Görünen o ki, canlıları ölülerden ayıran uçurumdan daha derin bir uçurum yoktur. Halen yaşamdan yana saf tutmakta olan bizler, daha kısacık bir süre öncesinde bizim gibi canlı olanların atıl bedenlerini geldikleri elementlere geri gönderirken bunun farkına varırız: toprak ya da ateşe –küller küllere; Zerdüştlerin kulelerinden havaya; nadiren de suya. Ölümden sonrası ile ilgili inancımız ne olursa olsun (bir inancımız olmasa bile), ölülerimizin naaşlarını alıp duvardan aşağı fırlatmayız. Cenazemiz ve yasımızla, özen göstererek ve ritüeller eşliğinde onları defnederiz. Bu böyledir, çünkü insanlar hep böyle yapmıştır ve böyle de yapacaklar; bu bizim doğadan kültüre geçişimizin simgesidir. Hep yaşadık ve yaşamımızı hep ölenlerimizle beraber sürdürdük. Bunun aksini yapmak, ölenleri yaşayanların arasında dışlamak, tarihten silmek demektir.

Fakat, ölülerimizi onurlandırırken bir yandan da onlarla aramıza belirli bir mesafe koymaya çalışırız. Onlardan, bizi dünyamızda rahat bırakmalarını, güvenli bir şekilde kendi dünyalarında kalmalarını isteriz. Bunun aksinin olması, bir şeylerin yanlış gittiğini gösterir. Sofokles’in tragedyası Antigone’de Kral Kreon, isyancı Polyneikes’in, işlediği suçlara karşılık, “gömütsüz, gözyaşsız, leş kargalarına, akbabalara şölen niyetine peşkeş çekilmiş halde” bırakılmasını emretmiştir. Eğer bir yolunu bulmuş olsaydı, şüphesiz ki Polyneikes’in gölgesi, bu korkunç ihmalde payı olanları paylamak için geri dönerdi. Antigone’nin sesi bizler -ya da yüksek benliklerimiz- tarafından duyulur: ölülere saygı “tanrıların sarsılmaz, yazısız kanunlarından biridir. Dünün veya bugünün işi değil, tüm zamanların kanunudur.”

Böylece Cadılar Bayramı’na, 1 Kasım’daki Azizler Günü ve ondan bir gün sonra kutlanan Tüm Ruhlar Günü’ne, canlılar ve ölüler arasındaki tüm sınırların aşıldığı günlere geliyoruz. Neden hala bu günler hayaletler ve gulyabanilere, ecinniler ve dans eden iskeletlere adanır?

Bu soruya bir cevap bulmadan önce, canlılar dünyasına geri dönen ölülerin bir sınıflandırmasını yapmamız gerekiyor: hortlaklar. Bu geniş aile iki ayrı cinsten oluşur: etten kemikten olanlar ve ruhaniler. Ve her iki cins içerisinde ayrı türler bulunur. Etten kemikten olanlara örnek olarak vampirler verilebilir. Polonya’da yapılan bazı kazılarda, ağızlarında tuğlalarla gömülmüş insan iskeletleri bulunmuştur. Arkeologlar bunun vampirlerin geri dönüp onları yemelerini engellemek için köylülerin aldığı bir önlem olduğunu düşünüyor. Vampirler yuvalarından uzaklaşırken, İskandinavların draugr’u, etten kemikten olan bir hortlak türü, evden epey uzaklarda dolanır. Akrabası olan bir başka İskandinav türü, haugbúar, yuvasının yakınlarından ayrılmazken, diğer yerleşimcilerden yakınır ve hava durumunu etkiler. Bir hayli cismani olan Çin yürüyen ölüleri ise fallarına göre gömülmelerinin hayırlı olduğuna inandıkları yerlere ulaşmak için uzun mesafeler kat ederler.

Ruhani intikamcılar cinsinin içerisinde de pek çok tür vardır: ölümlerinden kısa bir süre sonra, kendilerine doğru düzgün bir cenaze töreni düzenlemeyen arkadaşlarına yakınmak için geri dönenler, örneğin; İlyada‘da, Patroklos’un gölgesi Akhilleus’a tam bu koşullar çerçevesinde görünür. Ya da Hamlet‘in babası gibi, zırhlara bürünmüş halde -ufak bir maddi dokunuş- oğluna bir cinayet kurbanı olduğunu söylemek için geri dönen hayaletler. Çirkin bir etki yayan hayaletler vardır, bir de (ortada fiziksel bir beden olmadığı halde bunu nasıl başardıkları belirsiz olsa da) insanı çarpan hayaletler…

Tüm hortlaklar familyasının ortak özelliğiyse, pek de şen sayılabilecek bir topluluk olmamalarıdır. Dünyamıza geri dönerler, çünkü yolunda gitmeyen bir şeyler vardır: ödenmesi gereken bir borç ya da alınması gereken bir intikam; bedenlerine gereken özen gösterilmemiştir ya da ruhları iyi anılmıyordur. Casper gibi arkadaş canlısı hayaletler epey nadirdir. Tek tanrılı dinlerde, Tanrı genellikle öteki dünyanın sınırlarını dikkatle korur, hayaletler de nadiren ortaya çıkar; çünkü Tanrı ölüleri kendi yanına çeker. Tek tanrılı dinler, ruh çağırma gibi tehlikeli büyü türleri aracılığıyla ölülerle iletişim kurulmasını onaylamaz. Tek bir tanrının sorumluluğunda olmayan dinlerde ise, hortlak sayısı genellikle artar.

Fakat hiçbir yere gidiyormuş gibi görünmüyorlar, Akıl Çağı’nda bile. James Boswell, Samuel Johnson’un Hayatı (1791) isimli eserinde şöyle yazmıştır: “5.000 yılın geçip gitmiş olması muhteşem… ve hala, bir insanın ruhunun ölümünden sonra ortaya çıkıp çıkmadığı konusu belirsizliğini koruyor.” Her türlü sağlam argüman buna karşıdır, “ama halen buna inanılır”. 19. yüzyılda da durum aynıdır: Jeremy Bentham gibi, en rasyonel ve batıl inançların en sıkı karşıtı olan insanlar bile, kendini hayaletlere inanmaktan alıkoyamamıştır.

Bugün bile, Cadılar Bayramı, bizi ölenlerin ruhları için dua etmeye ve azizlerden onların kurtuluşu için yardım istemeye çağıran Ortaçağ geleneklerini bulanık bir şekilde hatırlamaya teşvik ediyor. Daha öncesinde bu bayram, kendileri için yapılan yardım çabalarından hoşnut olmayan ruhların geri dönüp şikayet etmesine imkân vermek için kutlanırdı. O zamanlar, ölüler ve canlılar arasındaki sınırlar daha geçirgendi. Günümüzde çok az kişi ölülerin ruhu için bir şeyler yapabileceğimize ya da sınırların bir şekilde aşılabileceğine inanıyor. Ama eski hayaletler, hatta zombi gibi yeni hortlak türleri bile –ki zombiler bambaşka bir hikayenin konusu- hala etkisini sürdürüyor. Bunun sebebi, hortlakların artık daha içsel olmasıdır, genel olarak ölenlere karşı, ya da özelde belirli bir kişiye yanlış yapmaktan dolayı oluşan suçluluk hissinin, kendini oldukça canlı bir şekilde zihnimizde açığa çıkmasıdır. Gerçek olmadığını bilsek de bu, gerçektir.

Bunun bir sebebi, kısmen, bizim ve hayatımızın bir parçası olan ölülerin bize halen, bir şekilde musallat olmasıdır. Bir diğer sebep ise ölümlülüğün çok tuhaf ve katlanılmaz oluşudur. Sigmund Freud bunu çok iyi anlamıştı. Aklın bu duruma yardımı pek dokunmaz. Onbinlerce yıl sonrasında bile, ancak bir arpa boyu kadar yol gidilmiştir. Tekinsiz (1919) isimli çalışmasında da belirttiği gibi “Ölümle kurduğumuz ilişkiden başka hiç bir alan yoktur ki, ilkel zamanlardan beri çok az değişsin ve eskiler ince bir kaplama altında korunaklı bir halde kalsın.”

Son olarak, başladığımız yere dönecek olursak, sevgili yaratık dostlarımıza iyi bir ölüm diliyor, canlılar topluluğu arasında huzur içinde istirahat etmelerini umuyoruz, çünkü onların aramızda olmasına ihtiyacımız var. Hayal ettiğimiz dünyanın bir parçası olmaya devam edecekler. Çünkü insan olmak, ölülere özen göstermeyi gerektirir. Ama aynı zamanda bizim dünyamız ve onların dünyası arasındaki uçurumu korumak için ölülere ve ölmekte olanlara huzur diliyoruz. Ölüler, ilkel bir tehlike teşkil ederler, onların oldukları yerde güvenli bir karantina altında, bizimkine paralel bir evrende kalmaları gerekir.

 

Thomas W Laqueur, California, Berkeley Üniversitesi’nde Helen Fawcett tarih profesörlüğü yapıyor. Tek Kişilik Seks: Mastürbasyonun Kültürel Tarihi’nin (Literatür Yayıncılık, 2007) yazarı. Yeni kitabı “Ölülerin Eseri” ismiyle yayımlandı.

Çevirmen: Sezen Kiraz
Kaynak: Aeon 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.