Yaşama anlam vermek

İnsanlar yaşama anlam vererek dünyaya gelmezler. Yaşama anlam vermiş insanlar, doğan insanların yaşama anlam vermesini sağlarlar. Yeni doğmuş bir bebeğin yaşama dair bilgisi yoktur. Bu bebek büyürken yaşamın anlamını çevreden duyar ve bu duyduklarının büyük bir bölümünü benimsemek zorunda kalır.

Yaşamın anlamı yoktur. Yaşama insanlar anlam verir. Bu anlam yapay bir anlamdır ve biz bu anlam karşısında çaresizizdir. Çünkü olmayan bir şey yaratmışızdır veya yaratmak zorunda kalmışızdır. Evet, yaşamın anlamı yoktur, ama biz bu yaşama anlam vermek zorundayız. Yaşama anlam veremeyenler ölmek zorundadır. Eğer biz
bu yaşama birlikte anlam verseydik çok mutlu olabilirdik. Ancak her insan, her aile, her aşiret, her millet kendine göre yaşama anlam vermiştir. Anlamlar çatışırsa orada karmaşa başlar.

Doğada amaç yoktur! Peki, neden? Biz insanlar herhangi bir galaksinin, herhangi bir yıldızının, herhangi bir gezegeninde yaşıyoruz. Gezegenimizde yaşamın olmasının nedeni güneş ve dünyamızın konum ve yapısından dolayıdır. Bu durum canlılığın oluşmasına neden olmuştur ve canlılar evrim geçirerek 3,5 milyar yıl içinde insan denen canlıyı oluşturmuştur.

(İllüstrasyon: Sang Miao)
(İllüstrasyon: Sang Miao)

İnsan da öteki canlılar (ot, böcek, hayvan, vb.) gibi doğar büyür ve ölürler. Ancak öteki canlılar genelde öleceklerini bilmezler? Peki, insanlar öleceklerini bilirler mi?

İnsan, tanrı ve zaman ilişkisi

Ölüm ve insan arasındaki ilişkiyi insanların yaşam süreçlerine dağıtarak işleyelim.

4 yaşına gelen bir çocuk bu 4 yılı ileride hatırlamasa da, bu 4 yılda ailesi onun bütün yaşamını değiştirecek öğretileri öğretmiştir veya öğretememiştir. Çocuğun davranışları ailenin sosyo-ekonomik durumuna ve çevre koşullarına göre biçimlenmiştir. Bu çocuk büyüdükçe sorular sormaya başlar ve ölümden söz eden aile üyelerine ölüm ile ilgili sorular sormaya başlar. Örneğin gözlemlediğim bir olayı aktarmak istiyorum. Bir amca yeğenine elindeki fotoğrafı göstererek şöyle diyor: Sen yokken biz buraya gitmiştik. Çocuk sorar: Amca peki ben neredeydim? Amcası: “Sen o zaman yoktun” der. Çocuk yeniden sorar: “Tamam da ben neredeydim amaca?” Amcası: “Sen doğmamıştın daha” der. Çocuk sinirleniyor ve yine soruyor: “Tamam da amca ben neredeydim?”

Bu çocuk 4 yaşında ve yoktan geldiğin henüz bilmiyor. Yok olmak ne demektir hiç öğrenmemiş veya beyninde böyle bir algı oluşmamış. “Yok olmak” kavramı bilinçaltımızda var; ancak buna karşılık üst beynimizde buna karşı bir direnç var. Çocuksu düşünce şöyledir: “Ben doğdum ve zaman benimle başladı.” İnsanlarda “zaman bencilliği” diye bir olgu var. Zaman Bencilliği demek kişinin kendi yaşadığı zaman dışındaki zamanı kabullenememesi demektir. Daha doğrusu kendi yaşadığı zaman dışındaki zamanı kimse önemsemiyor veya kabullenemiyor. Örneğin evrim sürecini milyarlarca yıl sürdüğünü söylediğimizde evrim karşıtları tedirgin olurlar. Çünkü kendilerinden bu denli uzak bir zaman dilimi, onlara tanrı tarafından unutulduğu duyusunu uyandırır. Zaman insana ne denli yakınsa tanrı da o denli yakındır. O yüzden Hıristiyanlar evrenin başlangıcını MÖ:4004 yılı olarak düşlerler. Zaman ne denli yakınsa o denli iyidir. İnsan, tanrı ve zaman ilişkisi çok önemidir. Kendini evrenin merkezine koyan biri kendisi dışında bir merkezi kabullenmek istememektedir. Çünkü tanrı ile insanı yakınlaştıran, çoğunda da birleştiren öğe insanın kendisini merkez olarak kabullenmesinden geçiyor. Zaman da birleştirici bir görev üstleniyor. İnsanın tanrılaşması veya bilinç dışında tanrı olma isteği, zaman ile insanı aynı noktaya taşıyor. Zaman ve insan ayrımı “yok oluşu” hatırlattığından bilinç dışında tanrı olma isteğinde bulunan insanın moralini bozuyor. Ölüm bir anda kâbus gibi çöküveriyor. Yanılgı şurada: Zaman ilerlemiyor yalnızca nesneler değişiyor. Yani evrende zaman diye bir olgu yok!.. Çünkü sonsuzlukta başlangıç olmaz. Sonsuz olan değişimdir.

4 yaşındaki bir çocuk ben neredeydim sorusunun yanıtını aramazsa yanıtı bulamaz: Bulduğunda ise yalnızca kendisiyle karşılaşacaktır.

Ergenlik, hormonlar ve ölüm

4 yaşına dek sizden habersiz hiç bilmediğiniz, tanımadığınız (çünkü varlık nedeniniz onlar) birlilerinin size aşılamış oldukları (mizacımıza değil karakterimize etkide bulundukları) kültür ile büyürsünüz ve sonra o kültür ile yaşam çizginizi sürdürürsünüz. Sonra ergenlik çağına girersiniz ve hormonlar bedeninizi ve beyninizi alt üst eder. Dişi bireyde progesteron ve östrojen, erkek bireyde testosteron hormonu ergenlik çağındaki bireyin yaşamını ve yaşama bakışını değiştirir. Bundan sonra artık ebeveynlerin ne yaşama bakışı ne de onların kültürü önemlidir. Burada genler işin içine girer ve kültür baskılanır. Eğer kültür baskın gelirse yani olumsuz bir durumla karşı karşıya kalınırsa bu durumda genler yenik düşebilir.

Kimler öleceğini bilir?

Çoğu insan öleceğini bilmez, öteki canlılar gibi. Ölümü bilmek ve yok olacağın anı düşlemek zordur. Çünkü beyinde “yok olma” noktasının aktif olması için çok büyük bir enerji gerekir. Birçok kişide bu enerjinin olmaması kişinin yaşarken yok olacağı düşüncesinden habersiz yaşamasına neden olacaktır. Ta ki ölümle bilinçli olarak yüzleşene dek.

Peki, bu enerji nereden gelir? Yani, ölümü bilinç düzeyinde algılama gücünü nereden alır insanlar? Herkes değil, çok az insan normal yaşamında ölümle yüzleşir. Bu yüzleşme bir aşamalar zincirinden sonra gelir. Eğer bir insan konuşma, bilgi edinme gibi eylemleri edinmemişse yani kültürden uzaksa onun ölümü algılaması da zor olacaktır. Demek ki ölüm, bir bilgi birikimi, kültürel yaşam içerisinde düşünme ve doğayı algılama gücü ile ilgilidir diyebiliriz.

Bu yazının tamamı Düşünbil Dergisi’nin 17. sayısında yayınlanmıştır…

Please complete the required fields.