Düşünbil Portal

Eski çağlardan acımasız bir katliam en eski savaş kanıtı olabilir

Paylaş

Göçebe avcı-toplayıcılar bile 10 bin yıl önce planlı bir şekilde toplu cinayetler işlemişler.

Bu antik kafatasının korkunç bir hikayesi var. (Marta Mirazon Lahr; Fabio Lahr katkısıyla)
Bu antik kafatasının korkunç bir hikayesi var. (Marta Mirazon Lahr; Fabio Lahr katkısıyla)

Vura vura parçalanan kafatasları, sivri cisimlerle delik deşik edilen bedenler ve öldürücü darbeyi almadan elleri bağlı halde işkence gören – içlerinde hamile bir kadının da olduğu – talihsiz kurbanlar.

Şiddet içeren bu tablo, modern dünya savaşlarının karanlık yüzünden bir sahne gibi olsa da aslında 10 bin yıl önce Afrikalı bir avcı-toplayıcı grubunun korkunç ölümünü tasvir ediyor. Bu insanlar, insan grupları arasındaki çatışmalar adına bulunan en eski bilimsel kanıt niteliğindeki olayın – bugün bildiğimiz adıyla savaşın öncüsü olan bir olayın – kurbanları.

Kenya’nın Turkana Gölü’nün batısındaki Nataruk’ta bulunan şiddete uğramış iskeletler, yerleşik hayata geçen toplumların sayısı artmadan çok önce, göçebe insanların arasında bu türden zalim olayların yaşandığına dair iç karartıcı bir kanıt olarak görülüyor. Aynı zamanda insanlığı uzun süredir rahatsız eden, “Neden savaşırız ve bu kadar yaygın olan toplu şiddet eylemlerimizin kaynağı ne?” gibi bazı soruların yanıt bulmasına yardım edebilecek acı ipuçları veriyor.

“Nataruk’ta insanların – kadın ya da erkek, hamile veya değil, genç ya da yaşlı fark etmeden – yaptıkları acımasızlığın boyutları şok edici” diyor Nature‘da yayımlanan çalışmanın yazarlarından, Cambridge Üniversitesi’nden Martha Mirazon Lahr ve ekliyor: “Nataruk’un bu tarih öncesi bölgesinde gördüklerimiz, tarihimizin şekillenmesinde çok büyük etkisi olan ve ne yazık ki hayatlarımızı şekillendirmeye devam eden kavgalar, savaşlar ve fetihlerden pek farklı değil.”

Nataruk’un tarih öncesi katilleri, kurbanlarının cansız bedenlerini gömmemişler. Cesetler, geç Buzul Çağı ile erken Holosen arasındaki görece daha nemli dönemde, son nefeslerini dehşet içinde verdikleri gölün yakınında, bugün kurumuş olan bir lagünde suya batarak korunmuş.

2012 yılında bir çöküntü havzasının kenarında bulunan kemiklerin en az 27 insana ait olduğu tespit edildi. Radyokarbon tarihleme yöntemi ve diğer tekniklerle beraber, bedenlerin çevresinden alınan kabuk ve tortu örnekleri kullanılarak, fosilleşmiş bedenlerin yaklaşık 9 bin 500 ila 10 bin 500 yıl önce yaşadıkları belirlendi.

Nataruk katliamından kurtulan kimse olup olmadığı bilinmiyor. Bulunan 27 kişi içinde sekiz erkek, sekiz kadın ve cinsiyeti bilinmeyen beş yetişkin var. Alanda altı çocuğun kalıntılarına da rastlandı. İskeletlerin on ikisi neredeyse eksiksiz durumda ve bunların onunda yaşamın şiddetli bir şekilde sonlandırıldığına dair çok açık kanıtlar görüldü.

Makalede araştırmacılar durumu “kafatasına ve yüze çok şiddetli darbeler alınmış, el, diz ve kaburga kemikleri kırılmış, boyna ok yaraları alınmış ve iki erkek kafatası ve göğüs kafesine sivri uçlu taşlar saplanmış” şeklinde anlatıyorlar. Aralarında hamileliğinin son dönemlerinde olan bir kadının da olduğu dört kişinin ellerinin bağlandığı anlaşılıyor. 

Bu kadın iskeleti, sol dirseğine dayanmış şekilde bulundu; dizlerinde ve muhtemelen sol ayağında kırıklar var. Ellerinin şekli, bileklerinden bağlanmış olabileceğini düşündürüyor. (Marta Mirazon Lahr)

Katliamın sebebi tarihin derinliklerinde kaybolup gitmiş ancak insanların neden savaşıp durduklarını açıklamaya çalışan geleneksel fikirlere ters düşebilecek bazı mantıklı yorumlar var.  

Savaşlar bugüne kadar çoğunlukla, bölgeleri ve kaynakları kontrol eden, geniş alanlarda ekip biçen, ürettikleri ürünleri depolayan ve insanların toplu eylemlerde yetki kullandığı sosyal yapılar oluşturan, daha gelişmiş ve yerleşik toplumlarla ilişkilendirilmişti. Çatışma, bu tür gruplardan biri, diğerinin sahip olduklarına göz koyduğunda patlak verir.

Zamanın avcı-toplayıcıları çok daha basit bir hayat tarzına sahip oldukları için, Nataruk’ta bulunan cesetler, savaş için bu koşulların gerekli olmadığını gösteren kanıt niteliğinde. Cinayetlerde, tesadüfen gerçekleşen şiddetli bir karşılaşmadan çok, planlı bir saldırının özellikleri görülüyor.

Mirazon Lahr; katillerin av ve balık tutmak için kullandıklarından farklı silahlar taşıdıklarına dikkat çekiyor; bu silahlar arasında farklı büyüklüklerde sopalar, bıçak gibi yakın mesafe silahları ile ok gibi uzak mesafe silahlarının olduğunu söylüyor ve bunların gruplar arası çatışmaya işaret ettiğini ifade ediyor.

“Bunlar, önceden tasarlama ve planlamanın olduğunu düşündürüyor,” diye ekliyor Mirazon Lahr. Aynı bölgede döneme ait başka tek tük şiddet örnekleri de tespit edilmiş ve bu örneklerde, bölgede nadir görülen obsidyenden yapılmış sivri aletlere rastlanmıştı ki Nataruk yaralanmalarında da bu aletlerin kullanıldığı görülüyor. Bu da saldırganların başka bir bölgeden gelmiş olabilecekleri ve bir seferlik olmayan saldırıların dönemin bir özelliği olabileceği anlamına geliyor.

“Bunun anlamı şu: Nataruk sakinlerinin o dönemde sahip oldukları kaynaklar, yani su, kurutulmuş et ya da balık, toplanan yemişler ve hatta kadın ve çocuklar, değerliydi ve uğrunda kavgalar ediliyordu. Bu da gösteriyor ki yerleşik toplumlar arasındaki savaşlarla ilişkilendirilen koşullardan ikisi, yani bölge ve kaynak kontrolü, bu avcı-toplayıcılar için de geçerli olabilir ve biz bugüne kadar bu insanların tarih öncesi dönemdeki rollerini hafife almışız.”

“Bu çalışma heyecan verici ve bu çeşit davranışların evrimsel köklerinin daha derinde olduğunu gösteriyor, en azından ben böyle anlıyorum,” diyor Harvard Üniversitesi Evrimsel İnsan Biyolojisi Bölümü’nden antropolog Luke Glowacki.

Bu tür davranışlarda bulunan tek tür biz değiliz, diye de ekliyor. En yakın akrabalarımız olan şempanzeler de sık sık ölümcül saldırılarda bulunuyorlar. “Şempanzelerin yaptığı gibi, başka grupların üyelerini kasten takip edip öldürmek bile tek başına savaşın evrimsel bir temeli olduğunu akla getiriyor” diye açıklıyor Glowacki.

Nataruk bölgesinde bulunan bir erkek iskeletine ait kafatasının yakından görüntüsü. Kafatasının önünde ve sol tarafında, sopa gibi kesici olmayan bir cismin neden olabileceği yaralanmalara benzer birkaç lezyon görülüyor. (Marta Mirazon Lahr; Fabio Lahr katkısıyla)

Ne var ki böyle teorileri desteklemek ya da çürütmek için kanıtlara pek rastlanmıyor. Az sayıdaki tarih öncesi şiddet örneği bireysel şiddet eylemleri olarak yorumlanabilecek türden; tıpkı geçen yıl İspanya’da bulunan 430 bin yıllık cinayet kurbanı gibi. Bu da Nataruk’u fosil kayıtlarında değerli bir veri noktası haline getiriyor.

Hayatta olan toplulukların davranışlarına bakılarak daha fazla ipucuna ulaşılabilir. Araştırmacılar, bugün avcı-toplayıcı yaşam tarzına en yakın şekilde yaşayan, Güney Afrikalı San grubu gibi gruplar üzerinde çalışmalar yaparak eski avcı-toplayıcılar arasındaki çatışmalar ile ilgili çıkarımlar yapabilirler. Ne var ki bu tür karşılaştırmaların temelleri pek sağlam değildir, diyor Glowacki.

“San grubu ile atalarımız arasında büyük farklar var. San grubu uluslar içinde yaşıyor, göçebe çobanlarla çevrili ve pazarlara gidiyorlar. Bu da kendi geçmişimiz ile ilgili çıkarım yapma olanağımızı kısıtlıyor.” Yine de insan şiddetinin kökenlerinde her zaman kaynak rekabetinin olmadığına dair işaretler de var.

“Örneğin Yeni Gine’de bol miktarda kaynak ve toprak olsa da eskiden beri kabile ve statü dinamikleri nedeniyle çok şiddetli savaşlar olduğunu görüyorsunuz” diyor Glowacki. “Nataruk’ta bu tür bir durum olup olmadığını bilmemiz mümkün değil.”

Her ne nedenle olursa olsun Afrika’nın aynı bölgesinde savaşlar devam ediyor: “Burası 21. yüzyılda da şiddetin tüm yoğunluğuyla devam ettiği bir bölge,” diye vurguluyor Glowacki. “Antik avcı-toplayıcılar arasındaki savaşlara dair gerçekten iyi olan ilk fosil kanıtların, bugün gruplar arası şiddetin hâlâ devam ettiği bir yerde bulunmuş olması, bence ufuk açıcı bir durum.”

Ne var ki yazarlar, insan doğasının zamana dayanmış bir başka özelliğine daha dikkat çekiyorlar.

“İnsanların, diğer bütün hayvanlardan farklı olarak, olağan üstü fedakarlık, merhamet ve şefkat davranışları gösterebildiğini de unutmamalıyız,” diyor Mirazon Lahr. “Açıkça görülüyor ki iki davranış biçimi de doğamızın birer parçası.”

Kaynak: Smithsonian Mag
Çeviren: Burçin İçdem


Paylaş
Exit mobile version