İnsanlar, shoot ’em up türü oyunları sürekli olarak oynamanın psikolojik etkileri hakkında endişelerini dile getiriyor. Ben ise bazen, ahlak felsefesi yapmanın da aynı ölçüde zararlı olabileceğinden kaygılanıyorum. Etik düşünce deneylerinin endişe verici derecede büyük bir kısmı, kişinin bir bakıma Tanrı rolünü üstlenerek, kime işkence edip kimi öldüreceğine karar verdiği cinayet fantezilerini içerir ve bu deneylerde kişiye bir gruba dahil olma veya güzel bir zaman geçirme, güzel bir şeyler yapma fırsatı tanınmaz.

İşte size bunun birkaç örneği: Binlerce kişiyi öldürecek bir bombayı imha etmek amacıyla, bir kişiden bilgi sızdırmak için ona işkence etmek doğru bir şey midir? Bir güruhu isyan çıkarıp, daha fazla kişiyi öldürmesin diye sakinleştirmek adına masum bir insanı asmak savunulabilir bir şey midir? Bir insan düşünün, bir cankurtaran botunun içinde, karşısında iki sandal var birinin içinde beş çocuk, bir diğerinin içinde kendi çocuğu mahsur kalmış durumda. İki sandalı aynı anda kurtaracak ne zamanı ne de yakıtı var. Sizce hangisini kurtarması gerekir? Hastasının organlarının 5 ayrı kişiye hayat vereceğini bilen bir doktor hastasının ölmesine izin mi vermelidir? Bir trende bulunan beş insanın hayatını kurtarmak adına, trenin yönünü içinde talihsiz bir insanın bulunduğu başka bir tünele çevirmek mi gerekir? Ya da treni durdurmak için birini trenin önüne mi atmak gerekir?

Bu tür düşünce deneylerine verilen yanıtlar, ahlaki yargıların görev ve ilke temelinde veya eylemlerin refah düzeyini artırıp arttırmadığına ilişkin çıkarcı hesaplamalar üzerinde ne derece düşündüğümüzü ortaya koymak içindir. Fakat ilginçtir ki, insanlar hangi etik değerlere sahip olurlarsa olsunlar, bu senaryolar birçoğuna gerçek anlamda ikilem yaratmıştır. Tercihini çıkarlarından yana kullananlar kararlarının soğuk, acımasız, hesaplayıcı niteliğinden dolayı genellikle huzursuz olurlar. Bu çıkarcılığı reddedenler ise genellikle, ellerini temiz tutmaya çalıştıkça daha çok kana bulaşmaktan endişe duyarlar.

Bu huzursuzluğu tamamıyla psikolojik terimlerle açıklayabilirsiniz. Aslında, bu tür problemler karşısındaki düşünme biçimimiz üzerinde psikolojinin büyük bir rol oynadığına dair sağlam kanıtlar vardır. Genel olarak, hayalimizdeki eylem ile yüzleşeceğimiz sonuçlar arasında bir uzaklık olduğunda çıkarcı tercihlerde bulunmamız daha olağandır. Fakat kendimiz olaya yakın olduğumuzda veya olayın kurbanı olacağımızı düşündüğümüzde hemen geri adım atarız. Aynı fark gerçek hayatta da kendini gösterir: İnsanlar birini uzaktan öldürürken, gözlerinin içine bakarak öldürmekten daha az tereddüt yaşar veya vicdan azabı çekerler.

Psikolojinin bu noktada bir rolü oluğunu kabul ediyorum, ancak bütün meselenin bundan ibaret olmadığını düşünüyorum. Bu tür düşünce deneylerinin gün ışığına çıkardıklarından biri, bir yandan hepimiz için hayatın her şeyden ötede bir değere sahip olmasıyken, bir yandan da hayattan bile daha önemli olan şeylerin var olmasıdır.

Hayat bir bakıma en önemli değerdir, çünkü hayat olmadan hiçbir değer var olamaz. İşte tam da bu yüzden, bizden, sonucun daha az ya da daha çok hayatı kurtaracak seçenekler arasında tercih yapmamız istenirse, az hayatı kurtaracak olanı seçmemiz yanlış olur.

Peki, hayatı değerli kılan şey nedir? Görünen o ki hayatın kendisi değildir bunu yapan. Birçok insan bitkisel hayatı ölüme tercih etmenin bir nedeni olmadığını düşünür. Birçok açıdan bitkisel hayat daha kötüdür, çünkü kişinin yakınlarına acı verir ve başkalarına yardımı olabilecek kaynakların tüketilmesine sebep olur. Bazı radikal veganların iddialarının aksine, birçoğumuz bir hamsterın hayatını insanınkiyle aynı tutmayı saçma buluruz.

Eğer hayat değerliyse, bu hayatı mümkün kılan sebeplerden kaynaklanır; aşk, estetik deneyim, harika anlar, yaratıcılık, kahkaha. Fakat bunların bile kendilerine göre nitelikleri vardır. Ortaya çıktıkları durumlara göre önem kazanırlar. Birbirlerini korkunç suçlar işlemek için cesaretlendiren iki psikopat arasındaki sevgi, onlara güzel görünebilir ama bu başkaları için nefret uyandıran bir anormallikten başka bir şey değildir. Tıpkı işkencecilerin kahkahalarını ya da kölelerin inşa ettiği devasa anıtları değerli görmediğimiz gibi.

Tekrardan yaşam-ölüm hakkındaki düşünce deneylerine dönecek olursak, her durumda bizden ya hayatı değerli kılan şeyler pahasına daha çok hayat kurtarmamız isteniyor ya da değerli olanı birçok hayata mal olsa da korumamız bekleniyor. Daha çok insanı kurtarmak adına, masum insanların ölmesine izin verdiğimizde, aslında daha çok yaşamı kurtarmak adına insan hayatına olan itibar ve saygımızı feda etmiş oluyoruz. Bir hayatı kurtarmak adına işkence yaptığımızda, belki bir insanın daha yaşamasını sağlarız ama aynı zamanda dünyadaki acımasızlığın artmasına da sebep oluruz. Tanımadığımız insanlara kendi bireysel bağlarımızdan daha çok öncelik tanıdığımızda, sevginin özel bağlarını reddetmiş oluruz ve böylece başkalarına bunu gerçekleştirmeleri için bir şans vermiş oluruz.

Bu yüzden bu tür düşünce deneylerinin çoğunun hiçbir zaman tatmin edici bir biçimde çözümleneceğine inanmıyorum. Aslında, ben bu durumların çözülecek bir bulmaca gibi algılanmamasını öneririm. Eğer gerçek hayatta böyle durumlarla karşılaşırsak, bir seçim yapmaya zorlanacağız ve bunu yaparken her durumun özel koşullarını göz önünde bulunduracağız. Bu düşünce deneylerinden öğrenebileceğimiz genel çıkarım ise, bazen hayatın kendisi ve hayatı değerli kılan şeyler arasında trajik bir çatışma olabileceğidir.

 

Yazar: Nigel Warburton
Çevirmen: Betül Çiftçi

Kaynak: Aeon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.