Ne zaman bir köprüden geçsem; telefonum, cüzdanım, anahtarlarım kişisel olan neyim varsa fırlatıp atmak isterim. İçimden bir yerden yükselen bu isteğin ardında ne olduğunu basitçe ifade etmek oldukça zor. Öyle seziyorum ki; eylemin sonluluğunun saptırılmış bir inkârı ve kendi özüne ulaşması gereken biri tarafından atılmış, fırlatılmış bir objenin geri döndürülemezliğiyle alakalı bu durum. Bu, mesafenin, son bulmanın, işlevliliğin, olağanın, tutarsızlığın reddi.

Tüm bu sebeplerle beraber, ben, bunun haz eyleminin (benim daha yeni yeni becerebildiğimi itiraf etmem gereken bir eylem) bir dizi örneği olduğuna inanıyorum. Bugünlerde haz ve hazza dair olandan konuşmak çok popüler. Direkt akıllara gelen cinsel haz modeliyle beraber; haz, sürekli peşinde koştuğumuz, farkındalık ve içselleştirmenin arttığı yaşlarda elde etmemiz gereken bir şey olarak anlaşılıyor. Birçok modern filozof, hazza dair bu yaygın şekilde kabul edilen görüşü doğal ve özgürleştirici olarak değerlendiriyor. Örneğin Cinselliğin Tarihi’nin ilk bölümünde Michel Foucault, modern toplumda cinselliğin kontrolü olağanlaştırmanın son adımı olarak açımlandığını dile getiriyor ve Frankurt Okulu’nun teoristleri son dönem kapitalist toplumda yabancılaşmayı iyileştirmek için kullanılan hazza birçok farklı yönüyle dikkat çekiyor (Herbert Marcuse bu olayı, “temsili desüblimleşme” olarak adlandırıyor). Ben, hazzın iktidar dolayımı ile ortaya çıktığı ve meta üretimine zemin hazırladığı konusunda Foucault ve Frankurt Okulu ile aynı fikirdeyim; ama modern sosyal yapıların özneleşmeyi baskı altında tuttuğuna, hatta onun sonuna davetiye hazırladığına odaklanmak hazzın kendisine dair önemli bir görüşü yok ediyor.

En ilkel biçimiyle, ben hazzı sonuçlara ya da isteğin “gerçekle” uyumuna aldırmadan, bir kişinin yapmak istediğini –kendi kendine, vücuduna, başkalarına ya da eşyalara- yapması sonucu oluşan tatmin olarak tanımlıyorum; ancak burada insanlar “gerçek” olanın ne olduğunu da anlamak isteyebilir. Bu noktada hazzın kavramlaştırmasını çok yüzeysel ele aldığım konusunda hemen bir itiraz gelebilir. Bizim herkesçe kabul edilen gerçeklerimiz, hazzı parçalamak ve ona engel olmak bir yana ulaşılabilecek hazları da kısıtlamakta. Örneğin; iyi bir şarap içmenin hazzı bunu maddi anlamda karşılayabilecek olanlar için kolaylıkla elde edilebilir ve gerçeklerle de tasdik edilir. Fakat kolayca ulaşılan hazlar, ne dürtüler gibi bir içgüdü sonucu olarak ne de sosyal ve fiziksel gerçekleri kıran; bozan anlar olarak nitelendirilmezler.

Peki o zaman benim tasvir ettiğim hayaller dünyasına ait olmayan gerçek hazzı nerede bulabiliriz? Şansımıza benim elimde bunu açıklayan görsel bir illüstrasyon var. 

Böylesine komik ve aynı zamanda korkunç eylemleri görmek, egemen olmaya ya da agresifleşmeye bir itki oluşturuyor; ama bu tanımda önemli bir eksiklik var. Videoyla ilgili en rahatsız edici şey, çocukların birbirlerine zarar vermesi değil; bunu açıkça zevkle yapıyor oluşları. Diğer bir şekilde ifade etmek gerekirse, gülmenin doğası içerisinde bu durum zaman zaman kabul edilebilir dursa da; ebeveynlerin tamamıyla kabullenemediği şey, çocukların küçük sadistlermişcesine birbirlerini incitmesinden oldukça zevk almaları.

Egemen olma ve zevk arasında sıkı bir bağ olduğuna inanıyor olsam da, ben bu ev çekimi videoya dikkat çekmek istiyorum. Bu video, sadece zevkten doğan sadizmi göstermekle kalmıyor; çocukların kendilerini pervasızca bıraktığı anlık isteklerin nasıl gerçekleştiğini ve onların bu durumun sonuçlarını zerre önemsemediklerini de gösteriyor. Biz bunu engelleyen ya da bu tür davranışları zapt eden; aileler, öğretmenler ve hatta danışmanlar ile oluşturulan ‘toplum’un kendisi diyebiliriz; ama böylesine bir gücü dış faktörlerle ilişkilendirme, davranışın kendisinin içsel olarak karmaşıklığını gözden kaçırmış olur. Burada gösterilen şey temel ama zor bir öğretinin yok oluşu; çoğu yetişkinin kısmen idare edebildiği nokta; hoşlandığın insanları tehlikeye atacak şekilde onları incitemezsin. diğer bir deyişle sevgi ve öfke yan yana uygunsuzdur.

Şahsıma göre buradan çıkarılacak en önemli mesaj, bir çeşit haz var ki diğer bir hazzı yok edecek gibi işleyebilir, bu sebeple hazzı yontmak basitçe ‘toplum’un dayatması olmamakla beraber belki de diğer zevklerle de ilgili. Bu sadistçe zevklere ek olarak, ben zevki temel alan başka zevkleri de eklemek istiyorum; gözle taciz, istenmeyen dokunma (fiziksel taciz), bir başkasının genital bölgesine halka açık bir yerde dokunma, canının istediği gibi istediği yere tuvaletini yapma, birine çok yakın durarak konuşma, çığlık atma, vücuttaki herhangi bir deliğe bir obje sokma, sadece bir kaçı… Şüphe yok ki –fiziksel baskıdan mantıksal sabrı zorlamaya kadar sıralanan- bu davranışlara yol açan durum, insanlara karşı töleransı geliştirmede oldukça önemli; ama bu basitçe feragat edilen dış sorumluluklarla da ilgili değil. Bizim etrafımızdakiler bize karşı ne kadar hoşgörülü olursa olsun, her bir birey bir gün mutlaka üzüntü içinde anlar ki; insan ilişkilerinin ön koşulu kendini (sfinkter) kas sistemini kontrol etmektir.

Kısacası benim argümanım, tabii ki sadece bana ait değil; haz en temelde öz-yıkıcıdır. Bu sonucu insan arzusunu daha ikna edici bir açıklamaya kavuşturmak için katı bir çıkış noktası olarak belirledim. Ayrıca bunun pragmatik bir sonuca da bağlanacağına inanıyorum. Biz kendi hazlarımızı basit bir doğrusal düzlemde açıklarız; inatla hazzın peşine düşmek için etrafımızdaki her şeye kör oluruz; ya da hüsranla beraber öfke ve kırgınlıklarla dolarız. Hazzı temelde kendini yıkan bir yapı olarak görmek, onun her zaman kararsız olan ve bundan ötürü kısmen olası görünen bir çaba olarak başarısını anlamaya yardımcı olur (ayrıca bu durum, benzer karmaşıklığın bu hazdan vazgeçme halini de açıklar; ama bu başka bir tartışmanın konusu). Burada alınması gereken ders, bunun sadece aşağılayıcı olmadığıdır. Öfke veya inatla yolu tıkanmadığında bu alternatif duruş, hazzın kendine yıkıcı doğasının aslında ne gibi bir yarar sağladığını ve ek olarak hazdan doğan yeni olasılıkların –ki bunlar, kendi kendine kendini ve karışıklık ve karmaşıklığın güzelliğini anlamayı gerektirir.- üreticiliğini gösterir. Örneğin, mizah hazzın öz yıkımı olmadan düşünülemez ve bu sebepledir ki sıklıkla mizahın en önemli kaynaklarından görünen çocukların kendileri mizahtan çok uzaktır.

Özetle, konu hazza geldiğinde umut veren en iyi şey Samuel Beckett’in son derece uygulanabilir görünen sözleridir; haz almak için “daha da iyi çuvalla”: haz aslında hazdan çok daha dışsal bir şeydir. Birçoğumuz gibi ben de haz ya da narsisizm sonucu var olduğum gerçeğine kör bakarak ve kendimi pervasız bir terk etmeyle başkalarının hayatlarına devşirerek, daimi olarak daha iyi çuvallamakta ve zevkin türlerinin ikincil etkilerini anlamak ya da kabullenmekte çuvallıyorum. Fakat her seferinde, bir an da olsa, o aşkınlık anında, hazzın öz-yıkımsal halini takdir ediyor ve anahtarlarımın hala cebimde olması gibi önemsiz gerçeklikler için bile minnettarlık duyuyorum.

 
Yazar: Benjamin Y. Fong
Çevirmen: Oya Yıldız
Kaynak: The Philosophical Salon 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.