Bertrand Russell’ın Felsefe tarihini sistematik olarak okura sunduğu ‘Batı Felsefesi Tarihi’ yeni basımıyla okura sunuldu.

Bertrand Russell’ın Felsefe tarihini sistematik olarak okura sunduğu ‘Batı Felsefesi Tarihi’ yeni basımıyla okura sunuldu. İlkçağ’dan başlayarak yakın zaman kadar uzanan bir süreç içerisinde felsefenin gelişimini tarihsel bir süreç içinde okura sunulduğu yapıtın adı Batı Felsefesi Tarihi olsa da İslam Felsefesi’ne ikinci kitapta yer ayırdığını belirtmek yerinde olur diye düşünüyorum.

Bertrand Russell’ın üç kitaptan oluşan Batı Felsefesi Tarihi adlı yapıtında İlkçağ filozoflarından Rousseau’ya, Kant’a Bergson’a Marx’a uzanan bir çizgide birbiriyle ilişkilerini koparmadan eleştirel bir şekilde sunuyor.

YAŞAM VE FELSEFE

Bertrand Russell Felsefe tarihini anlatmaya Sokrates öncesi filozoflardan yani İlkçağ filozoflarından Miletos Okulu, Pythagoras, Herakleitos, Parmenides, Empedokles’i, son kitapta ise mantıksal çözümleme felsefesine değin konuları sunuyor okura. Herakleitos’un “Akan suda ikinci kez yıkanılmayacağını” söyleyerek diyalektiğin temellerini atanlardan olduğunu bilmeyenimiz yoktur sanıyorum. Sürerinde Atina’nın kültür konusundaki durumunu okuduğumuz sayfalarda tanıdık adlarla karşılaşıyoruz. Kimler mi?
“Sokrates Protagoras’ın öğretisine Herakleitos’un öğretisini, her şey değişir, yani “var” demekten hoşlandığımız bütün şeyler aslında oluş sürecindedir” diyen öğretiyi ekler.” (Batı Felsefesi Tarihi-1, s.280)
Russell, felsefenin yaşam için olduğunu savunuyor. Felsefeyi, okullara ya da “bilgili bir avuç” insan topluluğunun tartışma işi olmaktan çıkarıp geniş alanlara yaymak gerekiyor. Topluluk yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak bakıyor, felsefeye. Onun üçüncü kitaptaki son tümcesi ise oldukça anlamlıdır.  Burada ise felsefenin bir yaşam tarzı önermeyi bırakmayacağını belirtiyor.
“Felsefe dogmatik iddialarının bir kısmından vazgeçmekle, bir yaşam tarzı önermeyi ve aşılamayı bırakmaz.” (Batı Felsefesi Tarihi-3, s.581)

FELSEFE VE İSTANBUL

Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi adlı yapıtında felsefenin Anadolu’daki kökleri konusunda özel bir bölüm ayırmadığı görülüyor.  Ancak konuları ve filozofların yaşamlarını öyle bir anlatıyor ki, ister istemez felsefenin İstanbul kökleri iyice belirginleşip ortaya çıkıyor.
Batı Felsefesi Tarihi’nin ikinci kitabında felsefenin gelişim çizgisi konusunda İstanbul ve Haçlı Seferleri’nden söz ediyor. Haçlı Seferleri üzerinde savaş olarak durulmayacağını belirtilen yapıtta, “Haçlı Seferlerinin farklı bir sonucu da, İstanbul’la edebi ilişkiyi uyarmak olduğu (Batı Felsefesi Tarihi-2, s.228)” İslam felsefesi konuklarını irdeleme olanağı veriyor. Her ne kadar Yahudilerin dini gelişimi konuyla başlasa da Hıristiyanlığın ilk dört yüzyıldaki durumunu da okura sunuyor. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’un önem kazanan bir kent olarak öne çıktığını okuyoruz, bu yapıtta. On ikinci yüzyılda bir çeviri merkezi konumunda hem üç çeviri merkezinden birisi olarak.
“On ikinci yüzyılda çevirmenler, batılı öğrencilerin bulabileceği Yunanca kitapların sayısını aşamalı olarak artırdı.Bu tür çevirilerin üç ana kaynağı vardı:İstanbul, Palermo ve Toledo.” (Batı Felsefesi Tarihi-2, s.s.237-238)

SOKRATES’TEN MARX’A

Sokrates’i tanımayan olduğunu sanmıyorum. Gençleri kötü yola sürüklemekle suçlanıp ve ölüm cezasına çarptırıldığı mahkemedeki dersler çıkarılacak konuşmasını burada anımsamak gerekiyor. Hele hele herkesi erdemli olmaya çağırdığı onun ünlü Savunma’sını okumayan ya da bilmeyen var mı? Hepimiz olmasa da çoğunuz Sokrates’in Savunması’nı okumuşuzdur.
Felsefe’yi inandığı gibi halkın yaşam alanına indirmeye çalışan yazarımız olabildiğince neden- sonuç ilişkisi üzerinden ve somut olaylardan hareketle anlatıyor konularını. Doğrusunu söylemek gerekirse, Sokrates’ten anlatmaya başlanılan felsefe tarihinin bu denli zevkli olunacağını konular ilerledikçe daha iyi görüyorsunuz.
“Kafası fazla çalışmayan ve tamamen gelenekçi bir bakış açısına sahip ir asker olan Ksenophon’la başlayalım. Ksenophon, Sokratesin dinsizlikle ve gençleri  yoldan çıkarmakla suçlanmasına üzülür….” (Batı Felsefesi Tarihi-1, s.166)
Russell ilkçağ filozoflarından başlayarak Sokrates’e oradan da Marx’a uzanan bir çizgide birini ötekinden koparmadan toplumsal gelişmelere koşut eksikleri ve fazlalıklarıyla ortaya koyuyor. Sokrates’i öncülü Hegel’i ve Marx’ı yaratan toplumsal koşulları kendi içerinde değerlendiriyor, ama Bertrand Russell orada kalmıyor, birçok açıdan bağlantı kuruyor. Günümüzün yakıcı sorunlarına ışık tutulduğu görülüyor, bu kitaplarda.
Bertrand Russell üç ciltlik Batı Felsefesi Tarihi adlı yapıtını oluştururken anlatılan dönmedeki sosyal ve ekonomik ilişkileri soyutlamadan vererek anlatılanların sağlam bir temel üzerine oturmasına sağlıyor. Çünkü felsefi gelişmeler toplumdaki sosyo-ekonomik gelişmelerin dışındaki şeyler olmadığı gerçeğinin de altını çiziyor.
 Farklı yerlerdeki kişi ve toplumlar arasında farklı açılardan karşılaştırmalar yaparak sunuyor okura verdiği konuları. Böylece okurun aynı ya da farklı dönmelerdeki kişiler ve olaylar arasında kolayca ilişki kurması sağlanıyor. Kimi zamanda Doğu’daki ve Batı’daki gelişmeleri bir arada  sunuyor okura:
“Doğuda tarihin seyri farklıydı. Gregorius otuz yaşındayken, Muhammed doğdu.” (Batı Felsefesi Tarihi-2, s.148)
Bertrand Russell’in üç ciltilik Batı Felsefesi Tarihi’ni toplumsal ve siyasal olaylarla başat ve yaşamdan koparmadan veriyor.

Yazar: Mustafa Aslan
Kaynak: evrensel

Yayınladığımız alıntı yazılarda yanlış ya da güncel olmayan bilgiler, imla hataları veya anlam bozuklukları bulunması durumunda bundan Düşünbil Dergisi sorumlu değildir.