Akademik olarak eğitilmiş herhangi bir filozof tarafından ‘derin ekoloji’ yapmak, çevresel krizi felsefi açıdan kavranması gerektiği için göz korkutucu durabilir. Bu görev ile garanti edilen bir şey varsa, o da bu “dünyanın birliğinin” açıklanması yolu ile doğa ve yaşam arasındaki ilişkiyi düşünme amacıdır. Fakat Jürgen Habermas için “felsefe”, “artık tüm dünyaya”, özellikle “bilgi toplama” anlamında değinemez. O halde, doğa ve yaşamın felsefi dünya görüşü (bütünlüğü anlamında) nasıl mümkün olur? Bu sorunun cevabı, bizleri “benliğin” metafiziğini ve doğayla olan ilişkisini düzeltmenin bir yolu olarak, evreni bütünlüğüne almaya davet eden Md. Munir Hossain Talukder’ın felsefi yaklaşımında bulunabilir.

Yakın zamanda yayımlanan “Nature and Life (Doğa ve Yaşam)” adlı kitabı, Ekoloji ve Uygulamalı Etik üzerine yazdığı (2018’de Cambridge Scholars Publishing, İngiltere tarafından yayımlanmıştır) çalışmalar, doğanın veya evrenin bir araya getirilmiş bütünlüğünü bir kenara koymadan, felsefi bir hayat imajını canlandırmada bugüne kadarki tüm çabaların doruk noktasıdır. Kitap, Norveçli filozof, Arne Naess’in “derin ekolojisi” (ya da ekosofi) ile tüm organizmaları – insan / diğer yaşam formlarını ve bitkileri / diğer doğal varlıkları – bir “toplam dosyalanmış imge” olarak gören anlayışları çizerek başlar ve  “hedefimizin, diğer yaşam biçimleriyle uyumlu olan zengin bir yaşam olması gerektiğini öne sürüyor” (s. 8).  Antroposentrik (ya da çevre içinde insan merkezli) çevre anlayışını çözmek için, bu kısımda, doğa ve insan arasında “ekolojik bilgelik” olarak adlandırılan şeyin kazanılması için daha doğa ile insan temeli bir simbiyotik ilişki kurulması bu bölümde tartışılmaktadır.

Kitap, bu argümanı Bölüm 2’de, Naess’in “Kendini gerçekleştirme” ve insan ve insan olmayan dünya arasında herhangi bir hiyerarşik zinciri reddetme potansiyeli üzerine bir konuşma yoluyla geliştirmektedir. Bir S sermayesi ile ‘Benliğin’, “organik bütünlüğün” gerçekleşmesini ve kendimizin bir tür “düzeltmesinin” anlaşılmasını ifade eden bireysel “benliklerin” bütününü temsil ettiğini kabul eder. Bunu ahlaki açıdan tarafsız bir olgu olarak savunurken, bu bölüm ‘kendini gerçekleştirme’nin’ Platon‘un kendini geliştirme ve Aristoteles‘in biyosentrik holizmi görüşünün bir uzantısı olduğunu öne sürmektedir. Kendini gerçekleştirmenin “ahlaki açıdan tarafsız bir erdem” olduğu konum, Gandi‘nin şiddet karşıtı teori ve Budizm‘e uygunluğuyla daha da haklı çıkar. Bunu yaparken, Profesör Talukder’in kendini gerçekleştirme (6. bölümde ayrıntılandırıldığı şekilde) ve onun Kantçı okuması karşısında Aristoteles erdem ahlakını kullanması gayet açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

3. Bölüm, “Batı ve Doğu kültür geleneklerinde çeşitli biçimlerde var olan” ortak bir çevresel değer olarak “tanımlamayı” göstermek için tasarlanmıştır (s. 45). Bu iki geleneği analiz ederek, “tanımlama”nın değerlenmesinin, insanın doğayla uyumlu bir arada yaşamalarını / hissedebildikleri doğru bir “ekolojik benlik” in metafiziğini inşa etmemize nasıl yardımcı olabileceğini savunmaktadır. Bunu, doğaya yönelik Asya (Çin ve Hindistan) tavrını araştıran 4. bölümde yer alan aydınlatıcı bir tartışma izlemektedir. Asya perspektifinde doğa ile olan ilişkisini açıklarken, “[…] Asya çevre etiğinin ne insan merkezli olduğunu ne de insan merkezli olmadığını savunuyor. Yere dayalı ve “kin merkezli” diyebiliriz çünkü akrabalık ilişkileri sadece eşitlik veya ontolojik süreklilik anlamına gelmez, aynı zamanda karşılıklı saygıya ek olarak yerle duygusal bir bağ kurarlar ”(s. 59). Kitabın, “Asya holizmi”ni çevre etiğinin yeniden inşası için bu tutumu çok ümit verici buluyor.

Kimlik ve holizm arayışında olan Profesör Talukder, çevre gibi daha geniş bir ahlaki çevreyle ilişkimizi nasıl anlamamız gerektiği konusunda bize önemli bir kılavuz sağlamak için erdem sorununa yeniden dönüyor. “Dengeli bakım” hakkındaki tartışmalarda yer alan Michel Slote’un “samimi bakma” fikrini eleştiriyor, bu da içten ya da daha yakın olanlara daha fazla bakmayı ahlaki hale getiriyor. Slote’un öncelikler planı, çevreyi, listenin sonunda bırakıyor gibi görünüyor. Profesör Talukder bu nedenle bu şemayı reddetmiş olsa da, önceliklerini tersine çevirerek bu düzeni çürütmüş ve kendini beğenmekten ziyade çevreye değer vererek erdemli bir karakter özelliği söz konusudur.

Kitabın ikinci yarısında (bölüm 7-11), Profesör Talukder projesinde geniş ölçüde anlaşıldığı gibi yaşam ve doğa sorununa sıkı sıkıya bağlı bazı sağlık hizmetlerini ve biyoetik konularını ele alıyor. Bu teşvik zorunlu olarak bilgilendirilmiş rızayı ihlal etmediğini iddia etmek için sağlık hizmetlerinde teşvik etiğini inceler. Biyoetikte “kişilik” kavramı üzerine felsefi bir bakış açısı sunan kitap, bilgilendirilmiş rızanın bu tür bir ilişkinin “doğal sonucu” olarak sağlanabileceği hasta-hekim ilişkisinin etik belirleyicilerini araştırmaya devam eder. Ayrıca hasta-hekim ilişkisine yönelik farklı modellerin sınırlandırılmasını tanımlar ve bakım etiği perspektifinden anlaşıldığı gibi “ilişkisel özerklik” yoluyla geliştirilebilecek bir alternatif ya da “bağlama duyarlı” model çağrısında bulunur.

Bunun dışında kitap, çok kültürlülük üzerine, Will Kymlicka’nın çok kültürlü toplumdaki azınlık haklarına ilişkin görüşünü eleştirerek “jeo-kültürel kimliği” savunan önemli bir bölüm ayırmaktadır. Bu bölümdeki argüman, insanların kendi toprakları ve kültürleri ile sahip oldukları “psikolojik kimlik” ile ilgili olduğu kadar kaliteli bir yaşam duygusuna da dahil olmak üzere, her ne kadar bunaltıcı olsa da, çok önemlidir. Kitap, hem epistemik hem de kusursuz anlamda etik bir uzmanlığın mümkün olup olmadığı sorusu üzerine bir araştırma ile sonuçlanmıştır. Böyle bir uzmanlığın yalnızca epistemik anlamda mümkün olabileceğini savunurken, bir yandan da doğa ile hayatı birbirine bağlamanın etik uzmanlık sınırlarını bir kenara bırakıp, diğer insanlar arasındaki ilişki kültürünün, biyoetik ve sağlık hizmetinin sorusu içinde yer alan insanlar arasındaki ilişkilerin etik belirleyicilerini birlikte ele alındığı görünmektedir.

Profesör Talukder’ın kitabının en önemli konularından biri, geniş kapsamlı bakış açıları arasında, ortak bir kültür merceği aracılığıyla yaşam ve doğaya yönelik değerler, erdemler ve tutum konularını araştırmaya olan bağlılığıdır. “Yaşam kalitesi” sadece “kendi kendini gerçekleştirme” nin mantıksal bir sonucu olarak değil, aynı zamanda (biyo) etik seçimin ortak paydası olarak da vurgulanmaktadır. Bu şekilde düşünme, derin ekoloji ve uygulamalı ahlak hakkındaki sürekli diyaloğa, kendi metafiziğini, yaşamın ve doğanın felsefi bir dünya görüşüne dönüştürmedeki yenilenmiş çıkarlardan kaynaklanan derinlemesine bir katkıda bulunacaktır.

Yazar: Muhammad A Sayeed
Çevirmen: Şeyma Merve Kaymaz
Kaynak: thedailystar

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Önceki İçerikAnadolu’da delilik: Deli Emin
Sonraki İçerikKurgusal Karakterlere Neden Âşık Oluruz?
1987 yılında İzmir’de doğdu. Özel İzmir Çağdaş Eğitim Lisesinden mezun olduktan sonra Muğla Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine girdi. 2009 yılında Su Ürünleri Mühendisi unvanıyla mezun oldu. Deniz kirliliği konusunda Masterını ve İklim değişikliğini, Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama teknolojilerini kullanarak modelleme konusunda da doktorasını aynı üniversitede tamamlamıştır. Çeşitli sosyal ve bilimsel projelerde araştırmacı olarak yer almış olup, 2017 yılından itibaren TÜDAV’ın ortak olduğu Antalya’nın Deniz ve Kıyılarının İklim Değişikliğine Adaptasyonu” projesinde “Proje Yöneticisi” olarak çalışmaktadır. Bunun yanısıra amatör olarak viyola çalar, opera tutkunu, İtalya aşığı, Umberto Eco hayranıdır. Kitaplara gömülü hayatında sosyal medyaya pek yer vermez!!