toplumsal Cinsiyet. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Yazar: Özgecan Şekerci

Yazının birinci bölümü: https://dusunbil.com/pozdnisev-bize-ne-anlatmak-istiyor/

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.