Sonra birden, saat on civarı olmalı, zar zor konuşarak yazmak için bir not defteri istedi ve ilk kez “Eğer ölürsem,” diye başlayarak vasiyeti ile ilgili bir şeyler yazdı. Ne demek istediğini anlamıştım. Size de söylemiştim, vasiyetini bir hafta kadar önce imzalamıştı ve vasiyetinde bir hayat sigortası poliçesinin benden Matthew’a devredilmesini istiyordu. Bu devir evraklarını alalım diye daha önce konuşmuştuk; sigorta şirketi de evrakları göndermişti ve sadece birkaç dakika önce özel kuryeden evrakları teslim almıştık. Yazmak onun için çok zordu. Rosalind ve Dr. Bernstein da ne istediğini anlamaya çalışıyorlardı. “Hayat sigortasının benden Matthew’un üzerine geçirileceğinden emin olmak istediğini mi söylemek istiyorsun?” dedim. “Evet.” dedi. Ben de “Devir işlemi evrakları biraz önce geldi. Eğer imzalamak istersen imzalayabilirsin, ama zaten vasiyetinde bu işleme resmen onay verdiğin için imzalamana gerek yok.” dedim. İmzalaması gerekmediğinden emin olunca rahat bir nefes aldı. Bir gün önce de bazı önemli evrakları imzalamasını istemiştim ancak o”Biraz daha geçsin” demişti ki artık bir şeyi yapamayacağını belirteceği zaman böyle der olmuştu. Ona yemek yedirmeye çalıştığımızda “Biraz daha geçsin” diyordu. Perşembe günü de biraz önemli olan birkaç imza atmasını istediğimde yine “Biraz daha geçsin” demişti. Size mektup yazmak istiyordu; “ve özellikle Juliette’in kitabı hakkında, çok hoş” dedi birkaç kez. Ben, yazalım, deyince de “Evet, biraz sonra” diyordu; sesi çok yorgun geliyordu, her zamanki halinden çok farklıydı. İşte bu yüzden imzasının gerekli olmadığını ve her şeyin usulüne göre olduğunu söyleyince rahat bir nefes aldı.

“Eğer ölürsem.” Bunu ilk kez ŞU ANA istinaden söylüyordu, yazıyordu. Bunu ilk kez düşündüğünü biliyordum ve hissediyordum. Yaklaşık yarım saat önce LSD kullanımı konusunda uzman kişilerden biri olan psikiyatr Sidney Cohen’i aramıştım. Ona daha önce Aldous’un durumunda olan bir insana LSD verip vermediğini sordum. Aslında sadece iki kez yaptığını söyledi ve birinde ölümle barışmaya benzer bir duruma neden olurken diğerinde hiçbir fark yaratmadığını anlattı. Bu durumda Aldous’a vermemi tavsiye eder mi, diye sordum. Son iki aydır birkaç kez vermeyi önerdiğimi ama Aldous’un her seferinde daha iyi olana kadar beklemek istediğini söyledim. Dr. Cohen de dedi ki: “Bilmiyorum. Aynı fikirde değilim. Siz ne düşünüyorsunuz?” Ben de “Bilmiyorum” dedim, “Ona teklif etsem mi?”. Doktor, “Ben olsam dolaylı yoldan teklif ederdim, mesela ‘[yine bir ara]LSD almak ister misin?’ derdim.” dedi. Aynı alanda çalışan ve “Aşırı doz LSD verdiğiniz oluyor mu?” diye sorduğum birkaç kişiden yine benzer, üstü kapalı yanıtlar almıştım. Bildiğim tek kesin kaynak ise Ada idi. Sidney Cohen ile dokuz buçuk civarlarında konuşmuş olmalıyım. Aldous’un durumu fiziksel olarak çok acı verici ve anlaşılmaz olmuştu. Çok huzursuzdu, ne istediğini söyleyemiyordu. Ben de anlayamıyordum. Bir an öyle bir söz söyledi ki ortamdaki kimse anlam veremedi. “Benim kasemden yiyen kim?” demişti. Ne demek istediğini o zaman anlayamamıştım ki hala bilmiyorum. Ona sordum. Belli belirsiz, tuhaf bir gülümseme ile “Boş ver, öylesine bir latifeydi.” dedi. Biraz geçtikten sonra, bir şeyler yapabilmek adına biraz bilgiye ihtiyacım olduğunu hissederek “Bu aşamada paylaşacak çok az şey kaldı” dedi kahredici bir şekilde. O zaman, artık gerçekten gidici olduğunu anladım. Ne var ki kendisini ifade edememesi yalnızca kaslarıyla ilgili bir durumdu; zihni açıktı ve biraz da faaldi sanırım.

Biraz zaman geçti, ne kadar olduğunu bilmiyorum, not defterini istedi ve “Kas içine LSD 100 dene” diye yazdı. Bu fotostat kopyasından görebileceğiniz gibi, yazdığı çok açık olmasa da söylemek istediğinin bu olduğunu biliyorum. Teyit etmek için ona da sordum. Sonra aniden bir şey fark ettim: Son iki aydır devam eden acı verici konuşmalarımızın ardından, yine aynı yerden bakıyorduk. Yapılması gerekenin ne olduğunu da biliyordum. Dr. Bernstein ve televizyonun bulunduğu diğer odadaki dolaba koştum; televizyonda Kennedy’nin vurulduğu haberi vardı. LSD’yi aldım ve doktora “Ona iğneyle LSD vereceğim, kendisi istedi” dedim. Doktor bir an tedirgin oldu; tıp dünyasında bu uyuşturucu ile ilgili rahatsızlık malum. Sonra “Tamam, bu noktada ne fark eder ki.” dedi. Ne söylerse söylesin, hiçbir “otorite”, hatta bir otorite ordusu bile gelse, beni o anda durduramazdı. LSD şişesini alarak Aldous’un odasına gittim ve bir şırınga hazırladım. Doktor, iğneyi kendisinin vurmasını isteyip istemediğimi sordu – belki de ellerimin titrediğini gördüğü için böyle sormuştur. Ellerimin halini onun sorusu üzerine fark ettim ve “Hayır, bunu benim yapmam gerek.” dedim. Kendimi sakinleştirdim ve iğneyi yaptım, ellerimde en hafif bir titreme olmadan. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, ikimiz de çok rahatladık. İlk 100 mikrogramı verdiğimde saat sanırım 11:20’ydi. Yatağının yanına oturdum ve “Sevgilim, belki biraz sonra ben de sana eşlik ederim. Birazdan benim de LSD almamı ister misin?” Birazdan, dedim çünkü ne zaman almam gerektiğini veya ne zaman alabileceğimi bilmiyordum – o zamandan beri içinde bulunduğum şartlardan dolayı, aslında bu satırları yazarken hâlâ alamamıştım. Soruma “Evet” diye yanıt verdi. O ana kadar çok çok az konuştuğunu unutmamamız gerekiyordu. Sonra “Matthew’un da seninle birlikte almasını ister misin?” dedim. “Evet” dedi. “Peki Ellen?” “Evet” dedi. LSD ile çalışmalar yapan iki-üç kişinin adını söyledim, o “Yok, yok, yeter, yeter!” dedi. “Peki ya Jinny?” dedim. Üstüne basarak “Evet” dedi. Sonra sessizleştik. Bir süre hiç konuşmadan öylece oturdum. Aldous artık fiziksel olarak o kadar rahatsız değildi. Öyle görünüyordu ki ikimiz de – onun da bildiğini bir şekilde biliyordum – ne yaptığımızı biliyorduk ve bu, Aldous’u hep çok rahatlatmıştı. Hastalığı boyunca onu zaman zaman çok mutsuz gördüğüm oluyordu, sonra o ne yapacağına kadar verirdi; bu, bir operasyon ya da röntgen bile olsa Aldous tamamen değişirdi. Bu büyük rahatlama hissiyle dolunca tüm endişesi kaybolurdu. Hadi yapalım, derdi, giderdik ve özgürlüğüne kavuşmuş gibi olurdu. Şimdi de ben aynı duyguyu hissediyordum; bir karar verilmişti, kararı yine çok hızlı vermişti. Ölüm gerçeğini aniden kabul etmişti; inandığı bu moksha ilacını almıştı. Ada‘da yazdıklarını yapıyordu. Dikkatli, rahatlamış ve sakin görünüyordu.

Yarım saat sonra yüzündeki ifade biraz değişmeye başladı. LSD’nin etkisini hissedip hissetmediğini sordum, “hayır”, dedi. Ancak bence ilacın etkisi olmuştu. Aldous öyleydi. Hangi ilaç olursa olsun, açıkça görülüyor olsa bile, kendisini etkilediğini hemen kabul etmezdi; aldığı ilacın etkisi çok çok güçlü olana kadar inkar ederdi. O an da yüzündeki ifade, daha önce moksha ilacını içtiği zamanlardaki haline benzemeye başlamıştı; muazzam mutluluk ve sevgi dolu bir ifade yerleşirdi hep yüzüne. Bu kez tam öyle olmasa da yüzü iki saat öncekinden daha farklı görünüyordu. Yarım saat daha bekledim, sonra 100 mg daha vermeye karar verdim. Kararımı Aldous’a söyledim, karşı çıkmadı. İğneyi yaptım ve onunla konuşmaya başladım. Çok sessizleşmişti, hiç sesi çıkmıyordu. Bacakları soğuyordu ve üst kısımlarında morluklar oluşuyordu. Onunla konuşuyordum, “Kuş kadar hafif ve özgürsün” diyordum. Son birkaç haftadır uyumadan önce ona anlattıklarımı yineliyordum ve bu kez daha inandırıcı, daha güçlü bir şekilde söylüyordum: “bırak, bırak kendini sevgilim. İleri ve yukarı doğru. İlerliyorsun ve yükseliyorsun; ışığa doğru gidiyorsun. Kendi isteğinle ve bilinçli olarak gidiyorsun, bilerek ve isteyerek, öyle güzel gidiyorsun ki! Nasıl da güzel gidiyorsun, ışığa doğru, daha büyük bir sevgiye doğru gidiyorsun; ilerliyorsun ve yükseliyorsun. Nasıl kolay, nasıl güzel! Öyle güzel, öyle kolay yapıyorsun ki bunu! Kuş kadar hafif ve özgür. Yukarı ve ileri. Benim sevgimle Maria’nın sevgisine doğru gidiyorsun. Şimdiye kadar hiç tatmadığın kadar büyük bir sevgiye doğru gidiyorsun. En güzel, en büyük sevgiye doğru. Ve bu hiç zor değil, öyle kolay ki, öyle güzel başarıyorsun ki!” Onunla konuşmaya başladığımı sanıyorum. Saat bir ya da iki olmalıydı. Saati takip edemiyordum. Hemşire odadaydı; Rosalind, Jinny ve iki doktor, Dr. Knight ile Dr. Cutler da öyle. Yataktan biraz uzaktaydılar. Bense kulağına iyice yaklaşmıştım. Umarım açık ve anlaşılır bir şekilde konuşabilmişimdir. “Beni duyuyor musun?” diye sorduğumda elimi sıktı. Duyuyordu. Başka sorular da sormak istiyordum fakat sabah daha fazla soru sormamamı istemişti ve her şey yolunda gibi görünüyordu. Sorgulamaya, rahatsız etmeye kalkışmadım; ondan başka bir soru da sormadım: “Beni duyuyor musun?” Belki de sormalıydım ama yapmadım.huxleyler

Daha sonra da aynı soruyu sordumsa da eli bir daha kıpırdamadı. Saat ikiden, öldüğü saat olan beşi yirmi geçeye kadar sükûnet hakimdi; tek bir an dışında. Saat üç buçuk ya da dört sıralarında alt dudağında bir hareket gördüm. Alt dudağı nefes almak için mücadele verircesine hareket etmeye başlamıştı. Bu sefer daha da ikna edici bir şekilde yol gösterdim. “Kolay olacak; bunu isteyerek, bilerek, tamamen bilinçli bir şekilde, bilinçli olarak yapıyorsun sevgilim, öyle güzel, ışığa doğru gidiyorsun.” Son üç-dört saattir bunları tekrarlayıp duruyordum. Ara ara kendi duygularıma yeniliyor, öyle zamanlarda hemen yatağın yanından iki-üç dakika ayrılıp ancak duygularımı bastırdıktan sonra geri dönüyordum. Alt dudağının seğirmesi çok kısa sürdü; söylediklerim etkili olmuş gibiydi. “Sakin, sakin; bunu isteyerek, bilerek, tamamen bilinçli bir şekilde yapıyorsun; ileri ve yukarı doğru, hafifçe ve özgürce, ışığa doğru ilerleyerek ve yükselerek, ışığa doğru, sonsuz sevgiye doğru.” Seğirme durdu, gittikçe daha yavaş nefes almaya başladı, en ufak bir kasılma ya da mücadele belirtisi bile yoktu. Sadece nefes alışverişi yavaşladı, yavaşladı, yavaşladı ve saat beşi yirmi geçe durdu.

Sona yaklaşırken rahatsız edici kıvranmalara, akciğerlerde büzülme gibi durumlara ve seslere hazırlıklı olmam gerektiği konusunda beni daha sabahtan uyarmışlardı. Ortaya çıkabilecek bazı korkunç fiziksel tepkilere karşı beni hazırlamaya çalışıyorlardı. Bunların hiçbiri olmadı; hatta son nefesini vermesi hiç dramatik değildi çünkü çok yavaş oldu, çok usul usuldu, yumuşacık biten bir müzik parçası gibi. Son bir saat içindeki nefesleri, sanki 69 yıldır milyonlarca kez nefes alıp vermiş olan bedeninin şartlı refleksiydi sadece. Ruhu, bedenini son nefesle birlikte terk etmiş gibi değildi. Son dört saat boyunca yavaş yavaş bedenden ayrılmıştı. Son dört saatte odada iki doktor, Jinny, hemşire, Rosalind Roger Gopal – bilirsiniz Krishnamurti’nin çok iyi dostudur – ve Aldous’un çok emek harcadığı Ojai’deki okulun müdiresi vardı. Onlar benim söylediklerimi duymuyor gibilerdi. Yeterince yüksek sesle konuştuğumu sanıyordum fakat onlar duymadıklarını söylediler. Rosalind ile Jinny ara sıra yatağa yaklaşıp Aldous’un elini tutuyorlardı. Odadaki beş kişi de bunun gördükleri en sessiz, en güzel ölüm olduğunu söyledi. Hem doktorlar hem de hemşire, benzer bir fiziksel durum içinde olan başka hiç kimsenin bu şekilde hiç acı çekmeden ve mücadele etmeden ölüme gittiğini görmediklerini söylediler.

Gerçekten öyle miydi yoksa sadece bizim hüsnükuruntumuz muydu, aslını hiçbir zaman bilemeyeceğiz; ancak görünenler ve hissettiklerimiz öyle gösteriyor ki ölümü çok güzel, huzur dolu ve kolay oldu.

Şimdi, birkaç gündür yalnızım ve başkalarının duygularının etkisinden biraz uzaktayım, o son günün anlamı artık çok daha açık ve daha önemli. Bence,Ada‘da yazdıklarının ciddiye alınmaması Aldous’u (ve kesinlikle beni de) dehşete düşürmüştü. Kitabı bilim kurgu olarak değerlendirdiler ki aslında kurgu falan değildi. Ada‘da anlatılan yaşamların hiçbiri Aldous’un hayal gücünün ürünü değildi; hepsi bir yerlerde denenmişti ve bazıları bizim günlük yaşamımızdandı. Aldous’un nasıl öldüğü bilinirse, insanlar uykularından uyanarak sadece onun ölümünün değil, Ada‘da anlatılan diğer birçok şeyin bugün burada mümkün olduğunu fark edebilirler. Aldous’un ölürken moksha ilacı istemesi çalışmalarının kanıtı ve bu sadece bizim için değil tüm dünya için önem arz ediyor. Evet, Aldous’un hayatı boyunca ilaç bağımlısı olduğunu ve öyle de öldüğünü söyleyenler olacaktır; fakat eskiden beri, bilgisizlik Huxley’lerin önüne geçmeden, Huxley’ler bilgisizliğin önüne geçmiştir.

Konuyla ilgili yazışmalarımızdan sonra bile Aldous’a durumu ile ilgili bilgi verip vermeme konusunda emin değildim. Aldous’un ölümle ilgili yazıp söylediği o kadar şeyden sonra, ölüme bilinçsiz bir şekilde gitmesi doğru gelmedi. Öte yandan bana güveni tamdı. Ölümü yaklaştığında ona haber verip yardım edeceğime kesin gözüyle bakmış olabilir. Bu yüzden, ölümü birden fark edip hızla uyum sağladığı için, içim çok rahat. Sizce de öyle değil mi?

Peki, şimdi, Aldous’un kendi ölüm yolu sadece bizi rahatlatan bir durum olarak mı kalmalı yoksa bundan başkaları da yararlanmalı mı? Siz ne düşünüyorsunuz?

Çeviri: Burçin İçdem
Kaynak: The Plaid Zebra 

Yazının 1. bölümü için tıklayınız.

Please complete the required fields.