William Shakespeare, birçok kişi tarafından sevilse de çalışmalarının evrensel olarak takdir edildiği söylenemez. Dahası tüm zamanların en büyük oyun yazarı olarak elde ettiği saltanatına karşı koyan birkaç tane, en az onun kadar ünlü yazar da bulunmaktadır. Tiyatro eleştirmeni olarak geçirdiği üç kısa yıl sonrasında George Bernard Shaw, kendisini “Shakespeare’in felsefesinin boşluğuna” karşı gözlerimizi açmakla yükümlü hissetmişti. Bir İngiliz edebiyatı âlimi olan J.R.R. Tolkien de Shakespeare’i küçümseyenler arasındaydı ve onun bu hâlinden korkulurdu. Voltaire ise ne zaman Shakespeare hakkında konuşsa kanı kaynamaya başlardı. Yine de hiçbir edebiyat devi, Shakespeare’i Leo Tolstoy kadar hor görmemişti.

Tolstoy ve Shakespeare

Aristokrat bir ailede doğan, Savaş ve Barış’ın yazarı Tolstoy, küçük yaşlardan itibaren Hamlet‘i ve Macbeth’i okumuş olmasına rağmen arkadaşları ve aile üyeleri arasında bu eserleri gerçek birer başyapıt olarak görmeyen tek kişi olması onun canını sıkıyordu. Shakespeare’in komedi anlayışı ona “keyif” vermiyordu ve yaptığı kelime oyunları onun için “zevksiz”di. Tolstoy’a göre Shakespeare’in o şatafatlı diyaloglarına gerçekten uygun olan tek karakter ise sarhoş Falstaff’tı [1].

Tolstoy, hayran olduğu ve saygı duyduğu iki yazar olan Ivan Turgenev ve Afanasy Fet’ten Shakespeare’i bu kadar harika yapan şeyin ne olduğunu söylemelerini istediğinde, dile hassasiyetle yaklaşmadan veya kendi kurgularında sık sık sergiledikleri derin analizleri ortaya koymadan sadece belli belirsiz terimlerle yanıt verebildiklerini görmüştü. Tolstoy, Shakespeare’i yaşlandıkça takdir edebileceğini düşündü ancak 75 yaşında onun eserlerini yeniden okuduğunda yine etkilenmemişti. Artık bu eserlere dair eleştirilerini yazıya dökmeye karar verdi.

Kusurları ve önyargıları bir yana bu çabasının sonucu olan 1906 yılındaki makalesi, Shakespeare’in mirasına ve bu mirasın inşasına ön ayak olan kurumlara karşı bir saldırı niteliğindeydi. Tolstoy, ilk olarak Shakespeare’in oyun yazarlığı yeteneğini sorgulamıştı. Ona göre Shakespeare, karakterlerini İncil’deki öldürme çılgınlıkları ve durum komedisini andıran kimlik değişimleri gibi inanılmaz durumlara soktuğu için izleyicilerin karakterlerle ilişki kurmasını zorlaştırıyordu. Ayrıca karakterler, kişiliklerine uygun olamayan bir şekilde olay örgüsünü takip ederek genellikle karakterlerinin dışında hareketler sergiliyorlardı.

Kendi döneminin Rus yazarlarında yaygın bir şekilde gördüğümüz gibi Tolstoy da kurgularındaki her karaktere yaşlarına, cinsiyetlerine veya sınıflarına bağlı olarak değişen farklı bir ses vermeye çalışıyordu. Onun eserlerinde; prensesler, nazikçe konuşup zengin kelime hazinelerine sahip olurken sarhoş köylüler ise lafı ağızlarında geveler ve mırıldanırdı. Öte yandan her zaman aynı şiirsel tarzda yazan Shakespeare ile “önemli kişilerden birinin sözleri bir başkasının ağzına yerleştirilebilir ve konuşmanın karakteri gereği kimin konuştuğunu ayırt etmek imkânsız olurdu.”

Dünyanın Shakespeare’e Olan İnancı

Tolstoy’un Shakespeare’e olan ilgisi; ondan hoşlanmamasının altında yatan sebepleri anlamak istediği için değil, diğer insanların her zaman Shakespeare’in tarafını tutmaya hazır olmalarına şaşırdığı ve bu durumdan şüphelendiği için başlamıştı. “Shakespeare’e tapanlardan onun neden bu kadar önemli olduğunu açıklamalarını istediğimde,” diye yazar, Tolstoy: “onlarda tam olarak karşılaştığım tutum, akılla değil de inançla kabul edilen herhangi bir dogmanın savunucularında karşılaştığım (çoğunlukla da karşılaşılan) tutumla aynıydı.”

Makalesinin ikinci yarısında Tolstoy, Shakespeare etrafında ortaya çıkan bir nevi dini sayılabilecek bu durumun nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair spekülasyonlara yer vermektedir. Tolstoy, Shakespeare’in 16. yüzyılın sonuna kadar kaleme aldığı oyunlardaki âlimane yazınını incelemiş ve eserlerini kendi zamanında görülen bir tür müstehcen alt sınıf eğlencesinden bugünkü duyarlı ve tükenmek bilmez bir edebi yapıt haline taşımada Alman şair Johann Wolfgang von Goethe’nin büyük etkisi olduğu sonucuna varmıştı.

Bir zamanlar kendilerine ilham veren Fransız dramalarından hayal kırıklığına uğrayan Alman entelektüelleri, Shakespeare’in düşünceler ve fikirlerden çok duygulara önem vermesinin yeni romantik hikâye anlatma ekolünü kurma aşamasında onu uygun bir örnek haline getirdiğini düşünüyordu. Bu ekol, sanatın sadece estetik açıdan hoş görülmesi gerektiğine değil, aynı zamanda toplumsal bir amaca hizmet etmesi gerektiğine inanan Tolstoy’un pek de önemsemediği bir ekoldü. Aslında Tolstoy, onları kendi görüşlerini hakikate dönüştürmek için “estetik teoriler icat etmekle” suçluyordu.

Tolstoy’un düşüncesi, açıkça taraflı yaklaşımıyla şekillenip zaman zaman komploculuğa yakınlaşırken şu da bir gerçekti ki akademik dünya, bir trendden diğerine sıçrama eğilimindeydi ve bu geçişler, her zaman sadece ama sadece bilgi arayışında yapılmıyordu. Örneğin, bugün için Shakespeare’in mirasının, onun çalışmalarının doğası gereği değil de birçok akademisyenin, aktörün ve tiyatro şirketinin kariyeri buna bağlı olduğu için devam ettiği iddia edilebilir.

George Orwell’in Tolstoy’a Cevabı

Tolstoy’un doğumundan birkaç yüzyıl önce ölen Shakespeare, doğal olarak kendisiyle ilgili suçlamalara cevap veremedi. Neyse ki Shakespeare’in hemşehrisi İngiliz yazar George Orwell, neden Shakespeare okumamız gerektiğine dair Tolstoy’a, eşit derecede ikna edici bir argüman sunan bir cevap yazdı. Ancak bu cevabın öncesinde Orwell, bir sanatçının iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar vermenin imkânsız olduğu fikrinden yola çıkarak Tolstoy’un muhakemesindeki hataları ortaya çıkardı.

Bu tarz bir argümanı defalarca duymuşuzdur ancak yalnızca Tolstoy’la ilgili bu kayda değer sonucu için bile tekrar duymaya değerdir. Nasıl ki Tolstoy’un sanat hakkındaki fikirleri, açıkça suçladığı Alman romantiklerinin fikirlerinin tam tersi olmasa da onlardan farklıydı; aynı şekilde onun izinden giden yazarların fikirleri de öyleydi. “Nihayetinde,” diye yazar Orwell, Lear, Tolstoy ve Budala (1947) adlı makalesinde, “zamana meydan okuma dışında edebi değeri test edecek bir şey yoktur ki zamana meydan okuma da çoğunluğun görüşünün bir göstergesidir.”

Orwell, edebiyatın “samimi” ve “insanlık için faydalı” olması gerektiğine dair Tolstoy’un oldukça muğlak olan kendi edebiyat anlayışına göre Shakespeare’in dehasına değer verdikleri için diğer edebiyatçıları yerden yere vurmasını adil bulmuyordu. Orwell ayrıca Tolstoy’un Shakespeare’in oyunlarını özetlemesine karşıydı çünkü Tolstoy, Kral Lear’ın Cordelia öldükten sonra yaptığı samimi konuşmayı çok farklı sözcüklerle aktarmıştı: “İşte yine Kral Lear’ın beceriksiz şakalarda olduğu gibi dinleyeni utandıran o abuk sabuk konuşması başlıyor.”

Orwell’e göre en korkunç olanı ise Tolstoy’un, Shakespeare’i bir şair olarak değil de bir nesir yazarının ilkeleriyle yargılamasıydı. Çoğu insanın Shakespeare’i hikâyelerinin yapıları veya karakterleri için değil, Julius Sezar’ın güçlü konuşmaları, Veronalı İki Soylu Delikanlı’daki zekice kelime oyunları ve Romeo ve Juliet arasında geçen çarpıcı metaforlar gibidili bu denli güçlü kullanması nedeniyle takdir ettiğini düşünürsek Tolstoy’un bu yaklaşımı, bir hayli kendi dikkatsizliğidir.

Huysuz Dede ve Mutlu Çocuk

Günün sonunda Orwell, Shakespeare’i mutlu bir şekilde oynayan küçük bir çocuk, Tolstoy’u ise odanın köşesinde oturup “Neden böyle zıplayıp duruyorsun? Neden benim gibi hareketsiz oturamıyorsun?” diye sorular soran huysuz yaşlı bir adam olarak tahayyül eder. Bu kulağa gülünç gelebilir ancak Tolstoy’un hayatını inceleyenler —ve onun kontrol dürtüsüyle ciddi doğasına aşina olanlar— kendilerini benzer ifadelerde bulunan diğer eleştirmenleri düşünürken bulacaklardır.

Shakespeare’in tüm karakterleri; aşina olduğumuz, süslü ve Shakespearevari biçimde konuşabilse de oyunlarının her biri bir öncekinden tamamen farklı ve her biri hâlâ benzersiz hissettirmektedir. Tilki ile Kirpi adlı makalesinde, Alman asıllı İngiliz filozof Isaiah Berlin, Shakespeare’in bir türden diğerine sıçradığı çocuksu merakına daha olumlu yaklaşarak onu Tolstoy’un tek ve değişmez bir yolla dünyayı keşfettiği kurgusu ile karşılaştırmıştır.

Benzer bir şekilde Bolşevik oyun yazarı Anatoly Lunacharsky, bir zamanlar çağdaşı Mikhail Bakhtin tarafından icat edilen bir terime atıfta bulunarak Shakespeare’e “aşırı derecede çok sesli” demiştir. Basitçe söylemek gerekirse Lunacharsky, kendi yaratıcısından bağımsız olarak var olan ve kendi hayatları için mücadele eden karakterler yaratma konusundan Shakespeare’in yeteneğine hayranlık duyuyordu. Bu, her karaktere kendisinin bir uzantısı veya yansıması olarak davranan ve onları kendi inançları için bir sözcü olarak kullanan Tolstoy’a taban tana zıt bir yaklaşımdı.

Leo Tolstoy ve William Shakespeare arasındaki çatışma, bir zevk meselesi olmaktan öteydi; bu, hayata ve sanata bakışın iki farklı yolu arasındaki bir çatışmaydı. İşte Orwell, bu tartışmayı odak noktasına aldı. Belki de Orwell’in en büyük katkısı, Shakespeare’in yarattıkları içinde Tolstoy’un en nefret ettiği karakter olan Kral Lear ile Tolstoy’un kendisi arasındaki benzerliklere işaret etmesiydi. Her iki yaşlı adam da kendilerini mutlu edeceğini düşünerek unvanlarından, mülklerinden ve aile üyelerinden feragat edip bunun yerine taşrada deli gibi dolaşmaya başlarlar.

Dipnot:

  1. Sir John Falstaff, William Shakespeare’in dört oyununda yer alan ve şişman, kibirli, kendini beğenmiş bir şövalye olarak tasvir edilen en ünlü komedi karakterlerinden biridir.

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Tim Brinkhof
TolÇeviren: Öznur Uçan Ateş
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: bigthink.com

Please complete the required fields.