Görüngü (fenomen) kavramından yola çıkarak, görüngübilimi (fenomenoloji) kuran Husserl, görünen şeylerin görünenin kendisi değil, onun anlamı olduğunu belirtir. Algımız, Husserl’e göre, bir şeyin anlamının algısıdır, bir şeyin algısı değildir. Bir buluşmaya giderken buluşacağımız insanın betimlemesi kafamızda halihazırda bulunmaktadır, buluşma yerinde kafamızdaki kavram ile üst üste oturacak bir görünüm, bizim o insanın orada olduğunu bilmemizi sağlar. Ancak o insan gerçekte nedir? Husserl, önceden kafamızda hazır olarak bulunan kavramları noema olarak niteler. Noema, gerçek bir nesne olmaktan ziyade, soyut bir varlıktır. Kafamızdaki kavramlardan sıyrılmış olarak varolan gerçek varlığı mutlak varlık olarak niteleyen Husserl, bu gerçek varlığa ulaşmanın yolunun, epokhe olarak adlandırdığı yöntemle mümkün olduğunu belirtir. Varlığı her türlü nesnel fenomenden sıyırarak algılamak anlamına gelen epokhe vasıtası ile, yani bir yargısızlık mesafesinden varlığı algılamakla, mutlak varlığa ulaşabileceğimizi söyler. Bunu yapabilmek için tüm aşkın nesnel fenomenlerin farkında olunmalı ve onlardan bilinçli biçimde kendimizi sıyırarak, bize görünen şeyi olabildiğince noemasına ulaşacak biçimde algılamak gerekmektedir. Husserl, bu biçimde yalıtılarak algılanmış olan varlığa mutlak varlık der. Ona göre aşkın varlıktan yalıtılarak algılanmış olan bu mutlak varlık, varlığın özüdür, bizim bilincimizin, şeyi bilinç yoluyla dolayımlamadan (bilincin aracılık etmediği biçimde) algıladığı en doğal halidir. Husserl, fenomenolojinin, içkin bir sezgi yoluyla noemayı keşfetme yolu olduğunu ve bilincin deneyimleyen ben, yani ruh olduğunu söyler. Bu görüşleri nedeniyle, doğal olarak, bir çok kişi tarafından Platoncu idealist olmakla eleştirilmiştir. Kabaca bakıldığında, Husserl’in de, Kartezyen yalıtım iddiasının aynısını ortaya koyduğu kanısı oluşmaktadır. Ancak Hegel’in Descartes’tan sonra, Husserl’in de Hegel’den sonra yaşamış oldukları göz önüne alınırsa, Husserl’in neden böyle bir geriye dönüşe gerek duymuş olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Varlığın özü kavramından ne anlamamız gerekmektedir? Öze ulaşma felsefesi, Platon’un idealizminden günümüze dek süregelmektedir. Özden kastedilenin moleküler bir öz olmadığı kesindir. Bu durumda, özden anlamamız gereken şeyin, Platon’un ideal biçimleri, Descartes’in düşünen ben’den yalıtılmış zihinsel yansımaları, Kant’ın duyularla algılanan şeyleri ya da Husserl’in noemaları mı yoksa Hegel’in belirttiği gibi olumsuzlama mı olması gerektiğini sormamızda yarar vardır.

Hegel, olumsuzlamanın varlığın özü olduğunu söyler. Olumsuzlamayı Hegel, “ne ise o olmamak, ne değilse o olmak” olarak kısaca özetlemiştir. Olumsuzlama, Hegel’e göre, her insanın özünü oluşturur çünkü, olumsuzlama nedeniyle doğal yerini terk eden insan, kendisine nesnel olarak dışarıdan bakma olanağına kavuşarak, kendisini nesnel olarak tanımlayabilir. Bu, aslında diyalektiğin kendisidir ve Hegel’in belirttiği gibi, bu nedenle diyalektik, insan varlığının özüdür. Doğal biçimde kendi içinde bulunan olumsuzlama itkisi nedeniyle, kendi dışına çıkarak diyalektiği başlatan insan varlığı, bu sürecin sonunda başladığı noktaya dönmesiyle, dünyadaki varoluşunu, bir bütünsellik olarak ve dışarıdan gözleyerek anlama olanağına kavuşur. İnsan varlığının kendinin dışına çıkışının en önemli tarafı, onun toplumsallaşmasıdır. Bu nedenle, son noktada insanın kendi özü olarak kavradığı öz, toplumun onu kavradığı ve kavradığı şeyi ona anlattığı görünümdür ve bu görünüm aslında toplumun onayından geçmiş bir toplumsal tanımdır. Bu toplumsal tanım, bireysellikten olabildiğince uzak, toplumsal bir fenomendir. Yani Hegel’ci felsefe, öze ulaşabilmenin yolunun, insan varlığının dışında olduğunu vurgular. Hegel öncesinde insan varlığının içinde aranan bu yol, Husserl ile birlikte yeniden aynı içsel niteliğine kavuşmaktadır. Bu nedenle Husserl, Hegel’ci diyalektiği reddetmekte, zihnin dolayımlamasını aşma çabası içinde, olumsuzlamayı inkar ederek, gerçek olanın, bilinçte halihazırda varolmuş olan şeyler olduğunu ileri sürmektedir. Bu ise dünyaya insanın yeni hiç bir şey katamayacağı anlamına gelmektedir. Husserl’in gerici kaderciliğin pençesine düştüğü nokta, olumsuzlamayı inkar ettiği bu noktadır.

Edmund Husserl ve Martin Heidegger, St. Märgen 1921.
Edmund Husserl ve Martin Heidegger, St. Märgen 1921.

Bilincin, nesnelerin bilincinde olması, onların farkında olması anlamında kullandığı yönelimsellik kavramını, Husserl aslında çok doğru bir yere oturtmuştur. Husserl, yönelimselliğin üç parçadan oluştuğunu belirtir: Algı, imgelem ve anlamlandırma. Algı dolaysızdır, zihin nesneyi kendisi ile dolayımlamadan duyumsar, Hegel bu aşamaya duyusal kesinlik der. Daha sonra zihinde imgesel bir temsilci oluşur ve en son olarak bu temsilciye toplumun kullandığı dil yoluyla simgesel bir anlam kazandırılır. Ancak eğer imgelem ve algı yoksa, boş soyutlama ortaya çıkar ve dilin simgeselliği içinde boş bir yönelim oluşur. Anlamlandırma olmazsa, bu durumda da zihin imgeyle büyülenir ve donar kalır. Bu nedenle Hegel’in belirttiği gibi, sağlıklı bir süreç için bu üç aşamanın bir arada bulunması gerekmektedir. İnsanın doğumundan sonra, sınırları giderek genişleyen fiziksel ortamına uyum sağlayabilmesi için, çevresiyle birlikte tümelleşmiş bir bilince ulaşabilmesi ve tikelliğinden sıyrılmış olması gerekir. Bunu sağlayacak şey ise toplumun kullandığı ortak dil ve simgelerin, birey tarafından öğrenilmesidir. Hegel’e göre var olmak ile hiç olmak arasındaki geçişler, yani oluşlar, bireyin toplum içindeki fenomenini yaratır. Oluş bir fenomendir, ancak her oluş olumsuzlanır, bu da birey için bir yolculuğu başlatır. Bir felsefe bireyin toplumsal yolculuğu olan oluşları mı anlatmaktadır, yoksa içsel deneyimine mi odaklanmaktadır? İşte bu soru, bir felsefenin gerici ya da ilerici niteliğini açığa çıkartır. Hegel, oluş fenomenlerinin dilin simgeselliği yoluyla toplumsal anlamını kazanması gerektiğini, bu anlamlandırma kazanıldıktan sonra başladığı noktaya dönen varlığın kendisini eksiksiz biçimde tanımlayabileceğini, yani özüne ulaşabileceğini belirtir.

Husserl’in öğrencisi olan Heidegger, oluş fenomeninde hiç’i, yani varlık olmayanı tanımlama çabasına girmiştir. Heidegger çok doğru biçimde hiçin hiçliğini, yani insanın çekirdeğinin hiçbir zaman ulaşamayacağı bir kavramsal boşluktan oluştuğunu ve bu boşluğun, kendisine yönelen bilinci hiçerek, dışarıya doğru ittiğini belirtir. Bu Hiç tanımı, Hegel’in Gerçek tanımı ile örtüşmektedir. Hiçmek, bir olumsuzlama biçimi olarak başlangıçta Heidegger’de yerini bulur, ancak bu doğru başlangıca karşın sonradan, Husserl gibi Heidegger de kendisini, özü içsel bir süreç olarak tanımlama çabasından kurtaramaz. Oysa, içsel özün hiçmesi, dolayısıyla hiçbir zaman tanımlanamayacağını, kendisi belirtmesine karşın, onu içselliğe yönelten nedir? Metafizik adlı eserinde Heidegger şöyle söyler: “Hiç- Hiçin Kendi- herhangi bir şekilde sorgulanacaksa, o halde önceden verilmiş olmalı. Onunla karşılaşabilmeliyiz.” Eski bir hastalık bu noktada ortaya çıkmaktadır; her şey önceden verilmiştir, yeni hiçbir şey yoktur. Heidegger de bu hastalığa yakalanmış görünmektedir. Tinsel arayış, Hegel ile birlikte bireyin dışına çıkarak, sürekli kendisini yenileyen toplumsal bir fenomene dönüşmüşken, Heidegger’de yeniden bireyin içine yönelir. Heidegger’in hastalığının belirtisi, Metafizik adlı eserinin şu satırlarda görülmektedir: “Hiç, varolanın tümünün tam bir olumsuzlanmasıdır. Buna göre, ilk olarak varolanın tümü verilmiş olmalıdır ki olumsuzlanabilsin”. İşte Husserl’in belirttiği imgeleme hayranı olma durumu budur. Heidegger, önceden verilmiş olan ve hayran olacağı bir imgelemin peşindedir. Hegel’in diyalektiği, devinimi, toplumsal simgeselliğin yarattığı değişim, oluşum ve bütünsellik, Heidegger tarafından gözardı edilmektedir. İnsanın kendisini yaratma ediminin ve özgürlüğünün önüne dikilen Heidegger, bu nedenle gerici bir söylemin kaçınılmaz olarak kucağına düşmüştür. Daha da kötüsü, Heidegger, özü açığa çıkartmak için korkunun gerekli olduğunu belirtir şu sözlerle: “Ancak Hiçin kökten açığa çıkması temeli üstünde insanın Varolması Varolana doğru yaklaşabilir ve onu araştırabilir. Hiçi korku anı dışında örten nedir? Varolanın içinde kendimizi kaybetmektir. Hiç hiçerken dikkatimizi varolana yöneltir” (a.g.e.). Toplama kamplarındaki Yahudilerin herhalde dikkatlerini varolana yöneltme lüksleri hiç olamadı, ama Heidegger, o kadar insan korku içinde bocalarken, yine de Hiç’e ulaşamamış, onu tanımlayamamış görünmektedir. Bunu Heidegger şöyle itiraf eder: “Yoksa biz, kendini Varolanın Varlığı ile olagetiren bilmecenin bunca kafa yorduktan sonra da biraz daha yakınına hala gelemiyor muyuz?” (a.g.e.).

Heidegger’in nesnelleştirmeye karşı olan tutumu, imgesele geri dönüşe neden olur. Fenomen bu nedenle imgesel düzeyde algılanır, simgesel düzeyde bir nesneye dönüşemez. Ortada görünen yerine, görünmeyen üzerine düşünmenin yararı ne olacaktır? Biz görünmeyen yerine görünenle uğraşacaksak fenomen, toplumun kullandığı dil yoluyla simgeselleştirilmelidir. Hegel’in felsefesinin ilerici yanı, var oluşu dilin simgeselliği düzeyine taşıyarak, varoluşu toplumsal bir ortak ürün haline getirmesidir. Bunu sağlayan şey ise varlığın özünü oluşturan olumsuzlama ve olumsuzlamanın yarattığı diyalektik yapıdır. Yani insanı özü, algı, imgelem ve dilin simgeselliği arasındaki diyalektiktir. Özü bu biçimde göremeyen ve içsel bir yolda arayan her felsefe gerici bir yapı kazanmaya mahkumdur. Çünkü, varlığa kulak kabartan düşünme, tasarımlayıcı düşünmeyi safdışı bırakarak insan iradesini hiçe sayar.

Özü arayan bu insanlar, kendi özleriyle de sorunlu gibi görünmektedirler. Husserl’in eğitim verdiği üniversitede kürsü başkanı olmadan önce, bir Alman olarak Yahudi olmasından rahatsız olarak, Protestanlığa geçişi, Heidegger’in bu kürsüye başkanlık etmesi sırasında, Husserl’i üniversiteye girmekten men etmesinin önüne geçememiştir. 1. Dünya savaşı yenilgisinin ve teslimiyetin havası içinde büyüyen Heidegger’in, öz arama çabasında bu havanın ne derece etkili olduğu da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

Yazan: Mutluhan İzmir
Kaynak: mutluhanizmir.blogcu.com

Please complete the required fields.