Site icon Düşünbil Portal

Descartes ve Heidegger arasındaki epistemolojik yırtılma

Paylaş

 

Epistemoloji, insan yaşamının değerli bir üyesi olarak düşünülse de felsefe sahnesindeki birçok tartışmanın açık hedefi hâline gelmiştir. Özellikle de Martin Heidegger tarafından sıklıkla eleştirilmiş ve felsefenin günah keçisine dönüştürülmüştür. Dolayısıyla epistemoloji sahnesinin başrolündeki Kartezyen Felsefe de bu eleştirilerin odağı hâline gelmiştir. Peki, Kartezyen Felsefe’nin öncüsü olan René Descartes ne yapmıştır da Batı Felsefesi’nde böylesi bir kötü üne sahip olmuştur?

Descartes’ın felsefesini açıklarken kendisinin de başvurduğu bir metafordan yola çıkarak durumu anlamaya çalışalım. Bir Papa’yla konuşması esnasında René Descartes şu sözleri söyler: 

“Elimde elma dolu bir sepet olduğunu düşünelim. Bu elmaların bir kısmı çürük bir kısmı da sağlam olanlardan oluşmakta olsun. İşte ben çürük olanlardan sağlam olanları ayırıyorum, çünkü çürük olanların bir kısmı yenilebilir olsa dahi sağlam olanlarla yan yana olduğu sürece onları da çürütmeye başlayacaktır.”

Descartes’ın felsefesi incelendiğinde, onun gerçekten de çürük olan, yani doğruluğundan tam olarak emin olmadığı kanılarını doğruluğundan emin olduklarından ayıklamaya başladığı görülür. Descartes bu ayıklama işleminden sonra elinde kalan en sağlam ya da doğruluğundan şüphe edilemeyecek olan kanısını “ego”da bulur ve daha sonra şu ünlü sözünü söyler: “Cogito, ergo sum!” yani; düşünüyorum o hâlde varım ya da düşündüğüm sürece varım. Peki ama Descartes bu sözüyle neyi kanıtlamıştır?

Eski Yunan felsefesinde Logos insan yaşamında çok büyük önem taşıyordu. Çünkü Logos, Doğa ile bir birlik hâlindeydi ve Logos’u bilmek demek hakikati bilmek demekti. Bu nedenle Logos’u tanıma ya da bilme süreci Doğa’yı bilmek, tanımak anlamına geliyordu. Dolayısıyla insan da doğal bir varlık olduğundan kendisini ve Doğa’yı dolayımsız bir biçimde yani öne-koyulan olarak değil sadece gözlemci ya da seyredici olarak bilebiliyordu. Ancak Ortaçağ Hıristiyanlığı ile birlikte, artık “bilme” ortadan kalktı ve Tanrı’nın Kutsal Kitap’ı olan İncil, (Tanrı’nın sözüyle); artık beni bilmek için araştırma yapmanıza gerek yok: size bu Kutsal Kitap’ı bilmeniz gereken her şeyi öğrenmeniz için gönderiyorum, mesajını vererek insanlığın ve bilimin karanlık bir sürece girmesini sağlamış oldu. 17. yüzyılda Descartes kritik bir şey yaptı ve Tanrı-Özne yerine İnsan-Özne’yi koydu. Böylece Tanrı’ya tabi olan her şeyin hâkimiyeti insanoğluna geçmiş oldu. İnsan düşünen bir varlık olarak akıl yoluyla Doğa’yı izleyen değil Doğa’ya hükmeden, onu egemenliği altına alan bir varlığa dönüştü.

Bu rasyonel akıl, Doğa’yı ve insanı nesneleştirdi ve öne-koyulan hâline getirdi. Bu sayede insan kendi dünyasına ve doğasına yabancılaşmış oldu. Tüm bilimler bilimsel yöntemin kendi üzerindeki başarısını kutsarken onun somut temsilcisi olan teknoloji, insanı kendi yurdundan uzaklaştırıp metafiziğin karanlığında hiçleştirdi. İnsan bilimsel yöntemin kesinliğinde kendisini güvencede hissetti ve birey olmak yerine “endüstriyel toplum”u tercih etti. Doğa bir yaşam alanı değil bir laboratuvar olarak görülmeye başlandı ve o hâlde insan da bir denek olarak. Böylece insan kendi dünyasından yalıtılmış olarak hiçlikte savrulmaya baladı. İşte Heidegger’in bütün derdi, insanı hak ettiği yurduna geri döndürmekti: yani kendi özsel var-oluşuna.

Yazar: Aysel Çamlıbel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaş
Exit mobile version