Her dönem, New Hampshire Üniversitesi’nde lisans öğrencilerine bilim felsefesi dersi veriyorum. Derslerimi alan öğrencilerin çoğu bunu genel eğitimlerinin bir koşulunu yerine getirmek için yapıyor ve çoğu da daha önce hiçbir felsefe dersi almamış oluyor.

Dönemin ilk gününde, onlarda, bilim felsefesinin neyle ilgili olduğuna dair bir izlenim uyandırmaya çalışırım. Onlara, felsefenin, olguların tek başına açıklayamadığı konularla ilgilendiğini ve bilim felsefesinin de bu yaklaşımın bilim alanına uygulanışı olduğunu açıklayarak başlarım. Bundan sonra, bilimsel araştırmada tümevarım, kanıt ve yöntem gibi dersin merkezinde yer alan bazı kavramlar konusunda bilgi veririm. Onlara, bilimin tümevarımla ilerlediğini, henüz gözlemlenmeyen olaylarla ilgili genel iddialar ortaya koymak için geçmiş gözlemlere başvurma yönteminin uygulandığını ancak filozofların tümevarım yöntemini yetersiz bulduğunu ve bundan dolayı bilim için sorun oluşturduğunu düşündüklerini anlatırım. Daha sonra hangi kanıtın hangi varsayıma benzersiz bir şekilde uyduğuna karar verilmesinin zorluğuna ve bunu doğru yapmanın herhangi bir bilimsel araştırma için neden hayati bir önem taşıdığına değinirim. Onlara, bilimsel yöntemin tek ve basit bir şey olmadığından ve bilimsel metodolojinin nasıl olması gerektiği konusunda temel anlaşmazlıklar olduğundan söz ederim. Son olarak, bu konuların “felsefi” konular olmasına rağmen yine de bilimin nasıl yapıldığı üzerinde gerçek sonuçlara sahip olduklarını vurgularım.

Bu noktada bana sıklıkla “sizin nitelikleriniz nelerdir?”, “hangi okula gittiniz?”, “siz bir bilim insanı mısınız?” gibi sorular sorulur.

Belki de bu soruları bana, Jamaika kökenli bir kadın filozof olarak alışılmadık bir kimlikler bütününü taşıdığımdan dolayı, beni merak ettikleri için, soruyorlardır. Bunun kısmen doğru olduğundan emin olsam da bence mesele bu kadarla kalmıyordu, çünkü toplum normlarına daha uygun, stereotipik bir profesör tarafından verilen başka bir bilim felsefesi dersinde de aynı şeyleri gözlemlemiştim. New York’ta bulunan Cornell Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi olarak, insan doğası ve evrimi üzerine bir ders için de öğretim asistanı olarak görev yaptım. Dersi veren profesörün sınıf üzerindeki fiziksel etkisi benden çok daha farklıydı. Profesör altmışlarında, beyaz sakallı bir erkekti –tam bir akademik otorite imajı yansıtıyordu. Fakat öğrenciler, onun bilim hakkındaki görüşlerine kuşkuyla bakıyorlardı, çünkü bazılarının açıkça dediği gibi, “o bir bilim insanı değildi”.

Bence bu tepkilerin asıl nedeni, bilim ile kıyaslandığında felsefenin taşıdığı değere dair duyulan endişeler. Bu durumda, bazı öğrencilerimin, filozofların bilim hakkında söyleyecek faydalı bir şeyleri olduğundan kuşku duymalarına şaşmamak gerek. Felsefenin, tamamen değersiz ve anlamsız olmasa da, önemli bilim insanları tarafından, bilimle bir ilgisinin olmadığının kamuoyuna açıklanmış olduğunun farkındalar. STEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) eğitimine, beşeri bilimlerin sunduğu her şeyden daha fazla önem verildiğini biliyorlar. Sınıfıma giren gençlerin birçoğu, felsefenin sadece fikirlerle ilgili bulanık bir disiplin olduğunu düşünmekte iken bilimin gerçekleri keşfettiğini, deliller sunduğunu ve nesnel gerçekleri yaydığını düşünmekteler. Dahası, birçoğu, bilim insanlarının felsefi soruları cevaplayabileceğine inanırken, filozofların bilimsel konular üzerinde fikir yürütecek bir yeterliliğe sahip olduğuna inanmamaktadır. Neden üniversite öğrencileri felsefeyi sıklıkla bilimden tamamen ayrı ve bilimin emrinde olarak algılamaktadır? Tecrübelerime göre bunun öne çıkan dört nedeni var.

Bunlardan biri tarih bilincinin eksikliği ile ilgilidir. Üniversite öğrencileri, bölümler arasındaki bölünmelerin dünyadaki keskin bölünmeleri yansıttığını düşünmeye eğilimlidirler ve bu nedenle felsefenin ve bilimin -ve aralarında olduğu iddia edilen bu ayrılığın- insanlar tarafından yaratılmış dinamikler olduğunu kavrayamazlar. Bugün bilim adı altında yer alan bazı konular bir zamanlar başka başlıklar altında yer almaktaydı. Bilim dallarından en güveniliri olan fizik bir zamanlar “doğa felsefesi”nin altında bir alandı. Ve müzik bir zamanlar matematikle birlikteydi. Bilimin kapsamı, uygulandığı alanla ilişkili zamana, yere ve kültürel içeriklere bağlı olarak bazen daralmış ve bazen de genişlemiştir.

Bir başka sebep somut sonuçlarla ilgilidir. Bilim gerçek dünyaya ilişkin problemleri çözer. Bize dokunabileceğimiz, görebileceğimiz ve kullanabileceğimiz şeyleri yani teknolojiyi kazandırır. Bize, aşılar, GDO’lu bitkiler ve ağrı kesiciler verir. Felsefe ise, öğrencilerin gözünde, somut bir şey kazandırıyor gibi görünmez. Oysa durum tam da tersidir ve felsefenin sunduğu somut şeyler oldukça fazladır. Albert Einstein‘ın felsefi düşünce deneyleri Cassini’yi mümkün kıldı. Bugün bize dizüstü bilgisayarları ve akıllı telefonları sağlayan bilgisayar teknolojisinin temelinde Aristo‘nun mantığı var. Ve filozofların zihin-beden problemi üzerinde çalışmaları, nöropsikolojinin ve dolayısıyla beyin görüntüleme teknolojisinin ortaya çıkması için gereken ortamı hazırladı. Felsefe her zaman bilimin arka planında sessizce iş başındadır.

Üçüncü neden hakikat, nesnellik ve önyargı hakkındaki endişelerle ilgilidir. Öğrenciler bilimin tamamen tarafsız olduğu konusunda ısrar ederler ve bu görüşün aksini savunanların yanlış yönlendirilmiş olduğunu düşünürler. Oysa araştırmasına bir dizi varsayımla başlayan bir kişi nesnel sayılamaz; aksine, “ideolojik”tir. Ancak hepimiz bir şeylere meyilliyizdir ve bu eğilimlerimiz yaratıcı bilimsel çalışmaların ortaya konmasında etkendir. Yine de konu hakkında bir şeyler söylemek, popüler bilim tanımının içine kök salmış olan naif bir nesnellik anlayışı yüzünden oldukça zordur. Meseleye doğru yaklaşabilmek adına öğrencilerden hiçbir varsayımda bulunmadan yakındaki bir şeye bakmalarını rica ederim. Sonra da onlardan ne gördüklerini bana anlatmalarını isterim. Öylece kalıverirler… Ve sonra, daha önceden oluşan fikirlerini kullanmadan yeni deneyimlerini yorumlayamadıklarını fark ederler. Bir kez bu farkındalığı yaşadıktan sonra, bilimin nesnelliğini sorgulamak, onlar için tuhaf bir durum olmaktan çıkar.

Öğrencilerin rahatsızlığının dördüncü kaynağı, aldıkları bilim eğitiminin ne olması gerektiği ile ilgilidir. Olaya bakan biri, bilimin, var olanların –“olguların”– parçalarına ayrılmasıyla ilgili olduğunu ve bilimsel eğitimin de onlara bu olguları öğrettiğini düşündüklerine dair bir izlenim edinir. Ben bu beklentilere katılmıyorum. Ama bir filozof olarak, bu olguların nasıl seçildiğini ve yorumlandığını, neden bazılarının diğerlerinden daha önemli olduğunu, varsayımların hangi yollarla olgular içinde kendilerini ortaya koyduğunu ve bunun gibi şeyleri merak ediyorum.

Öğrenciler genellikle bu tür endişelere, sabırsız bir şekilde, “gerçekler gerçektir” diyerek cevap verirler. Fakat bir şeyin kendine özdeş olduğunu söylemek, o şey hakında ilginç bir şey söylemek değildir. Öğrencilerin “gerçekler gerçektir” demekle kastettiği şey şudur: Bir kez gerçeklere sahip olduktan sonra artık yorum veya anlaşmazlık için yer yoktur.

Neden böyle düşünmektedirler? Bunun nedeni bilimin bu şekilde uygulanması değil aksine bilimin böyle öğretilmesidir. Öğrencilerin bilimsel anlamda okur yazar olmak için uzmanlaşmaları gereken çok sayıda olgu ve yöntem söz konusu iken bunları öğrenmek için sadece sınırlı bir süreleri vardır. Bilim insanlarının ise derslerinin içeriğini, hızla artan deneysel bilgiye ayak uyduracak şekilde tasarlamaları gerekir ve cevaplamaları konusunda zaten eğitilmemiş oldukları sorulara ayıracak fazladan boş ders saatleri de yoktur. Bu da şu istenmeyen sonucu doğuruyor: Öğrenciler sıklıkla, bu bilim insanlarının derslerini, felsefi soruların bilimsel teori ve pratikle alakalı olduğunun farkında bile olmadan tamamlıyorlar.

Fakat her şey böyle devam etmek zorunda değil. Eğer eğitimde doğru bir yapısallaşma oluşturulursa, öğrencilerimizi, felsefenin bilim hakkında söyleyecek önemli şeyleri olduğuna ikna etmek için, benim gibi diğer filozofların da boş yere savaşması gerekmeyecek. Bunun için, öğrencilerin, bilimsel bilginin yegane meşru müfettişleri olarak gördüğü, meslektaşlarımız olan bilim insanlarının yardımına ihtiyacımız var. Açık bir iş bölümü öneriyorum. Bilim insanları bilimin temellerini öğretmeye devam etmelidirler ancak öğrencilerine, bilimin aslında filozofların ele almasının daha uygun olduğu pek çok önemli kavramsal, yorumsal, yöntemsel ve etik konularla ağzına kadar dolu olduğunu açıkça belirterek bizlere yardımcı olabilirler. Bu, felsefenin bilimle ilgisiz olmasından çok uzak bir durumdur; aksine felsefi meseleler bilimin kalbinde yer alır.

Yazar: Subrena E. Smith
Çeviren: Nilgün Lallı Açıkalın
Kaynak: Big Think 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.