Doğru olanı yapmak istediğimizde bile, yapılacak doğru bir şeyin “hakikaten” var olup olmadığını merak edebiliriz. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde, çoğu Anglo-Amerikan filozof bir nevi sübjektivist (öznelciydi). Dile odaklandıkları için, onu ortaya koyma eğilimleri buna yakın bir şeydi. Etik ifadeler, doğru ya da yanlış olabilecek basit önermeler gibidir; fakat gerçekte duygularımızın ya da tercihlerimizin ifadeleri ya da açıklamalarıdır. Örneğin, J.L. Mackie’nin “hata teorisi” versiyonu, “Donald Trump korkunç bir insan” dediğimde aslında “Donald Trump’ı sevmiyorum” demek istediğimi ima eder. Doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, adil ya da adaletsiz olma hakkındaki iddiaların, tamı tamına kendimize özgü duygular ve arzularımızın öznel ifadeleri olduğuna inansaydık o zaman, ortak kamusal söylemimiz ve paylaştığımız kamusal hayatımız açıkça çok farklı görünürdü. Nietzsche’nin “korkunç gerçekler”inden biri, doğru ve yanlış hakkındaki kendi düşüncelerimizin çoğunun basbayağı, er ya da geç yok olacak olan Hıristiyanlıktan kalma olmasıdır. Bizler bir uçurumun üzerinden geçen ama sırf aşağıya bakmadığı için düşmeyen çizgi film karakteri gibiyiz. Henüz.

Diğer yandan, Sam Harris’in birkaç yıl öncesinden geniş çapta okunan kitabı var: Ahlaksal Manzara: Bilim, İnsani Değerleri Nasıl Belirleyebilir? Şimdi, eğer “bilim” insani değerleri belirleyebilseydi, tam olarak nasıl yapıldığına bağlı olarak, Nietzsche ve öznelciliğe bir cevabımız olabilirdi. Maalesef, bu kitabı incelemem istenmiş olsaydı, bir keresinde bir kitabın bütün metnini parantez içine koyup ön tarafına “Bu böyle değil…” yazdığı takdirde onunla aynı fikirde olacağını söyleyen Wittgenstein’ı izlemiş olabilirdim. Örneklerden yalnızca biri: Pek çok filozof, bir bilim ile bilim dışı ya da hatta sözde bilim arasında “sınırlarını belirleme sorunu” olarak adlandırılan sahte bir metodolojik ayrım sağlama projesinin işe yaramaz olduğunu söyleyecektir. Yani, Harris’in “bilim” in etiği koruyacağı yönündeki temel iddiası ya totolojiktir (çünkü etik sorulara cevap vermek için geliştirdiğimiz her türlü nesnel yöntemler ne olursa olsun, yeterince geniş bir tanım ile, bir nevi bilim olacaktır) ya da yanlıştır (çünkü mevcut bilimlerin hiçbiri –fizik, kimya veya hatta biyoloji– muhtemelen etik sorulara cevap vermeyeceklerdir).

Yine de Harris’e haksızlık ediyorum. O, “insan gelişiminin” merkeziyeti hakkında konuştuğu zaman, kendi içinde, etik dahilinde tek bir nesnellik kaynağıdır. Öznelci etiğin büyük vaftiz babası olan David Hume’un, etik konusundaki öznelliği desteklemede ürettiği argümanlardan biri, dünyada hiçbir şeyin, “iyi” ya da “kötü” etiketiyle desteklenen ya da seçilen nesnel özellikler olmadığıdır. Sözgelimi bir eylem, soygun veya saldırıya tanık olursam, onun tüm gerçek nesnel özelliklerini hiçbir değerlendirici yafta olmadan anlatabilirim. Ancak etik dış dünyada değildir. Hepsi kafanızda.

Bir şeyin iyi ya da kötü olup olmadığını bir an için kenara bıraksanız da kesinlikle bazı şeyler sizin için düpedüz iyi ya da kötüdür. Soygun kurbanının duygusal sıkıntısı ya da saldırıya uğrayanların yaraları, ortak, nesnel dünyamızın yeterince gerçek özellikleridir. İnsanlar için iyi ya da kötü olan, tamamen öznel değildir.

İşte bundan kaçınmanın bir yolu. Bir şeyi iyi ya da kötü yapan şey basitçe onu tercih edip etmememdir. Fakat bu kesin olarak inandırıcı değil –refah ekonomisinde kullanışlı bir basite indirgeme bile olsa. Elbette, bazı şeyleri benim için iyi ya da kötü kılan şeyin bir kısmı onları tercih edip etmememdir. Ama hikayenin tamamı bu değil. Bazen benim için kötü olan şeyleri tercih ederim. Fakat insan refahına dair bir nesnel bileşen, en azından, benim için iyi ya da kötü olana dair bir nesnel bileşen var gibi görünüyor. “Refah” hakkında düşünmenin iyi bir yolu onu “sağlık” ile karşılaştırmaktır. Sağlık, doktorlar ve bilim adamları tarafından oldukça dikkatli bir şekilde çalışılmaktadır. Her ne kadar bazen kötü sonuçlar hakkında kapsamlı bilgi sahibi olarak, sağlıksız seçeneği seçsek de, bu yüzden, “sağlığı” öznel bir kavram olarak tanımlamaya kalkmayız. İnsanlar hayvandır. Kendileri için bazı şeyler sağlıklı veya sağlıksızdır. Sağlık ile ilgili hükümlerin bir değerlendirme boyutu vardır. Dağ tırmanışı ve sigara içmek sağlıksızdır, çünkü pek çok şeyin yanında ölüm riskinizi arttırırlar. Sigara içme ya da dağa tırmanma sevginiz, sizi ölüm riskine götürecek kadar büyük olabilir; ancak bunlar yine de nesnel olarak, sağlıksızdır. Refahı da aynı şekilde düşünebiliriz. Kimi zaman bizim yararımıza olmayan şeyleri yaparız; ancak bu, gerçekte bize ne fayda sağladığına dair iddialarda bulunacak tarafsız bir içeriğin olmadığını göstermez. Tam aksine. Bu, bizim için iyi ya da kötü olanın (en azından kısmen) nesnel olduğunu sezgisel olarak halihazırda kavradığımızı gösterir. Bunun sonucu olarak, işte bu refah için, etik bünyesindeki bir nesnellik kaynağıdır diyebiliriz; tıpkı sağlık gibi en azından kısmen nesneldir. Bu doğru olsa bile, hiç olmazsa benim için iyinin, iyi olan değil, objektif olduğunu kanıtladığı söylenebilir. Ne Platon ya da Aristoteles bunu bu şekilde görecekti. Onlar için, benim açımdan iyi olan ve genel olarak iyi olan aynı. Ancak çağdaş felsefede bu iki fikir birbirinden ayrıldı. Aslına bakılırsa neredeyse tam tersini düşünme eğilimindeyiz. Kendi kişisel ilgi alanlarımızda (bir dereceye kadar) alışageldik şekliyle yaptığımız şeylerden feda etmemiz gerektiğini, yapılması gereken doğru şey olarak düşünüyoruz. Neden böyle olduğu uzun mesele. Ancak neyin yapılacağı hususunda akıl yürütme ile neyin iyi olduğu hakkında akıl yürütme arasındaki fark ile ilgili olarak nasıl düşünmeliyiz?

Merhum, büyük Derek Parfit, dersinde, teorik akıl ile üç farklı pratik akıl arasında ayrım yapan bir çizelge sunmuştu. Teorik akıl yürütme, neye inanılması gerektiği üzerine düşünmektir. Pratik akıl yürütme, ne yapılacağı konusunda akıl yürütmektir. Araçsal pratik akıl yürütme, amaçlarımıza ulaşmanın yollarına dair akıl yürütmedir. Eğer belirli bir şekilde bazı hedefler edinirsek, ayrıca bunu nasıl başaracağımıza dair bir sebebimiz varsa, araçsal akıl yürütme yapıyoruz. (Teorik akıl yürütmenin iskeletinin mantık olduğunu düşünmek, araçsal akıl yürütmenin iskeletinin rasyonel karar teorisinin aksiyomları olduğunu söylemek gibidir.) Ayrıca neye ulaşacağım ve neyin peşinde koşacağıma dair öngörülü pratik akıl yürütme de var. Hiç olmazsa, tercihlerimi daha çok neyin yerine getireceğini düşünerek, ulaşacağımız sonuçları tartabiliriz; ayrıca (Parfit savunduğu gibi) daha iyi ya da daha önemli olarak sonuçlanmaları konusunda da akıl yürütebiliriz. Son olarak, etik pratik akıl yürütme var: diğerlerinin sonuçlarının nasıl dikkate alınacağına dair akıl yürütme. Etik, bu görüşe göre, belirli bir türden tarafsızlık gerektirir veya hatta tarafsızlıktan oluşur. Kendi ilgi alanlarımı başkalarının çıkarlarından daha az önemli saymıyorum; ancak onları daha önemli olarak da saymıyorum.

Bu ne tür bir akıl yürütmedir? En temel yapıları yeterince bilindiktir. Kant’ın dediği gibi, “Etikte özgünlük erdem değildir.” En fazla nicelik karşılığında en yüksek faydayı beraberinde getirecek her şeyi yapmamız gerektiğini düşünebiliriz. Ya da herkesin takip etmesini beklediğimiz ilkelere göre hareket etmemiz gerektiğini düşünebiliriz. Çok geçmeden birçok komplikasyonlar (karışıklıklar) birbirini takip eder. Ancak hep onayladığımız bu ya da diğer prensiplerin karışımı ne olursa olsun, bunlardan herhangi birini bir tür akıl yürütme olarak düşünmek için herhangi bir nedenimiz var mı, gerçekten?

Hume pratik aklı bütün yönleriyle reddetti. “Dünyanın yıkımını parmağımın kaşınmasına tercih etmek irrasyonel (akla aykırı) değildir.” dedi. Fakat kesinlikle öyledir. Araçsal akıl yürütme, dünyanın tümünün yıkımı ile sonuçlanacak şekilde parmağınızı kaşımanızın irrasyonel olduğunu, söyleyecektir; çünkü, dünyanın yıkımı, siz ve hedefleriniz için parmaklarınızın kaşınmasından daha kötü olacaktır. Hume’un vurgulamak istediği şey, bir tür akıl yürütme olmaması nedeniyle onun irrasyonel olmadığıdır. Ancak hedeflerinize ulaşmak için araçlarınızı nasıl kullanacağınız hakkında bir sonuç çıkarmak, kesinlike akıl yürütmedir.

Bu ilk adım ve en büyük sıçrayıştır. Parfit, bunun akıl yürütme şekli olarak etiğe ulaştıran tehlikeli bir gelişmenin başlangıcı olduğuna inanıyordu. Eğer bu adımı atmanızı sağlayabilirsek, gerisi daha kolay olur. Herhangi bir türden pratik akıl yürütme varsa, neden etiğin bir tür akıl yürütme olduğunu inkar edelim? İşte bir sonraki adım. Eğer bir tür akıl yürütme olarak kendi hedeflerimize yönelik davranışları uygun kabul edersek, hedeflerimizi ayarlamak ve etkilemek ve hatta onları karşılaştırmak, aynı zamanda bir tür akıl yürütme olmaz mı? Ve eğer hangi hedeflerin en değerli olduğu ve nasıl etkileneceği konusunda karar verebilirsek, kendi hedeflerimizin hangi yolla diğerlerinin hedeflerinin aleyhine dönüştürüldüğü konusunda sonuç çıkaramaz mıyız?

Etiğin büyük bölümü, söylediğim gibi başkalarının hedeflerinin ne şekilde hesaba katılacağını ayrıntılarıyla açıklamakla ilgilidir. Etik, bireylerin hedefleri arasındaki tarafsızlığın gerçekte ne anlama geldiği ile ilgilidir. Bununla birlikte, refahın dünyada gerçekten var olduğunu iddia etsem de, bu prensiplerin hepsi gerçekten kafamızda. Ama onlar öznel değiller. Onlar aklın ürünleridir.

Bu olası görünmüyorsa, hatta mistik görünüyorsa, matematikle karşılaştırın. Matematik de bütünüyle kendi kafamızdadır. İlkeler, kanıtlara götüren aksiyomları beraberinde getirir. Ancak, dengeli olmaları ve birbirine uymaları için önseziler olarak başlarlar. Bütün güçlükler sonra gelir. Araçsal pratik akıl yürütme hakkında daha önce ileri sürdüğüm iddiayı ele alalım. Hedeflerimize ulaştıran yollar üzerine akıl yürütmemiz konusunda nasıl düşüneceğimize dair sistematize etmeye yönelik disiplinler –en azından, rasyonel karar teorisi ve mikroekonomi– mevcuttur. Orada anlaşmazlık söz konusu ve rakip aksiyomlar öneriliyor. Ancak neredeyse hiç kimse, araçsal akıl yürütmeye aksiyomatik bir yaklaşım geliştirmenin öznel olduğunu düşünmez.

İşte George Stock’ın The Book of Questions’ından (Sorular Kitabı), sık sık derslerimde sorduğum garip ama açıklayıcı bir soru. Yabancı bir ülkede 1000 yabancının hayatını kurtarmak, bir uçaktaki 500 Amerikalı’yı ya da kendi en iyi arkadaşını kurtarmak arasında hangisini seçerdiniz? Deneyimlerime göre, çoğu insan 1000’i kurtarmanız gerektiğini düşünüyor. Küçük ama önemli bir grup insan “en iyi arkadaşın” diyor. Neredeyse hiç kimse 500’ü seçmiyor. Neden? Belki sadece yanlış cevaptır. Rehberlik etmesi gereken ilkelerle ilgili tutarlı, akıl yürütmenin karşıt stratejileri, sizi 1000 kişiye veya en iyi arkadaşınıza götüren eylemlerdir – ki hangisinin doğru olduğu zor ve ilginç bir husustur. Ancak, diğer seçeneği destekleyen tutarlı bir prensibe yönelik kendi yönteminizi muhakeme etmek zordur. Bu, etiğin kolay ve hatta “çözülebilir” olduğunu göstermez. En azından bana göre, çok az ya da tamamen öznel olmayacak şekilde ilkeler hakkında etraflıca düşünebileceğimiz izlenimi verir

Dolayısıyla, burada kendi etik değerlerimizi bildirebilecek en az iki potansiyel nesnel kaynak var. Bir taraftan, insanlar için iyi ve kötü olan refah, (en azından kısmen) nesneldir – “dünyanın eşyaları”nın (Quine) bir bölümü dışarıda var gerçekten de. Öte yandan, ne yapması gerektiğine dair sonuç çıkarma bir tür akıl yürütmedir. Bütün akıl yürütmeler gibi, kafalarımızın içindedir; ama, her akıl yürütme gibi, bunun (potansiyel olarak) bir çeşit nesnel sıkıntısı vardır.

Cevap vermediğimiz birçok sorudan biri: Neden diğer hep insanların hedeflerini umursamak zorundayım? Neden sırf benim için iyi olanı yapmıyorum? Her halükarda, egoizm, etiğin nesnelliğine değil; ancak onun içeriğine karşı bir meydan okumadır.

Yazan: Tim Sommers
Çeviren: Jülide Yapıcı
Kaynak: 3 Quarks Daily