Sosyal adaletin anlamı geniş kapsamlı ve belirsizdir; somut pratiğe dönüştürülmesi karşı çıkışlarla doludur. Sosyal adalet içerik açısından sınırlı ve tarihi açıdan teşvik edilen bir kavramdır. Siyasal kuramcılar, filozoflar ve sosyal hizmet görevlileri benzer şekilde, insanlar, topluluklar, devletler ve uluslar içinde ve arasında “doğru ilişki” içinde olmanın ne anlama geldiğini araştırmıştır. Araştırmacı McCornick’in dediği gibi, “Özgürlük, eşitlik, dayanışma ya da kamu yararının, kurulacak adalet yapısı açısından önemli köşe taşları olup olmadığına dair bir fikir birliği dahi yoktur.”

BM toplum hizmetinde sosyal adalet anlayışı büyük oranda Batı felsefesi, siyasal teori ve Yahudi-Hristiyan dini geleneğinden türemiştir. Adalet kavramları, neyin doğru, iyi, arzulanan ve ahlaki olduğu hakkında inanışlarla örtüşen soyut ideallerdir. Sosyal adalet düşüncesi genelde tüm yurttaşların eşit değerliliği, temel ihtiyaçlarını giderecek eşit hakları, fırsat ve yaşam şanslarını mümkün olduğunca geniş yayma ihtiyacı ve son olarak haksız eşitsizlikleri azaltma ve mümkünse bertaraf etme gereksinimi gibi değerleri benimser. Caputo’nun belirttiği gibi, sosyal hizmetle gelen sosyal adalet kavramı, statükoyu sağlamak için çalışabilecek liberalizmin içinde büyük oranda kaybolmuş haldedir. Fakat Caputo ayrıca sosyal adaletin sosyal hizmetin bir değeri ve hedefi olarak onunla bağlantılı olduğunu da ekler.

Bazı sosyal adalet öğrencileri, sosyal adaletin, temel bireysel özgürlükler ihlal edilmeksizin toplu yararlar geliştirebileceğimiz dereceye kadar desteklendiğini öne sürerek, anlamını bireysel özgürlük ve kamu yararı arasındaki gerilimle birlikte düşünür. Bazısı sosyal adaletin temel hak ve görevlerin, ekonomik ayrıcalıkların ve sosyal durumların atanmasında eşitlik anlayışını yansıttığını belirtir.

Diğerleri kavramı üç bileşenle çerçevelendirir: İnsanların topluma borçlu olduğu şeyle ilişkili yasal adalet; insanların birbirlerine borçlu olduğu şeye gönderme yapan denkleştirici adalet (komütatif); ve dağıtıcı ya da toplumun insanlara borçlu olduğu adalet. Sosyal çalışanlarca sıklıkla başvurulan dağıtıcı perspektiften, sosyal adalet gereklilikleri, sadece kazanç ve kaynakların dağıtımıyla ilgili toplumsal seçimlere değil, aynı zamanda insan hakları ve itibarı garantilemek ve özgür ve anlamlı sosyal katılımı sağlamak için toplumsal kurumların yapılandırılmasına da başvurur.

Sosyal hizmet kapsamında sosyal adalet tartışmaları, genelde kaynakların dağıtım ve paylaşımıyla ilgili toplumsal kararları bildirmek için kullanılan farklı felsefi yaklaşımlara işaret eder. Bu tartışmalar üç baskın kaynak dağıtımı teorisine gönderme yapar: Faydacı, liberter ve eşitlikçi.

Faydacı teoriler çoğunluğa en büyük fayda ve en küçük zararı getirecek eylemleri vurgular. Bu prespektiften, bir eylem çoğunluğun ilgi ve ihtiyacını karşılamaya yardım ediyorsa, bireysel haklar ihlal edilebilir.

Liberter teoriler, kaynakların eşit ve adil dağıtımı için yükümlülükleri reddeder, yerine her bir bireyin, elde ettiği kaynakların tümü ya da birinde hak sahibi olduğunu öne sürer. Bireysel imtiyaz ve temel seçim hakkını vurgular; bireysel özgürlüğü bir diğerince ihlale karşı korumaya çalışır. Destekçileri, kendi özel çıkarları peşinden giden bireylerin güvenliğini korumak için asgari devlet sorumluluğunu destekler.

Eşitlikçi teoriler toplumun her üyesine aynı hakların, fırsatların, mal ve kaynaklara erişimin garantilenmesini tartışır. Bu teorik perspektiften, toplumsal kaynakların yeniden dağılımı toplumun çoğu korunmasız üyesinin avantajına olmalıdır. Bu nedenle, yeniden dağılım, karşılanmamış ihtiyaçların gözden geçirilmesini sağlamak için ahlaki bir zorunluluktur (Rawls, 1971). Yine de, Elisabeth Reichert’in belirttiği gibi, bu teorilerde farklı şekillerde belirtilen sosyal adalet fikri anlaşılmaz kalıyor, özellikle uygulamada somutluk açısından.

Sosyal adalet sorularıyla ilgilenen birkaç sosyal hizmet uzmanı, adalet teorisi yukarıda bahsedilen eşitlikçi yaklaşıma temellenen siyasal filozof John Rawls’ın çalışmasına başvurdu.

Liberter düşünceden ilerleyerek, Rawls, sosyal adaletin faydacı ve liberter yorumunu, daha büyük bir ortak faydanın bedeli olarak kişisel güçlükleri savunmaları nedeniyle eleştirdi. Rawls’ın teorisi, temel insan ihtiyaçlarının karşılandığı, gereksiz stresin azaltıldığı, her bir bireyin yeterliliğinin maksimuma çıkarıldığı ve sağlık tehditlerinin minimize edildiği adil bir toplum karakteristiğinin ne olacağını sorar. Rawls için, dağıtımcı adalet, hem maddesel ürün ve servisler, hem de fırsat ve güç gibi maddesel olmayan toplumsal metalar açısından “sosyal işbirliğinden ortaya çıkan çıkarlardan ve sorumluklardan adil pay alan her bireyin değerini” ileri sürer.

Jerome Wakefield (1988), Rawls’ın dağıtımcı adalet düşüncesinin sosyal hizmeti düzenleyici değer olduğunu belirtir. Rawlsçı bakış açısının, sosyal hizmetin mikro ve makro uygulama ayrımını ortadan kaldırmasına yardımcı olduğunu ve “sosyal hizmet uğraşını ve aktivitelerini anlamlandırma gücü” içerdiğini öne sürer. Michael Reisch, Rawls’ın eşitsizlikleri telafi etmek ve olumsallıklar dengesini eşitlik yönüne kaydırmak amaçlı “dengeleme” prensibini kullanır. Sosyal hizmet ve refah politikaları çerçevesinde sosyal adalet, toplumsal kaynakların dağılımı sırasında en korunmasız nüfusun, özellikle bu kaynaklar sınırlı olduğunda, zarar görmemesini sağlamalıdır.

Yazar: Janet L Finn. Be Maxine Jacobson
Çeviren: Deniz Çakmak
Kaynak: OUP Blog

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.