“Oyuncaklarım nereye gitti
sicimleri yağmurdan bozulmuş olanlar?
Yaşıyorlar mı
denizin dibindeki gemi enkazları gibi?
Gökyüzünün eteklerinde
bir mercekten görünen yıldızlar gibi
yeşil yengeçler gibi nehrin dibindeki
ateşin dibindeki
dehşetin külleri gibi?
Ya da benim derinliklerimdeki
fantaziler* gibi?”

—Victor Rodriguez Nunez

Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri adlı eserinde, Freud fanteziye (düşlem) dair oldukça önemli bir kavramsal yorumda bulunur: “Oyunun karşıtı ciddi olan değil, gerçek olandır”. Bunu belirterek Freud, oyun ile yetişkin yaşamındaki yaratıcılık arasında bir bağ kurarak ona bir ciddiyet ve derinlik payesi biçer. Oynadığı oyunu fazlasıyla ciddiye alan bir çocuk gibi; yetişkinler de fantezide zihinsel sağlığını korumanın bir yolunu bulur. Freud şöyle der: “Oyun oynayan her çocuğun; bu şekilde kendi dünyasını yarattığını veya dünyadaki şeyleri yeni bir şekilde, kendisini memnun edecek biçimde yeniden düzenlediğini düşünürsek, yaratıcı bir yazar gibi davrandığını söyleyemez miyiz?” (Freud, 1907). Freud bu makalede fanteziden bahsederken, insan ruhunun (psikenin) bilinçli gündüz düşlerini mümkün kılan yapısından ve bu düşlerin hayal gücü (imgelem) patikalarını takip ederek önce oyun sonrasındaysa edebi yaratım biçiminde ortaya çıkma olanağından bahsetmektedir. Almanca sözcük phantasieren -tartıştığımız eserde geçmekte olan- geniş anlamıyla, imgesel aktivite ile bağı olan her şeyi tanımlamak için kullanılabilir. Bu eserde Freud, sıklıkla, tam da gündüz düşleri olarak çevirdiğimiz Tagtraum kelimesini kullanır. Fakat Düşlerin Yorumu adlı eserde -sözü edilen makaleden önce yazılan bir kitabında-, psikanalizin yaratıcısı diğer fantezilerden, rüya imgelerinde gizli biçimde kendilerini gösteren bilinçdışı fantezilerden söz eder (Freud, 1900). Fantezi, unutulan çocukluk hatıralarıyla birlikte; bastırılanın geri dönüşü, görmediğimiz bir şeyin işareti, yokluğun varlığı, sanatsal veya edebi bir metafor olur (Şair Victor Rodriguez Nunez’in diliyle söylersek, “denizin dibindeki gemi enkazları gibi”).

Melanie Klein’dan söz etmek gerekirse, onun da bilinçdışı fantezilere önemli bir konum bahşettiğini ve fantezileri ilkel içgüdülerin ruhsal temsilcileri olarak açıkladığını görürüz (Klein, 1928). Kleincılar; bilinçli (incelikle işlenmiş) fanteziyi tanımlamak için fantasy sözcüğünü kullanırken; çiğ, arkaik, ve sıklıkla ürkütücü imgelerden oluşan bilinçdışı fanteziyi bir harf yardımıyla phantasy şeklinde kavramsallaştırarak bilinçli düzeyden ayırır (“ateşin dibindeki dehşetin külleri gibi”).

Winnicott’un fanteziye bakışı, sadece görsel niteliklere dayalı değildir; işitsel, dokunsal, kokusal, tatsal ve birleşik duyusal içerikleri de hesaba katmasıyla çevresel etmenlere fazlasıyla odaklıdır. O fanteziyi bir “geçişken alan” olarak tasarlar:

“Bu alan; hem içsel gerçekliğin hem dışsal yaşamın katkıda bulunduğu, insan hayatının göz ardı edemediğimiz üçüncü kısmını oluşturan, bir ‘ara deneyimleme sahası’dır. İçsel ve dışsal gerçekliği birbirinden ayrı fakat birbiriyle ilişkili tutmak gibi sürekli bir görevle meşgul olan bireyin dinlenme yeri olması gerektiği iddiası dışında ondan yana bir argüman öne sürülmediği düşünülürse, bu alanın pek sorgulanmadığı söylenebilir. […] Ben bu yüzden yanılsamanın tözünü araştırıyorum […].” (Winnicott, 1971)

Bu bakış açısına göre fantezi, dürtü ceylanlarının koşması ve hayal gücü flamingolarının özgürce uçması için yeterli alanı sağlayan bir çeşit çevresel kaynak olur. Fanteziler ve onlarla birlikte oyun ve sanat; Winnicott’un görüşünde, başıboş dolaşan zihin için birer barınak ve yaşanabilir birer dünya niteliği kazanır. Bu şekilde deneyimlenen fantezi, şiirsel deneyimin veya bütünlük ve çeşitliliğin samimi karşılaşmasının cisimleşmiş halidir.

Şimdi phantasm sözcüğüne bir göz atalım. Fransızcadaki fantasme sözcüğünün İspanyolcaya tercüme edilişi phantasy sözcüğünü phantasm biçiminde değiştirmiştir. Fransız psikanalitik yazarların kitaplarının İspanyolca çevirilerinin çoğunda, ister beğenilsin ister beğenilmesin, bu sözcüğün uğursuz veya en azından gizemli bir çağrışımı olur. İspanyolcada fantazi (phantasm), görünümü şaşırtıcı ve ürkütücü olan bedensiz varlık anlamına gelir. Her yaşamın anlık deneyimi içerisinde kendini gösteren ve hem bilinçli söylemi hem de kaderi değiştiren kuşaklar arası olarak aktarılan tavırlar düşünüldüğünde, Abraham ve Torok tarafından betimlenen fantazilerin de benzer niteliklere sahip olduğu görülür (“yeşil yengeçler gibi nehrin dibindeki”).

Fantazi edebi bir kavramdır. Lacanyen teoride, “temel fantazi” kavramı bir tavrı nitelemekten ziyade, öznenin ötekinin arzusu tarafından belirlenen bir konumda yer aldığı edebi senaryodan bir sahneyi tanımlar. O, cep kitabı gibi taşıdığımız bilinçdışı bir taslaktır ve bizi kötü şanstan koruyan bir muskayı taşımaktan nasıl hoşlanırsak ondan da öyle keyif alırız (Şair, “ya da benim derinliklerimdeki fantaziler gibi?” diye sorar).

Dil üzerine bu derin düşüncelerin ve bunların sağladığı hazzın ötesinde, her psikanalistin asıl ilgilendiği soru bu fikirleri nasıl pratiğe dökeceğimiz ve hastalarımızın ruhuna nasıl uygulayacağımızdır. Bunu sorarken, şair Octavio Paz’ın The Bow and the Lyre adlı kitabının giriş bölümünde formüle ettiği şu soruyu tekrarlarız: “Yaşamdan şiir elde etmektense yaşamı şiire dönüştürmek daha iyi olmaz mıydı?” (Paz, O., 1956). Freud’un yaklaşımındaki gündüz düşleri olarak fantezi kavramı insanlara kendileri için yaratılmış ve arzularını tatmin edebilmeleri için tasarlanmış başka bir dünyaya erişim bileti sunar, bu yolculuğu bilincin yönetmesi koşuluyla tabii (Freud bu işleve daha sonra egoyu atayacak). Bu bakış açısına göre; söz konusu ister çocuksu bir alternatif dünya inşası, ister estetik kaygıdan uzak gündüz düşleri veya zarif edebi betimlemeler olsun, fantezi insana iç dünyasını genişletme ve onu dönüştürme olanağı verir. Fakat bu olanak, film izlemeye giden birinin filmden sonra gerçekliğin zorlu dünyasına dönüş yaparken deneyimlediği gibi, hem yetersiz hem de geçici bir biçimde kendini gösterir. Bu noktada, edebi terminolojiyle söylersek, çizgisel bir anlatıdan bahsettiğimizi söyleyebiliriz.

Freud’un bilinçdışı fantezi kavramsallaştırmasında -ki sonradan Klein tarafından hatırı sayılır ölçüde ve esaslı bir biçimde geliştirilmiştir- insan ruhunun derinliklerini anlamak için elverişli yeni patikalar ortaya çıkar. Psikanalitik çalışma kelimenin tam anlamıyla sürrealist ve çılgın bir hal alır ve bu süreçteki anlatı kendisini temsilin gizemli kaynaklarıyla besler; sadece ikinci aşamada, ikincil düşünce süreçlerine aktarılır. İnsan ruhu hakkında bu tarz bir düşünme biçimi, aktarım gibi oldukça önemli kavramlarla birlikte, konuşma terapisini mümkün kılan şeydir. Anlatı ve şiir içe içe geçer, kaynaşır ve birleşir. Winnicott’un bir kavramsal önermesi olan geçişken alan ise -sonradan Bion’un rêverie (dalıp gitme) fikriyle geliştirilen bir kavramdır- analiste verimli ve derin bir dönüşüm için araçlar sunar. Bu sayede şiirsel deneyime tamamen giriş yaparız.

Lacan, ödipal lanetten kurtulmak için imgesel alanı ardımızda bırakıp simgesel alana girdiğimizi öne sürerken, aynı zamanda edebi bir deyişle, anlatıyı ardımızda bırakıp şiirsel deneyim alanına girdiğimizi de ileri sürer. Lacanyen “temel fantazi” kavramı kolektif şiir denen evrensel mite giriş yapmamızı sağlar. Öte yandan Lacan için söz konusu olan; kişinin içselleştirdiği ve bilinçdışında bile öznelleşmiş, kişiye bir konum ve keyif bahşeden bir kolektif şiirdir. Bu bakış açısına göre, Lacan’ın “fantazinin ötesine geçme” daveti öznenin çoçuksu mite boyun eğmekten kurtuluşu anlamı taşır. Oscar A. Paulucci’nin analizde hasta konumundaki kişiden bahsederken söylediği gibi: “Fantazideki öznel konumun değişmesi, zevki belirli ölçüde sınırlayarak gerçekliğin farklı şekillerde ortaya çıkmasına imkan tanıması bakımından hastanın farklı tatmin biçimlerini deneyimlemesini sağlayabilecek temel koşuldur” (Paulucci, 2005). Bu noktada, Lacan’ın dilbilimsel özneden nasıl faydalandığının altını çizmek oldukça önemlidir. Bu özne, eylemi gerçekleştiren ve psikanalistle karşılaşması sayesinde hastanın kendisiyle özdeşleştireceği ilk kişidir. Psikanalizin tarihinde; anlatıdan şiirsel deneyime ilerleyen patika, ister yaşamsal bir şiir ister yeni bir mit biçiminde olsun, her an bu karşılaşmayı arar ve ona ulaşmayı sağlayabilecek kaynakları besler. Öznenin kendi hayatıyla karşılaşması, hepimizin hasretini çektiği o gelip geçici özgürlük, bu tarz bir arayışın parçasıdır.

* Şiirin İspanyolca orijinalinde “hayalet, gerçekdışı imge” anlamına gelen fantasma kelimesi, Annie Muir tarafından İngilizceye phantasm olarak çevrilmiştir.

Kaynakça

Freud, S. (1907), Creative Writers and Day-Dreaming in Complete Works, volume II. Editorial Biblioteca Nueva, Madrid, Spain, 1973.

Freud, S. (1900), The Interpretation of Dreams in Complete Works, Volume II. Editorial Biblioteca Nueva, Madrid, Spain, 1973.

Klein, M. (1928), Early Stages of the Oedipus Conflict in Complete Works. Volume I. Editorial Paidós, España, 1990.

Lacan, J., The Subversion of the Subject and the Dialectic of Desire, in Écrits I. Buenos Aires, Siglo XXI, 1985.

Paulucci, O. (2005), From Phantasy in Freud to Phantasma in Lacan in Rev. De Psicoanálisis, LXII; 4, pp 869-876, Buenos Aires, Argentina.

Paz, O. (1956), The Bow and the Lyre, Fondo de Cultura Económica, Colombia 1998.

Rodríguez Núnez, V., (1982). Poem: Where? in With a Strange Scent of World in Revista “Alforja”, México, 1998.

Winnicott, D. (1971). Playing and Reality. Editorial Gedisa, Barcelona, España, 1999.

Yazar: Carmen Villoro Ruíz
Çeviren: Berke Taş
Çeviri Editörü: Cemre Yılmaz
Kaynak: Ruiz, C.V. “The Phantasm: From Narrative to Poetic Experience”, İng. çev. Annie Muir, PsychoanalysisToday

Please complete the required fields.