“Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem/ Boşuna yaşamış olmayacağım/ Bir yaşamdan acıyı alabilirsem/ Ya da bir acıyı hafifletebilirsem/ Ya da bir ardıç kuşunu yeniden yuvasına koyabilirsem/ Boşuna yaşamış olmayacağım.”

Sevgisizlik de mimikler de evrenseldir. Hayatımızda davranışlarıyla iz bırakan sadece insanlar değildir. Filmler, kitaplar da bu kategoriye dahildir. Emily Elizabeht Dickinson’ın şiirlerinden çok etkileniyorum. Şiirlerinin her dizesi belleğimde canlılığını koruyor hâlâ. Bu etki toplam bir güce dönüştüğünde toplumun bilinç ve düşünce sisteminin değişmesinde önemli rol oynuyor. İnsanlık tarihindeki kitaplar tarihin tanrısı gibi adalet dağıtır din, dil, ırk düşünmeden…

Emily Elizabeht Dickinson 10 Aralık 1830 yılında ABD’nin Massachusetts eyaletinin küçük Amherst kasabasında doğdu. Babası avukattı. Annesi iyi bir aşçıydı. Şiirlerini el yazımı fasiküllerde topladığı 1789 şiirinin 227’sini 1862 yılında yazdı. 15 Mayıs 1886 günü öldü. Kız kardeşi gibi o da evlenmeyip aileleriyle birlikte yaşadılar. Hayatı boyunca çok seyrek olarak Amheɾst’ten çıkmıştıɾ. 1862’de tümüyle eve kapanmıştır. Kapandığı odasında kendisini yazmaya adamıştır. Kendine sürgün yaşamasının altında yatan nedenin umutsuz bir aşk olduğu varsayılıyor. Odasında kendi dünyasında geliştirdiği çarpıcı imgeler onun hayat dolu bir insan olduğunu düşündürüyor. Şiire eğitim almadan salt duygularını yazarak başladı. Daha sonraları kendisini şiir konusunda okuduğu kitaplar sayesinde geliştirdi. O dönemde ilgisini en çok Bɾonte Kızkaɾdeşler gibi kadın yazarlar çekiyordu. Tanıdıkları arasında Ralph Waldo Emerson, Thoreau ve Hawthorne vardı. Dinle sıkı sıkıya bir bağı olmamasına karşı okuduğu İncil’den etkilendi; bu etkiler şiirine de yansıdı. Şiir konusunda kendisini geliştirmesinde erkek arkadaşlarının rolü büyük olmuş. Öğretmenleri arasında evli bir din adamı olan Chaɾles Wadsworth’un onun entelektüel olarak kendisini geliştirmesinde hatırı sayılır katkısı oldu. ABD’de sürmekte olan iç savaştan çok etkilendi. Yaşarken sadece yedi şiiri basılan şairin ölümünün ardından, dört yıl içinde şiirlerinin tamamı basılmıştır. 1920’lerde ise, ABD’de en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür. Genellikle kısa şiir yazmayı tercih etmiştir. Şiirlerinin çoğu tek bir imgeye ya da simgeye dayalı kısa şiirlerdir.

Şiirlerinde özlemini duyumsadığı hayatı anlatmıştır. Doğaya karşı özel bir ilgisi olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Odasında sürdürdüğü hayatında dergi yönetmeniyle yıllarca süren yazışmaları var. Platonik olduğu düşünülen bir ya da iki aşk ilişkisi var. Hayatında olduğu gibi şiirlerinde de sıradışı bir yol izledi. Şiirlerinde büyük harf kodlamasının izini sürdü. “En çok kullandığı şiir biçimi her biri iambos ölçüsüyle yazılmış üç ayaktan oluşan dörtlüklerdi.”

Ben onun şiirlerinden çok şiirlerine yansıyan ruh hâliyle ilgileniyorum. Hayatta ve insanlarda bulamadıklarını sözcüklerde bulan bu güzel insan kendisini kapadığı odasında kendine ait bir dünya kurar. Hayatı ve yazdıkları arasına mesafe koymaz. Odasının penceresinden değil kendi gönül penceresinden seyreder dünyayı, insanları. Çünkü sözcükler ne ona ihanet eder ne de onu hayal kırıklığına uğratır. Böylelikle yaşama karşı kendisini daha güçlü ve hayat dolu hisseder. Böylelikle sözcüklerin evrenini baştan sona değin kuşatır. Ne yalnızlığın önünde boyun eğer ne de sözcüklerin. Hayata dair tüm beklentilerini kendi içine yoğunlaştırır. Yaşadıklarına ve sözcüklere hesap vermek zorunda kalmamanın yolunu böyle böyle keşfeder. Aşkı da yalnızlığı da dostluğu da kendi içinde yaşar. Yaşamanın ve yazmanın her türlüsünü kendi içinde keşfeder. Sakin hayatı sıradışı şiirlere dönüşür. Değerlerin erozyona uğradığı kör tragedyasına şahit olur.

Yaşadıkları ile hissettiklerini içine sindire sindire sözcüklere yansıtmıştır o. Gözlemleri tek rehberi olmuştur. Bilincin maddî ve manevî çöküşüne tanık olmuştur. Yalnızlığın tüm evrelerinin derinliğine ermiş, sürdüğü bu hayat sayesinde ne kendisine ne de yazdıklarına yabancılaşmıştır. Yaralarını sadece sözcüklerle sarmış, eğitime harcadığı vakti kendini anlamaya ve adlandırmaya da harcamıştır aynı zamanda. Ölümün ve yaşamın karşısına çırılçıplak kimliğiyle çıkmıştır. Sevginin de sevgisizliğin de tüm boyutlarında kulaç atmıştır. Para ve şöhret kaygısı duymadan yazmıştır şiirlerini. Yeni heyecanlara içten içe ihtiyaç duymuştur; özündeki huzuru kaybetmeden. Başkalarının hayatlarına özenmemek, başka insanlara öykünmemek erdemine ulaşmıştır. Aşkı ıstırapla eşit biçimde benimsemiş ve sevmiştir. Hayata ve yaşadıklarına ödediği bedeller kadar değer biçmiştir kendi içinde. Kendine sürgün yaşadıkça kendisiyle, yaşadıklarıyla barışmıştır. Acı ve acımasızlığın yüzüyle savaşta tanışmıştır. Yaşamı yaşadıklarıyla değerlendirmiştir. Bir yandan çağını allak bullak eden gerçeklerin içinde yaşarken bir yandan da onları yazmıştır. İnsanların yüreklerindeki kötülüklerin silindiği daha yaşanılır bir dünyanın özlemini duyumsamış, sanatçı hassasiyeti ile namusuna değer vermiştir. Gerçekçiliği, kendi yazın anlayışını özetler. Toplumsal ve sanatsal çöküşe sırtını dönmüştür. En büyük özlemi mertliğin ve onurun, aşkın ve vefanın hâkim olacağı bir insanlık anlayışıdır. İyilik ve güzellikler onun içinde yaşama sevincinin her gün büyümesine neden olur. Dramı olmayan güzelliklere âşık olur. Şiirlerinin her biri bu yüzden birer klinik olma özelliği taşımaktadır.

İçindeki ruh saflığı onun şiirlerinin ölümsüz olmasını sağladı. İnsanlığın günâhlarını kendi odasında izledi. Kişiliğinin en belirgin özelliği samimiyetsizliğe ve riyakârlığa duyduğu öfkeydi. Hayatındaki en büyük hayali insanlığa varlığıyla olduğu kadar yaşadıklarıyla da güzellikler getirmekti. Bu büyük payeye de ölümünden sonra kavuştu. Onu insanlığa getirdiği tüm güzellikler adına sevgiyle kucaklıyorum.

Yazar: Bedriye Korkankorkmaz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.