Pythagoras ile ilgili anlatılan hikâyelerden birinde Pythagoras’ın, bir köpeği hırpalayan bir adamı “O benim arkadaşım, onu sesinden tanıdım,” diyerek azarladığı söylenir. Bu hikâye Pythagoras’ın ruh göçü inancına, yani ruhun, içinde bulunduğu beden öldüğünde yeni bir bedene göç ettiği düşüncesine örnek olarak, belki de bu inançla dalga geçmek için anlatılır. Burada bunu geçelim, ruh göçüyle ilgilenmiyorum. Hayvanlarda bilinç, inanç, arzu ve şefkat olmasına karşı çıkan (neo-)Decartesçi argümanlara da değinmeyeceğim. Omurgalıların hiç olmazsa bakış açısına ve bilince sahip olduğu, yarasa, kedi ya da timsah olmak diye bir şey olduğu tezine hiçbir okurun ciddi anlamda itiraz etmediğini varsayacağım. Solucan, eşek arısı, ahtapot ya da birçok diğer omurgasız olmak diye bir şey olduğunu da muhtemelen herkesin kabul etmesi gerekir. Tabii ki hemen bu hayvanların bakış açılarının bizimkinin aynısı olduğu veya bizimle aynı ahlak evreninde yaşadıkları sonucu çıkarılmaz. Neticede görünen o ki çok sayıda insan da o evrende yaşamıyor.

Köpeğin acı acı havladığını duyunca Pythagoras köpeğe karşı şefkat duymuştur ve o anda köpek onun arkadaşı olmuştur. Bunu şimdilik burada bırakalım. Bir hayvanın derdine verilebilecek tek tepki bu değildir. Anlatılanlara göre Haham Judah, kıyıma giden bir buzağının yakındığını duyunca buzağıyı azarlamış ve ona, yaratılma amacının o yakındığı şey olduğunu söylemiştir. Haham, bu duyarsızlığı nedeniyle on üç yıl boyunca diş ağrısı çekmiştir, ta ki bir gelinciğin hayatını kurtarıp bağışlanana kadar.

En azından Judah buzağıya karşılık vermiştir. En yaygın tepki, duyulan sesin, gerçekten bir yakınma, adalet yakarışı ya da yardım çığlığı olamayacağı düşünülerek görmezden gelinmesidir. Hayvanlar sonuçta sadece hayvandır. Yeni Pythagorasçı veya Yeni Platoncu geleneklere göre yaşayan geç antik dönem filozofları bile çoğu zaman, kan dökmeye başvurmalarını hiç de Pythagorasçı olmayan bir şekilde savunmak için aynı ayrımı yapmışlardı. Belki de hatalıydılar.

Bu yazıdaki savımı; güncel, Batılı ve herkesin bildiği bir bağlamda açıklayacağım. Bu görüşe göre insan dışındaki hayvanlar ne insanların ruhu gibi bir ruhun taşıyıcılarıdır ne de sadece hissiz mekanizmalardır. Hisseden ve bilinçli yaratıklardır ancak insan değillerdir; hepsi aynı da değildir. Sosyolog Sherry Turkle, çocukların kelebeklerin kanatlarını koparmasına seyirci kaldığından söz edebiliyor çünkü ona göre kelebek “insanın sahip olduğu canlılıktan o kadar uzak ki sakatlanması ve öldürülmesi adeta makbul görünür” (The Second Self: Computers and the Human Spirit, 1984). Ben o kadar kayıtsız kalamazdım, çocukların basbayağı düşüncesiz veya zalim davranmadığına da öyle kolay kolay ikna olamazdım. Çocukların ne yaptıklarının farkında olmadıkları kesin. Onların yanlışlarını düzeltmekse yetişkinlerin sorumluluğu. Yine de yaygın olarak etkili ayrımlar yaptığımız doğru: Eğer çocuklar bir omurgalının uzuvlarını kesselerdi (ve omurgalı hayvan çok daha güçlü bir şekilde karşı koysaydı) Turkle bile o kadar tepkisiz kalır mıydı emin değilim. İngiltere’de 1986 tarihli Hayvan Usulleri Kanunu’na göre omurgasızlar arasında yalnızca ahtapot (en yakın akrabaları bile dışarıda tutularak) omurgalılar ile aynı şekilde koruma altındadır.

Ana akım Batı geleneği içinde çalışan filozoflar, çoğunlukla insan olan ve insan dışı hayvanlar arasında basit bir ayrım yaparlar, sanki şempanzeler insanlardan daha çok solucanlara benzermiş gibi, ama genel görüş bu yönde değil. Genelde hem nesnel hem de öznel ayrımlar yaparız; yani hayvanları hem kendi özelliklerine hem de onlara karşı tutumlarımıza göre gruplara ayırırız. Omurgalılara farklı, yumuşakçalara farklı davranırız çünkü onların doğal olarak farklı olduklarını varsayarız. Köpeklere karşı davranışımız domuzlara karşı davranışlarımızdan farklıdır çünkü bizim için farklı anlamlara gelirler; zekâlarının ve duyarlılıklarının neredeyse aynı olduğunu görebilsek de bu böyledir.

Arkadaşlık, hem nesnel hem de öznel unsurlar içerir. Arkadaşlarımın hepsinde bazı nesnel özellikler ortak olabilir ancak aynı özelliklere sahip olan herkes, bu özellikler nedeniyle arkadaşım olacak diye bir şey yoktur. Öyleyse “Hayvanlar arkadaşımız olabilir mi?” şeklinde sorduğum sorunun yerine çok daha uzun ve farklı iki soru sorulmalı: Olabilirse hangi hayvanlar arkadaşımız olabilir ve arkadaşlık nedir?

Şüphesiz bazı hayvanlar -hatta kızımın dediğine göre dev kaplumbağalar bile- yanımızda bulunmaktan ve sevilmekten hoşlanırlar. Bazı böceklerin (yani arılar) bile bazı insanlarla iş birliği yapmayı diğer insanlara göre daha fazla istediği görülmektedir. Diğer taraftan bazı insanlar, diğerlerine göre çeşitli hayvanlarla daha kolay iletişim kurarlar. Arkadaşlıkta her iki taraf için de diğer tarafın eşliğinden hoşlanmak, arkadaşlığın bir parçası olsa bile tek unsur bu değildir. Eskiden beri evde beslediğimiz evcil hayvanlardan köpekler, arkadaş olarak görülürken kedilerin yalnızca sıcaklık, koku, insan dokunuşu ve tabii ki kendilerine verilen yiyecekleri sevdiği düşünülür. Bunun tamamen doğru olduğundan emin değilim. Köpek ile kedi arasındaki ayrım, nesnel yargıdan ziyade kültüre bağlıdır. Bu ayrımın değeri, büyük ölçüde arkadaşlardan beklentilerimize dikkat çekmesinden gelir. Kedi şefkatinin sadık, itaatkâr ya da korumacı olması beklenmezken köpeklerin ölene kadar bizi koruyup bize boğun eğeceğine kesin gözüyle bakarız. Bu ayrımın da nesnel açıdan doğru olduğundan emin değilim: Köpeklerin vefası, kolaylıkla rekabete dönüşebilen sürü sadakati olarak da yorumlanabilir; kediler de hem vefalı hem de ilgili görünebilir. Ama hayalimizdeki kediler, köpeklerden farklı bir biçimde başlarına buyrukturlar.

Aristoteles’in Arkadaşları

Öte yandan Aristoteles’in arkadaşlık anlayışına göre, efendiler kölelerinin amaçlarını kendi amaçları olarak benimsemedikleri için efendiler köleleri ile gerçek anlamda arkadaş olamazlar. Aslında kölenin acil arzularını tatmin etmek ve korkudan kurtulmak dışında, kabul edilmiş amaçları da yoktur. Aristoteles’in siyasi ontolojisindeki doğal kölelerin doğru olanı yapmak gibi bir planları ya da hayatlarını iyi yaşama şansları yoktur. İnsan olmayanların da ahlaki eylemler ve iyi yaşayan bir hayatta payları azdır. Gerçek hayatta ise köle ile efendi arasında, insanlar ile köpekler arasında dahi paylaşılan yakınlık, sadakat ve karşılıklı yükümlülükler olabilir. Gerçekte kölelerin çoğu haksız yere köle oldukları (“doğal köle” olmadıkları) için söz konusu ilişki, bir basamak yukarı çıkabilir; arkadaşların erdemlerinin farklılığı nedeniyle eşitlikten uzak feodal bir ilişkiye dönüşerek “eşitsiz bir arkadaşlık” haline gelebilir. Eşit olmayan arkadaşlar, arkadaşlıktan aynı şekilde yararlanmak yerine farklı kazançlar elde eder ve birbirlerine farklı şerefler bahşederler. Bu, anlamına uygun bir arkadaşlığa pek benzemiyor; Aristoteles Yunan toplumlarının kendi sınırlarını çizerken yararlandığı hayati bağ olan philia‘dan da söz etmişti. Philia; romantiklikten uzak, daha çok politik bir ilişkidir. Yine de belki yararlı bir modeldir, insan olmayanlara kadar genişletebileceğimiz bir model: İlişkiler karşılıklı veya tamamlayıcı olabilir. Aristoteles’i muhtemelen okumamış olan, hayvanlar üzerinde çalışan davranış bilimcilerinin yaptığı bir ayrımdır bu. Geleneksel sağduyu için, hayvan yoldaşlarımızın aşağı derecede olması ve aynı zamanda bağımlılıklarını kabul etmesi önemlidir ve kedilerden arkadaş olup olamayacağından emin olmamamızın başka bir nedeni de budur. Yaşadıkları evi kontrol ettiği ortada olan köpeklerin ise tedavi edilmesi gerektiğini düşünürüz. Hayvanlarının ardından açık açık yas tutan köpek sahipleri kendilerini ve başkalarını utandırırlar. Hayvanları ölünce ölen insan akrabalarına üzüldüklerinden daha fazla üzülenler, adını söylemeye cüret edemeyen bir keder yaşarlar. Kederleri, kalplerini insandan aşağı bir şeye kaptırdıklarının, aklı olmayanların sevgisini insan ilişkilerine tercih ettiklerinin ispatı değil midir? Bu insanların köpekleri bir çeşit philos‘tur (Ç.N. Türkçesi arkadaş, çoğulu “philoi”) ama philia eşit olmayan türdendir ve feodal olarak üstün olan insan acı çekerken onurunu kaybetmemelidir.

Aristoteles’in incelemesinin başka avantajları da var. Eşitliğin olduğu arkadaşlıklarda bile farklılıklar olur. Philia‘nın en yaygın çeşidi, zevk için olandır: Birlikte oyun oynayarak, içerek ya da daha zihinsel uğraşlarla keyif alan philoi. İkinci philia türü, kâr amaçlı iş ortaklığıdır. Aristoteles yalnızca üçüncü türü gerçek philia sayar; bu türde philoi birbirlerini iyi, tam da dileklerinde ve umutlarında olmak istedikleri kişi, uğruna can vermenin yerinde ve hatta kolay olabileceği “diğer benlik” olarak görürler. Bu philoi, iyi yaşanmış hayat anlayışlarını paylaşır ve diğerinde daha açık bir şekilde ifade edilen kendi erdemlerine önem verir. Birbirlerini kendileri gibi severler.

Aristoteles, “bir başkası için” yaşamanın, diğerinin ideal ve ilgilerini kendi ideal ve ilgileri olarak kabul etmenin köleliğe benzer olduğunu, bunun tek istisnasının philoi‘nin tek bir yüce girişimden keyif ve kazanç sağladığı durumlar olduğunu savunuyordu. Yalnızca insanlar ve onların içinde de bir tek doğru olarak gördükleri şeyleri yapan, ahlaklı dediğimiz insanlar böyle philoi olabilir (ve çoğumuz bunun dışında kalırız). Diğer philia biçimlerinin de en iyi biçimle ortak noktaları vardır: Philoi‘nin birlikte bir şeyler yapmaları, bir çeşit girişimde ortak olmaları. Aşağıda olan ortaklar, üstlerinin planlarını kovalarlar. Eşit olan ortaklar ise kendilerini aynı gayrete adarlar.

Hayvanlar Önemser

Peki ya insan olmayan hayvanlar, özellikle de insanların evcilleştirip hükmettiği türler? Ne Aristoteles ne de herkesçe kabul gören standartlara göre bu tür hayvanların, keyif alma ve belki kazanç isteği dışında, bizimle aynı planları vardır. İnsanlar kedilerle, kediler de insanlarla olmaktan keyif alabilirler, keyif aynı keyif olmasa da. İnsanlar ve köpekler avlanarak ya da çobanlık yaparak kazanç sağlayabilirler; her birinin kendi amaçları vardır ve birbirlerinin kazançlarına karşı tetiktedirler.

“Konuşan insanlardan farklı olsalar da hayvanlar sadece kendi türlerinin üyeleri ile değil, insanlarla da ilişki kurabilirler ve bu sırada kendi niyetleri ve amaçlarını da ifade edebilirler. Yani bu ilişkiler, insan ilişkilerine benziyor ve görünen o ki bu benzerlik, söz ettiğim felsefi kuramların bazılarına bakınca olanaklı görünenden çok daha fazla. İnsan dışı bazı hayvanlar ve kimi insanlar, birbirlerine eşlik ederek ve işbirliği içinde kendi eşyalarının peşine düşerler. Burada ‘eşya’ derken kastettiğimiz şey, insanlar için de, yunus veya goril için de tamamen aynıdır.” Alasdair Macintyre Dependent Rational Animals, 1999.

Peki, bu ortaklar yapılacak doğru şeyin ne olduğu veya iyi yaşanmış bir hayat düşüncelerini paylaşırlar mı? Aristoteles’in bu soruya yanıtı olumsuzdu çünkü doğruluk, yücelik ve güzellik kavramları salt zekâyla görülebilecek kavramlardır. Diğer Platoncular (Aristoteles de bir bakıma Platoncuydu), herhangi bir hareketli canlının, o anda görmek için kullanamasa bile, zekâyla bir çeşit bağlantı kurduğunu varsaymaya hazırlardı. Dolayısıyla insan olmayan hayvanların, duygularını ya da gördüklerini ifade edemeseler de zaman zaman “ahlaki güzellik”ten duygusal olarak etkilendiklerini düşünebiliyorlardı. Bu soruya nasıl çözüm bulabileceğimizi bilmiyorum ve bu nedenle değinmeyeceğim bir başka konu da bu. Onun yerine, Platoncu olmayan sağduyumuzun, konu temel duygular olunca hayvanların bizim yapabildiklerimizi yapamadığını söylerken herhangi bir gerekçesi olup olmadığını sormakta fayda var.

Tarafların birbirlerini karşılıklı olarak önemsediği yoldaşlıklar, hâlihazırda fazlaca zevk veren birlikteliklerdir (philia‘nın ilk ve en yaygın biçimi) ve fazlaca karşılıklı ortaklıklardır (ikinci tür). İkisi de bir tür karşılıklı beğeniye, ortak duyarlılıkların fark edilmesine ve etiğin duygusal kökeni olan davranışlara bağlıdır. Platoncular bile ahlaki yargılarımızın temelinde saf düşünsel muhakemenin yanında duyguların da olduğunu kabul edebilirler. Bizim etiğimiz, yavrularımızı ve en yakın akrabalarımızı umursamak üzere programlanmış bir çeşit sosyal memeli etiğidir. Bazı türlerde bu tür bir umursamanın özenle sınırlandığı görülmektedir: Görünüşe göre şempanzeler uzak akrabalarına karşı tamamen kayıtsız olup onları umursamaya itecek hiçbir dürtüye sahip değildir ve hatta rakip oldukları herhangi bir grubun üyelerini isteyerek öldürürler. Fakat bunun evrensel bir özellik olması şart değildir. Deneylerin gösterdiğine göre diğer primatlar, başkalarına acı çektirmektense olası kazançlarından vazgeçiyorlar (ve bunu, bazı bilim insanlarını yapabileceğinden daha kararlı bir şekilde yapıyorlar). Diğer türlerde ise şefkat içeren umursamanın, türün dışına çıkması bile mümkün. Yakın zamanda basında yer alan haberlerde, normalde öğle yemeği olacak bir hamsterle mutlu bir şekilde yaşayan bir yılandan, antilopları sahiplenmeye çalışıp duran dişi bir aslandan söz ediliyordu. Genç şempanzeler genç babunlar ile oynayabiliyorlar; belki bir gün bu ilişkiyi yetişkinliklerine kadar sürdürebilen bir çift olur. Sosyobiyologlar bunun bazı bakımlardan “hata” olduğuna, gerçekten “güçlü” olamayacak ve bu nedenle nadir bir davranış olması gerektiğine inanabilirler. Bence buradaki anlamıyla “güçlülüğü” ölçmek kolay değildir. İnsan olarak daha uzak akrabalarımızı ve hatta insan olmayanları önemseme yetimiz, hiç olmazsa ürememizi sınırlamadı, bu açık. Aksine, seyrek görülen, önemseme yetisi olmayan insanlardır; onlara akıl hastası diyoruz. 

Yetişkin erkek babunların, en kolay kendi yaşlarına yakın dişi babunlarla bağ kurabildikleri önemli bir bilgi olabilir. Kendi cinsiyetlerinden pek arkadaşları olmaz:

“Dişi babunlar genelde erkeklerden sakınırlar. Bu anlaşılabilir: Erkekler kimi zaman büyük cüsselerini ve korkunç köpek dişlerini kullanarak gruplarının küçük üyelerini korkutur, onlara zulmederler. Dişilerse erkek olan Arkadaşlarına belirgin bir şekilde yakınlaştılar ve bu iri yarı yoldaşlarının etrafındayken şaşırtıcı bir şekilde rahat gözüküyorlardı. Erkekler de dişi Arkadaşlarıyla etkileşim içindeyken içten içe bir dönüşüm geçirmiş gibi görünüyorlardı. Gerginlikleri azalmış bir şekilde daha şefkatli ve arkadaşlarının davranışlarına karşı daha duyarlıydılar.” Barbara B. Smuts, Sex and Friendship in Baboons, 1985.

Bu türden bir arkadaşlık, babunların ve diğer primat topluluklarının normalde düşmanca olan yapılarından kurtulmak için bir yol sağlar. Her zaman rekabet etmeyiz ya da etmek zorunda değiliz. Ve cömertlik adalete eşlik eder: Ortaklarımız ve arkadaş benzeri kişiler “kurallarına göre oynamadığında” haksızlığa uğramış gibi hissedebiliriz ve insan olmayanların da aynısını hissettiğine dair kanıtlar var. Hepimiz ihanetlere karşı duyarlıyızdır ve oyunun hilesiz oynandığını görme isteğinde birleşiriz.

Bunların hiçbirinin akli bir iradenin, teselli etme, avutma ya da intikam alma kastının sonucu olarak görülmesi gerekmez. Hayvanların etik davranışının bir nedene dayanmayan duyguların ürünü olduğunu ve hatta bu duyguların “güçlü” olduğu için seçilmiş olduğunu kabul etmek isterim. Yine de bunun arkasından şu sonuç çıkarılmaz: Sırf insan olmayanlar arkadaşlarının iyiliğini kendilerininkine kasıtlı olarak tercih edemiyorlar diye, diğerlerinin iyiliğini belki yoldaşlık duygusunda buldukları teselliden -bizim yapabildiğimiz gibi- ayıramıyor olsalar da, bencil olarak görülemezler. Hissettikleri, bizde bazen vicdanla ayrılabilen bir şeydir, Owen Barfield’in “ancient unities”inden (eski birliklerinden) biridir.

Bölünmüş Krallıklar

İçinde bulunduğumuz çağ, çarpıcı biçimde sözel bir dönem. Konuşamayan (ve dolayısıyla akıl yürütemeyen) varlıkların pek işe yaramadıkları yaygın kabul gören bir varsayımdır. Doğmamışların, bebeklerin, ne dediği anlaşılmayan budalaların ve bunakların haklarını savunmak isteyen gelenekçiler; budalaların, bebeklerin ve diğerlerinin insan oldukları için illaki ruhlarının olduğu ve aklını kullanabilen yetişkinlerle aynı saygıyı hak ettikleri konusunda diretmek zorunda kalırlar. II. Ioannes Paulus, Evangelium Vitae’de (25.03.95) [şu kınayıcı sözleriyle] taşı gediğine koyuyor:

“Haysiyet ile sözel ve açık ya da en azından anlaşılabilir iletişim yetisini bir tutmaya meyleden zihniyet… Bu ön kabullere göre, henüz doğmamışlar ya da ölüm döşeğinde olanlar gibi toplumsal yapının zayıf bir parçası olup ya da tamamen başkalarının insafına kalıp ve başkalarının eline bakıp yalnızca içe işleyen bir sevginin sessiz diliyle iletişim kurabilenlerin, bu dünyada yeri yoktur.”

Peki, insan dışı varlıklara bu sessiz dil neden yasak olsun; neden daha eski geleneklerde bile böyle? Sevgiye izin veren bir ruhu olanların, sadece insan biçiminde olan varlıklar olduğu fikrine nasıl kapıldık? Hayvanlara karşı aşırı Stoacı bir tutum benimseyen Augustinus bile, çoğu insanın köpeğini bir yabancıyı anladığından ya da değerli bulduğundan daha iyi anladığını söylemişti. Farklı türlerin az çok anlaştığı bir evde yaşıyoruz. Şüphe uyandıranlar; dışarıdan gelenler, yabancılar ve kendi türümüzden bile olabilir.

İnsan olan ile olmayan arasında büyük bir ayrılmayı dayatan, kutsal kitap Hristiyanlığı değildi (bugün ortada “İncil Hristiyanı”yım diye dolaşıp inançlarının bir parçası olarak kimsenin hayvanları önemsememesi gerektiğini düşünenler olsa da). Geleneğinde ayrımın ortaya çıkmasına yardım etmiş olan unsurlar yer aldığı halde Batı’ya bu mirası bırakan “Yunan Düşüncesi” de değildir. Batı dışı, Doğu’ya özgü ya da Kızılderililerin en az bizimki kadar çeşitli ve çoğu zaman daha az hayvan dostu olan düşünce yapılarını benimseyerek durumu iyileştirebileceğimizi düşünmek de mantıklı değil.

Hem Stoacılar hem de Epikürcüler, ahlak yasasının büyük bölümünü bir çeşit toplumsal sözleşme teorisine dayandırmışlardır ve sözel sözleşme yapamayanları açıkça dışlamışlardır. Stoacılar aynı zamanda sadece insanların “Tanrı’nın dostu” olabileceğini çünkü Tanrı’nın zihinsel kapasitesini yalnızca insanların paylaştığını düşünmüşlerdir. Ahlak yasalarını İyi’nin sezgisi üzerine kuran ve “ölümsüz sevginin dansı”yla somutlaştıran Platoncuların ise, ruh göçüne ister inansınlar ister inanmasınlar, daha hayvan dostu bir bakış açısına sahip olmaları beklenebilir. Aristoteles de dâhil olmak üzere Platoncular, doğada sabit ve kesin sınırlar olmadığını, resmi taksonomilerin yalnızca bir düşünce şekli olduğunu da fark edebilirler. Ama dil, ayrımlar yaratır; en önemlisi de dili olanlar ile olmayanlar arasında. Sözel ayrımların doğal türlere karşılık geldiğine ve bu sınırları savunmamız gerektiğine kolayca ikna oluruz. Melezleme ya imkânsızdır ya da her nedense oldukça içler acısıdır.

Darwin’in en tehlikeli fikirlerinden biri, canlı türlerinin doğal türler değil de birazcık başkalaşan çeşitler olduğudur. Aslına bakılırsa çoğu çiftleşmeye engel olacak kadar başka: “Canlı türü” dediğimiz, üreme açısından yalıtılmış, kendi aralarında çiftleşen popülasyonların oluşturduğu bir gruptur; yalıtılmışlığa coğrafya, yaradılış ya da fizyoloji neden olmuştur. Bir türün tüm üyeleri arasında ve onlara özgü “tür doğası” evrenselleri olmasına gerek yoktur. İşte bu yüzden, türler ırklardan daha iyi tanımlanmış olsa da “türcülük” ile “ırkçılık” aynı forma sahiptir.

Türleşme yine de İyi bir Şey olabilir (oysaki ırk, sınır ya da mezhebe göre yapılan “sözde türleşme” İyi değildir): “Yalıtılma olmasaydı [yani türleşme olmasaydı] tüm organik varlıklar neredeyse bir örnek, tek tip olurdu ve bu tip, yemek bulma ve ırkını çoğaltma konusunda en güçlüsü olurdu: Yarı hayvan, yarı sebze ve acıması olmayan bir yamyam.” (F.W. Hutton, Dar-winism and Lamarckism, 1899) Türleşme, Hutton’un hayalinde canlandırdığı tek tipli dünyaya kıyasla, çeşitliliğiyle daha güzel ve daha istikrarlı bir canlı dünyasının oluşmasını sağlar. Bunun bedeli ise herkesin kendi türlerinin hayatı için bağlılık ve duyarlılık göstermesidir. Bunlar, yalnızca bağlılık ve duyarlılıklar değildir; en güçlü olmaları bile gerekmez. Hepsinden öte, baş düşmanlarımız ve rakiplerimiz kendi türümüzden çıkmaktadır. Kişinin bir yabancıdansa köpeğine değer vermesi gerçekten daha kolay olabilir, Augustinus’un dediği gibi: köpek kişinin evinin değerli bir üyesidir; arkadaş olsa da olmasa da philos olduğu kesindir. Genlerimizin hangi gen havuzunu dolduracaklarını umursamaları için ortada bir neden yoktur. Dawkins’in diliyle, genlerin hayatta kalma isteği türün içinde ne kadar güçlüyse dışında da o kadar güçlüdür. Atalarımızın tek bir tür olduğu günler çok uzak değil; yeni olan, türlerin ayrılması.

Burada vurgulamak istediğim; insan dışı yaratıklarla aramızdaki farklar çok fazla olduğu için onlarla hiçbir şekilde arkadaşlık kuramayacağımıza dair inancı bir zamanlar onaylayan metafizik ve biyoloji kuramlarından bu yana modern düşüncenin çok yol aldığı. İnsan ya da insan dışı bir varlık olarak her birimiz bir gen grubunun ürünüyüz ve bu genlerin neredeyse tamamı türler arasında paylaşılmaktadır. Özellikle insan geni, yalnızca ve tamamen “insan genomu” içinde kalan gen ya da insana özel davranış şekilleri diye bir şey olması mümkün değildir.

Kişinin bireyselliğinin unutulduğu, dünya kovanı hangi işlevlere sahip hangi fertleri üretirse üretsin arzuların geçici olduğu bir geleceğe doğru gitme riskimiz var. Bizi bundan koruyabilecek şeylerden biri arkadaşlığın hatırlanmasıdır -varlıkların birey olarak önemli olduğunun hatırlanması. Hayvanların bizim arkadaşımız olamayacağını düşünenlerin bu varsayımı yapmalarının nedeni, hayvanların bireyselliğinin gerçekliğinden şüphe duymalarıdır. Onlara göre, hayvanlara değer verilecekse, bize iyi geldikleri için verilmelidir sadece. Aynı sebeple ölü hayvanların klon kopyalarını edinmek mantıksız olmaz (ama tamamen işe yaramaz olabilir de). Öte yandan sevgilisinin yerine sevgilisinin ikizi ya da iyi tasarlanmış bir kopyası geçtiğinde bir âşık ne kadar mutlu olabilirse, insan olmayan yoldaşlarını gerçekten sevenler de böyle bir akıbeti o kadar arzulayabilirler. Arkadaşlıkta karşımızda bir tip değil, birey vardır ve bağlılıklarımızı bu kadar hızlı bir şekilde [birinden başka birine] aktarmayız.

Sonuçlar

Bu çalışma, üçlü bir mesele. Bir köşesinde, insan dışı ve insani hayvanların ilgi ve fikirleriyle birbirlerine göre karanlıkta kalan “gece geçen gemiler” olduğu düşüncesini koruyan gelenekçiler var. “Hindiler meleklerden ve baş meleklerden daha esrarengiz ve korkunçtur,” diyen G.K. Chesterton (All Things Considered, 1908) gibi. Böyle farklı varlıkların arasında varmış gibi görünen herhangi bir arkadaşlık, ancak yüzeysel ve salt diğerinin fiziksel varlığından hoşlanma şeklinde olabilir. Chesterton bu diğer gizemli varlıklara saygı duymamız gerektiği konusunda ısrarcı olduysa da söz konusu ayrım öğretisinin uygulamadaki etkisi, mevcut istismarcı uygulamalarımızın çoğunun onaylanması olmaktadır.

İkinci köşede duran modernistlere göre canlı türlerinin arasındaki sınırlar geçici ve kolaylıkla alt üst edilebilir; [inandıkları] metafizik, bireylerin var olmasına hemen hemen hiç izin vermemektedir (yine de modernistler konuyla ilgili hâlâ bir miktar batıl inanç taşıyor olabilirler). Uygulamadaki etkisi, Chesterton’ın korktuğuna çok benzemektedir: İnsanların ve hayvanların aletlere dönüşmesi.

Üçüncü köşedeyse türlerin öneminin çok az olduğunu kabul edip sevdiklerimizin ve sevebileceklerimizin bireysel gerçekliğinde ısrar etmek isteyen, benim gibiler var.

Hayvanlar dönüp bize baktığında, kendi varlığımızın köklerinde de olan bu gizemle, Ötekinin gizemiyle yüzleşince onlar bizim arkadaşımız, biz de onların arkadaşı oluruz. Beşeri anlamda insan dışındakiler bizim kadar akıllı değildir; fakat onların anladığı şekilde de biz onlar kadar akıllı değiliz. Dil hayati önem taşımaz ve dilin yarattığı sınırlar aşılmayı bekliyor. II. Ioannes Paulus’un dediği gibi “içe işleyen bir sevginin sessiz diliyle iletişim” kurabiliriz. Pythagoras arkadaşının sesini duymuş ve onu sesinden tanımıştı.

 

Yazar: Stephen Clark
Çevirmen: Burçin İçdem
Kaynak: Philosophy Now, Sayı 67.

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.