Platon şiirin bir ‘sahte Siren’, ‘yüce ve güçlü olana karşı, ruhen alçak ve zayıfın müttefiki’ olduğunu söylemişti. Tiyatroda, insanın içinde bulunduğu durumu felsefik bir mesafe ile izlemek daha doğruyken, sorun seyircinin resmedilmiş tinsel çatışmalar ve acıyla duygusal bağ kurmasıydı. Platon’a göre şiir ruhun çocuksu yanını beslerdi. Yine de şiiri savunanlara şiirin faydalı yanlarını göstermeleri için fırsat vermeye hazırdı: “Şiir destekçilerine, şairlere değil ama şair severlere, onun şiirsellikten uzak bir savunusunu yapmaları ve hepimizin bildiği ahenginin yanı sıra, topluma ve insana da yararı olduğunu göstermeleri için bir fırsat vereceğiz.”

Platon’un meydan okumasına binaen Aristo, şu sonuca varmıştı: ‘O halde tragedya, bir eylemin taklididir; uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu benzer hislerden arındırma amacı güder.’ Joseph Campbell (1949) ve Bettelheim (1977) gibi yazarlar, uzun zaman sonra bu konuyu daha ayrıntılı işlediler. Kurgu, yaşarken bazen bilincine bile varmadığımız ikilemleri çözmemize yardımcı olabilirdi. Drama, okuyucuları kendi varoluşsal konumlarıyla barıştırarak büyümeye ve esenliğe teşvik edebilirdi.

Antik Yunan’dan günümüze yaptığımız bu gezintiyle şunu vurgulamak istiyoruz; Sinemada Pozitif Psikoloji kitabının yazarları modern bir mecraya odaklansalar da klasik bir konuyu ele alıyorlar. Yazarlardan ilki Ryan Niemiec, St. Luois’de çalışan bir psikolog ve PsycCRITIQUES’ün film editörüdür. İkinci yazar Danny Wedding, Missouri Akıl Sağlığı Enstitüsü’nün yöneticisi ve Amerikan Psikologlar Derneği Medya Psikolojisi Birimi’nin 2008 yılı başkanıdır.

Kitabın temelinde, esenliğe giden bir yol ararken psikolojinin kendini fazlaca kısıtlıyor olabileceği fikri var. Oatley (2009) yakın bir zamanda, bir sinema röportajında bunu şöyle dile getirmiştir: ‘Psikolojik yöntemleri deney, test ve görüşmeden ibaret olarak düşünmeye meyilliyiz. Ama ya yöntem anlayışımız fazlasıyla kıtsa? Ya sinema da bir psikolojik yöntemse?’ Niemiec ve Wedding de, ‘geçmişe dair hoşnutluğu ve tatmini, şimdideki mutluluğu ve gelecek için iyimserliği’ artırmak için film izlemeyi öneriyorlar.

Kurgu ve anlatının iyileştirici yönü hakkındaki çalışmaları bir kenara koyup sıfırdan başlıyorlar. İzleyicilerin mutluluğunu etkileyen üç farklı unsur belirlemişler. İlki Walt Disney tarafından şöyle anlatılmış: ‘Yeni bir film üzerine çalışırken, yetişkinleri ya da çocukları değil; hepimizin içinde, derinlerde var olan, hayatın belki bize unutturduğu ve belki bizim filmlerimizin anımsatacağı o nazik, saf, kirlenmemiş yeri düşünüyoruz.’ Niemec ve Wedding cesurca bu iddianın arkasında duruyorlar: ‘Filmler, özellikle pozitif psikoloji filmleri hepimizde var olan, hayatımızdan uzaklaşıp kendimiz olabildiğimiz, daha iyi, güçlü hissettiğimiz ve sağlıklı eylemlerde bulunmaya daha istekli olduğumuz bu saf noktaya sesleniyorlar.’

Ancak Niemiec ve Wedding’e göre izleyenleri bu saf yere götürmek için filmler tek başlarına yeterli değil. Bu yüzden okuyucularını, yani potansiyel film izleyicisini, Peterson ve Seligman’ın ‘Karakter Güçleri ve Erdemler’ çalışması hakkında bilgilendiriyorlar. Karakter güçleri; keyifli, bağlı ve anlamlı hayata ulaşmanın bir yolu olarak gösteriliyor. Filmlerden verdikleri gerçekçi örneklerle bu 24 gücü açıklıyor ve edinilen bilginin bir pozitif psikoloji filmini yorumlarken izleyiciye yol göstermesini amaçlıyorlar.

Niemiec ve Wedding’e göre bir filmin pozitif psikoloji filmi sayılması için aşağıdaki kriterlere uyması gerekiyor: (1) Peterson ve Seligman’ın sınıflandırdığı 24 güçten en az birine sahip bir karakterin dengeli bir resmi; (2) karakterin yüzleşerek gücünü fark etmesine ya da artırmasına sebep olan bir engel, mücadele ve/veya çatışmanın gösterimi; (3) engellerin nasıl aşılacağını ve/veya gücün nasıl inşa edilip korunacağını gösteren bir karakterin anlatımı; (4) ilham ve moral veren bir atmosfer.

Bu özelliklere sahip filmlerin izleyiciye bir yükseliş duygusu yaşatabildiğini ve bu sayede izleyicinin gösterilen değer, inanç ve davranışlardan daha kolay etkileneceğini düşünüyorlar. Bu filmler izleyiciye yeni fikirler veriyor ve ileride sağlıklı eylemlerde bulunmasını daha mümkün kılıyor. Buna üçlü etki denebilir. Filmde gördüğü karakter güçleri izleyenin kendinde benzer güçleri fark etmesine sebep oluyor; bu güçleri kendi için daha iyi değerlendirebiliyor ve dolayısıyla kendini daha iyi, dünyaya ve insanlara daha bağlı hissediyor.

Kitabın en önemli özelliği, pozitif psikoloji fikirlerinin yayılması için bir alternatif önermesi, çünkü genelde pozitif psikologlar negatif psikoloji araçlarına soğuk bakıyorlar. Bunun en iyi yol olup olmadığı sorusu ise hala cevapsız. Yine de, çoğu psikoloğun filmlerin sigara içmeye ya da agresif davranışa yöneltici yanlarını araştırdığı bir dönemde, filmlerin olumlu etkileri üzerine okumak ferahlatıcı. Niemiec ve Wedding bu olumsuz yargıyı gerektiğince düzeltiyor. Başka bir önemli yanı da, Niemiec ve Wedding’in yüzlerce filmi karakter güçlerine göre sınıflandırmış olması.

Kitabın bazı tatmin etmeyen yanları da var. İlk olarak, yazarlar film izlemenin iyileştirici etkilerine dair iddialarını destekleyecek herhangi bir bilimsel veri sunmuyor. Ana fikirleriyle alakalı, sanatın ve kurgunun yorumlanması hakkındaki mevcut kaynakları tamamıyla görmezden geliyorlar.

Bir diğer kısıtlı kalan yan; filmlerdeki karakter güçlerini nasıl bir sistem kullanarak sınıflandırdıkları hakkında bir bilgi vermiyorlar. Kullanılan sistemin değer vericileri arasındaki ilişkiye, en iyi ihtimalle, yalın kalmış diyebilirim. Bu çıkarımı en yakın DVD mağazasında denk geldiğim beş ucuz filme dayandırarak yapıyorum. Bunlardan biri ‘sevgi’ gücünü göstermesi gereken, ama aslında 2. Dünya Savaşı’nda ölen iki kişinin hiç yaşayamadığı hayali bir ilişkiyi anlatan Kefaret filmi. Gerçekçi olması gereken ‘engellerin gösterimi’ bu yüzden etkisini yitiriyor. Bana kalırsa film bazı kötü kararların sonuçlarını geri almanın imkansız olduğunu düşündürüyor.

Son eleştirim, insanların bir pozitif psikoloji filminden yararlanmaları için anlattıkları teknik üzerine olacak. Niemiec ve Wedding önemli olanın taklit ve etkileyicilik olduğunu varsayıyor. Bunu sorgulanabilir buluyorum. Hollanda’daki De Volkskrant dergisi, okuyucularından film izlemenin hayatlarını zenginleştirdiği anları anlatmalarını istemiş. Anket birbirinden çok farklı 50 cevapla sonuçlanmış.

On iki örnekte taklit ve etkileyiciliğin etkisi görülüyor. Örneğin, 17 yaşındaki biri Amelie izledikten sonra ailesi için daha çok ev işi üstlenmeye karar vermiş ve bu sayede kendini daha iyi hissetmiş. Bir başkası bisikleti çalındığında sinirlenmemiş, ama Daima Mutlu’daki karakteri izlemiş ve bisikletine veda edemediği için üzüldüğünü anlamış.

Gelgelelim filmlerin pozitif etkisini ileten çoğu cevap, içerik ile izleyen arasındaki öngörülemez bir ilişkiden doğuyor. Bir kadın Yasak İlişki filmini izledikten sonra nasıl da bir türlü ağlamayı bırakamadığını anlatmış ama filmden neden bu kadar etkilendiğini de anlayamamış. Yıllar sonra başka bir adama aşık olmuş ve filmi tekrar izlemeye karar vermiş. Bunun kendisine kocasıyla kalması için güç vereceğini ve çocuklarının boşanmış ebeveynlerle büyümesini engelleyeceğini sanıyormuş. ‘Ama filmi izledikten sonra bu boğucu evliliği bitirmem gerektiğini biliyordum.’ Geriye dönüp baktığında hala mantıklı olanın bu olduğunu düşünüyormuş.

Sonuncu örnek, bir filmin dikkate değer etkiler yaratabileceğini gösteriyor. Bir filmde otistik bir çocuk, motorcu çizmeleri olan bir adamın yaralı bir güvercini acılarından kurtarmak için gazete kağıdıyla örtüp üstüne basmasını izliyor. Çocuk eve gidip gördüğünün aynısını hamsterına yapıyor. Canice gelebilir, ama bir izleyiciye bu sahne bir aydınlanma yaşatmış. O sıralar sevdiği bir insanın intihar ettiği gerçeğiyle başa çıkamıyormuş. Defalarca hayatını bitirmeyi denemiş. Hamsterlı otistik çocuğu izlemeyince, anlayamadığı o gerçeğe dokunabilmek çabasıyla arkadaşını taklit ediyor olduğunu fark etmiş.

Bu filmi Niemiec ve Wedding muhtemelen ‘pozitif psikoloji filmi’ olarak sınıflandırmazlar. Bir ihtimal ruhun çocuksu bir yanının betimlendiği söylenebilir, fakat izleyici büyük yarar görmüştür. Bu hikayeler şunu gösteriyor; filmler mutluluğu artırabilir, hatta hayat bile kurtabilir; ve bu etkilerin ne kadar yaygın olduğu konusu ise merak uyandırıcı. Niemiec ve Wedding, bu heyecan dolu yolda ilk adımları atmış.

Yazar: Ad Bergsma
Çevirmen: Ceren A. Deral
Kaynak: springer.com

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.