“Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derler. Umarım böyle bir yazının da “kırk yıl hikayesi olur” diyerek yazıma başlamak istiyorum.

Kış yüzünü bahara çevirmiş ve ağaç dalları yeşil yapraklarını açmaya başlamış. Gün kararmak üzere, bir kafede oturup birkaç dost ile kahve içmek ve sohbet etmeyi kim istemez. Hele ki bir Türk kahvesi söylemişseniz sohbet tadından yenmez. Kahveler içilir ve artık “fala inanma falsız da kalma” denerek kahve fincanını ters çevirirsiniz. Fal bakacak kişi şöyle bir göğsünü gerer; çünkü birazdan karşıdaki kişinin hayatı hakkında kesin ve derin şeyler söyleyecektir. “Nefesim güçlüdür” diyerek kendince gururlanır. Falına bakılacak kişi de merak içindedir: İyi haber mi var kötü haber mi? Neyse zaman geçer ve eller ters çevrilmiş fincana uzanır. Az önce dudaklarını değdirdiği fincandan büyülü bir dünya çıkacaktır. İçilen kahvenin verdiği keyif birazdan doruğuna ulaşacak ve az önce dudaklarını değdirdiği fincana şimdi başkası sözlerle dokunacaktır. Kalpten kalbe bir yol vardır misali dudaktan dudağa bir söz açılır. Bu söz birazdan bir kehanete dönüşecek ve dünyanın alt üst olması mitosunda olduğu gibi kahve fincanının alt üst olmasından bir dünya karşımıza çıkacaktır.

Fala bakan kişi bir bilgin misali başlar konuşmaya: Üç vakte kadar… Burada bir yol var… Bir aya kalmaz… Tüm şekiller zihinde yüzlerce çağrışıma neden olur. Meyveye, hayvana, insana benzeyen şekiller… Her şey şekilden ibarettir. Kahverengi ve tonlarından başka renk de yoktur. Elbette burada önemli bir şey var: bakış. Bakış üsttendir, hatta yamuktur. Yamuk bir bakışla doğru sözler söylenir mi? Söylenir elbette! Eğri otur doğru konuş, derler. Eğri bakıp doğru konuşur fala bakan kişi. Belli bir açı ile şekillere bakmaktadır. Falcı resme asla dik bakamaz; yamuk bakmak zorundadır. Her ne kadar sağa sola çevirse de falcı fincana yamuk bakmaktan kendini kurtaramaz. Hatta yamuk bakışının doğruluğunu kanıtlamak için de fincanı başkasına gösterir: “Sen de görüyorsun değil mi?”. Sözler söylenir, dilekler tutulur. Fal bitmiştir. Heyecan yerini gülüşmelere bırakır. Falına bakılan kişi de falcı da rahatlamıştır. Ama ortada bir sorun vardır. Konuşan hep falcı olmuştur. Bakış falcıya aittir, sözler de. Çağrışımlar da falcının çağrışımlarıdır. Karşısındaki kişi kim olursa olsun konuşan falcıdır.

Lacan, Hans Holbein’in Elçiler adlı tablosuna göndermede bulunarak “Yamuk Bakmak”ın önemini ortaya koyar. Holbein’e göre zengin ve kendinden emin gözüken elçilerin göremediği bir şey vardır. O şey ölümü temsil eden kafatasıdır. Tabloya doğrudan baktığımızda şekilsiz bir şey görürüz. Bu şekilsiz şey lekedir. Kim bilir, belki de fincanın içindeyizdir. İdeolojilerin yüze nesnesi haline gelmişizdir. Hans Holbein’e göre elçiler bir şeyi görememektedirler: O şey ölümün kendisidir. Biz ancak doğru açı ile bakabilirsek gerçeği görebiliriz. Peki, o açı ile kimler bakabilir? Kahve falında, falına bakılan kişi kimdir?

"The Ambassadors" (Elçiler), Hans Holbein (1497 – 1543)
“The Ambassadors” (Elçiler), Hans Holbein (1497 – 1543)

Hans Holbein’in Elçiler adlı tablosu bize neyi anlatmaktadır? Doğru bakmayı mı? Yoksa gerçeği görebilmeyi mi? Belki de her ikisini! Ama kahve falında açık bir şey var ki o da falcının yamuk baktığı şey kendi dünyasıdır. Gördüğü şekiller, çağrışımlar falcının kendi dünyasına aittir. Falına bakılan kişi analist konumundadır; falcı ise divana yatmış bir analizandır.

Hans Holbein’in Elçiler adlı tablosuna geri dönersek aslında ressam elçileri eleştirir gözükmektedir. Çünkü amaç elçilere zenginliğin geçici olmadığını anlatmaktır. Zenginlik değildir gerçek olan; gerçek olan, ölümdür. Ancak yine burada falcının düştüğü duruma düşmektedir ressam. Çünkü ölümü elçilere değil, kendi ve kendi gibilere göstermek niyetindedir. Kendine “zenginliğin gelip geçer bir şey olduğunu” anlatmak istemektedir. Yamuk bakacak kişi tabloya sabitlenmiş elçiler değil, ressam ve ressam gibi olanlardır. Zaten ölüm de zenginlik de aynı yerde durmaktadır, tabloda. Tam da ressamın karşısında bir yerde.

"Las meninas" Tablosu, Diego Velázquez (1599 - 1660)
“Las meninas” Tablosu, Diego Velázquez (1599 – 1660)

Elçiler tablosunda ressam kendini tablonun dışında konumlandırmış; ölüm ve zenginlik simgelerini ise tablonun içerisine sabitlemiştir. Michel Foucault’nun bir makalesinde de söz ettiği Diego Velázquez’in ünlü Nedimeler adlı tablosunu bu kapsamda inceleyebiliriz.  Nedimeler tablosunda ressam kendini tablonun içinde konumlandırmıştır; resmini yaptığı ve karşı aynada bize bakan, biri kadın biri erkek, iki kişi ise tablonun dışında bir yerde konumlandırılmıştır. Elçiler ile Nedimeler tablosunun bu karşıtlığı bize şunu anlatıyor: Elçiler tablosunda görünen şey zenginlik, görülemeyen şey ise ölümün gerçekliğidir. Ancak gerçek yani ölüm tabloda bir leke olarak durmaktadır. Onu ancak belli bir açı ile bakanlar görebilmektedir. Ama ressam elçiler tablosunu yaparken aslında -kahve falında olduğu gibi- kendini resmetmektedir. Ressam kendini zenginliğe karşı olan hislerini elçiler üzerinden ölüm ile sakinleştirmektedir. Oysa Nedimeler tablosunda ressam herhangi bir şeyi gizlemeye çalışmamaktadır. Çizdiği şey o resme bakanlardır. Yani ressam kendini bir tabloya sabitleyerek bir şekilde kendini ötekinin arzu nesnesi konumuna oturtmaktadır. Belki de Kral ve Kraliçe onun arzu nesnesinden çıkmış, ressamın kendisi onların arzu nesnesi olmuştur.

Bu pazar günü evinizde oturup yanınıza bir kahve alıp bu yazıyı keyiflice okuma niyetindeydiniz. Ama yazı bitmeye yakın sıkılmaya başladınız; çünkü arzunuz gerçekleşti ve ona kavuştuğunuz an bu arzu söndü. İçtiğiniz kahve de hayal ettiğiniz o kahve değil artık. Aslında yaşamdan beklediğiniz tüm arzular o arzulara kavuştuğunuz an sönmektedir. Çünkü arzu sizin değil, Öteki’nindir. Öteki’nin arzusu bir kahve falı kadar zevk verebildiyse ne mutlu bana.

Ölüm birkaç derece yanı başımızdayken, yaşamak bize hep düz bakmayı öğretti. 

Yazan: Olcay Yılmaz

Please complete the required fields.