Hannah Arendt’in Nazi subayı Adolf Eichmann’ın yargılanması hakkındaki kitabı olan Eichmann Kudüs‘te, 1963 yılında yayımlandığında, en ünlü savaş sonrası fikirlerden biri olan “kötülüğün sıradanlığı”nı literatüre kazandırdı. Bu kavram, ilk başta eleştirel bir kargaşa ortamına yol açtı. Michael Ezra, Dissident dergisinde yazdıklarında şunu belirtmiştir: “Arendt’in bu yargılamanın idaresine dair yazıklarına, yaptığı Eichmann tasvirine ve Yahudi Konseylerinin rolüne dair söylediklerine odaklanan çok büyük bir tartışma dönüyordu. Ona göre, Eichmann, ‘canavar’ değildi; onun bir ‘palyaço’ olduğundan şüpheleniyordu.”

1964 yılında yayımlanan “Diktatörlük Döneminde Kişisel Sorumluluk” başlıklı makalesinde bu eleştirilere cevap verdi. Burada Arendt, Eichmann’ın, şaşırtıcı derecede sıradan insanlardan ziyade, korkunç ve insanlık dışı bir düzeni temsil etmesine imkân tanınsa, hüküm giymesinin onu günah keçisi yapacağını ve diğerlerini oltadan kurtaracağını öne sürerek, başlıktaki meseleyi açığa kavuşturmayı hedeflemektedir. Buna karşılık, saikleri ne olursa olsun, rejim için çalışmış herkesin suça iştirak ettiğine ve ahlâki açıdan kabahatli olduğuna inanmaktadır Arendt.

Ancak, insanların çoğunun büyük ahlâki suçlardan sorumlu tutulabilmesine karşın, iş birliği yapanlar aslında suçlu değildi. Aksine, onlar, kanıtlanabilecek şekilde suçlu olan bir rejimde kurallara uymayı seçmişti. İçinden çıkılmaz bir ahlâki zorluk haline gelen bir nüanstır bu. Arendt, rejime hizmet etmiş herkesin, ölümcül olabilecek olsa da başka seçenekleri varken farklı kertelerdeki şiddete razı olduklarını ifade etmektedir. Mary McCarthy’den alıntı yaparak, “Birisi size silah doğrultup, ‘Arkadaşını öldür, yoksa seni öldürürüm,’ diyorsa, sizi kışkırtıyordur, hepsi bu,” şeklinde bir ifadede bulunmaktadır.

Bu örnek, işlediğiniz cinayet açısından “yasal bir mazeret” teşkil edecek olabilse de, Arendt, “ahlâki bir meseleyi”, yani hepimizin inandığını “düşündüğü” Sokratik bir ilkeyi tanımlamaya çalışır: Yanlış olanı yapmak yasaya uygun olsa bile, “çile çekmek, yanlış olanı yapmaktan iyidir.”

Arendt’e göre, Eichmann gibi insanlar suçlu veya psikopat değil, sosyal imtiyazın koruması altında olup kurallara uyanlardır. “Nazi döneminin ilk aşamalarındaki entelektüel ve ahlâki çalkantıdan etkilenmeyenler, ilk teslim olanlar, tamamen saygın camianın mensuplarıydı,” der Arendt. “Bütünüyle yeni olan sistemin ahlâklılığı üzerine kafa yormaksızın, bir değerler sistemini, yalnızca bir diğeriyle değiştirdiler.”

Öte yandan ise, bunu reddedenler, öldürmektense “ölmeyi tercih edenler”, “ahlâki konularda son derece gelişmiş bir idrak ya da kültür düzeyi”ne sahip değildi. Bu kişiler, Sokrates’in “ben ve kendim arasındaki sessiz diyalog” adını verdiği şeyi gerçekleştiren eleştirel düşünürlerdi; vahşete imza attıktan ya da imkân tanıdıktan sonra, kendileriyle birlikte yaşamak zorunda kalacakları bir gelecekle karşı karşıya kalmayı reddettiler. Arendt, “ne olursa olsun, yaşadığımız sürece, kendimizle beraber yaşamak zorunda kalacağımızı” hatırlamamız gerektiğini belirtmiştir.

O düzenin parçası olmayı bu şekilde reddetmek, küçük, kişiye özel ve görünüşe göre faydasız olabilir; ancak yeterince fazla kişi bunu yaptığında önemi büyük olacaktır. Arendt, James Madison’dan alıntı yaparak, “bütün hükümetlerin, sırtını, utanç verici olan itaatten ziyade, rızaya yasladığını” belirtmektedir. Hükümetin ve şirket çalışanlarının rızası olmazsa, “lider … çaresiz duruma düşer.” Tek partili otoriter bir devlete karşı aktif muhalefet yürütmenin etkili olmayabileceğini de kabul ediyor Arendt. Ancak insanlar kendini en çaresiz durumda, en çok baskı altında hissettiğinde, “kendi güçsüzlüğünü dürüstçe kabullenme”nin, reddetmek adına “kalan son gücü” bize bahşedebileceğini söylüyor.

Aktif direniş ve başkaldırı olmasa bile, yeterince insan “sorumsuzca” davranıp destek vermeyi reddetse, bu türden herhangi bir hükümetin başına neler geleceğini, bir an olsun durup hayal etmemiz gerekiyor; böylece, bunun ne kadar etkili bir silah olabileceğini görmemiz mümkün olabilir. Aslında bu da, örneğin sivil itaatsizliğin taşıdığı potansiyel güç gibi, şiddet barındırmayan birçok eylem ve direniş türünden birisidir.

Eli kanlı bir düzene alet olmanın ya da söz konusu düzenin hedefleri konusunda ona yardımcı olmanın bu şekilde reddedilmesine dair elimizde birçok örnek bulunuyor. Arendt, bu eylemlerin çok büyük bedelinin olabileceğinin farkındaydı. Alternatiflerin ise çok daha kötü olabileceğini öne sürmüştür.

Yazar: Josh Jones
Çevirmen: Rafet Koca
Kaynak: Open Culture 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.