Birkaç yıl önce nedense fazla ses getiren, “Kendini Bil: Kendini Tanımanın Felsefi İncelenmesi” başlıklı bir lisans dersi vermiştim. Dersin içeriği gereği ağırlıklı olarak, kendini tanıma ve kendini keşfetme konularını farklı yöntemlerle ele alan ki muhtelif engellere rağmen bunu yapabilen ve kendini tanımanın bir başarı olabileceğini gösteren bu aydınlatıcı yolla ilgili bir dizi metin yorumlamıştık.

Okumalarımızın geleneksel felsefi yazılardan ziyade, edebi kurgu ve kurgusal olmayan yazılardan alıntılanması, bu dersi öğretmeye alışkın olduğum diğer derslerden farklı kılan şeydi. Diğer taraftan dersin kapsayıcı odağının bütün yönleriyle teorik olması, alışkın olduğum öğretme tarzına uyuyordu. Öğrencilerimden biri, “kendini tanıma nedir?” soyut sorusundan ziyade, kendini tanıma eyleminin işlevselliğiyle ilgili bir şeyler öğrenmeyi beklediğini söylemesiyle, gerçek olan dikkatimi çekmişti. Bu ifadeyi ilk duyduğumda içimden gülmüştüm, bir felsefe dersinde, birisinin kim olduğunu öğretmeye kalkışmak ne tuhaf bir fikirdi ve doğrusunu söylemek gerekirse tehlikeli de bir fikirdi!

Ancak tabii ki kişi felsefenin doğası gereği tarihin arka yüzü göz önünde bulundurulursa, tuhaf olan öğrencimin yaklaşımı değil, benim düşüncemdi. Örnek vermek gerekirse, Sokrates, Atinalı arkadaşlarının yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlayan hayatın bir parçası olan bilginin doğasını incelerken, adalet, teoloji ve buna benzer alan sorularını ele almıştı. Aristoteles, bir filozofun “erdemin ne olduğunu bilmenin değil, sadece iyi olmak için olduğunu, aksi takdirde kendi sorgulamamızın hiçbir faydası olmayacağı” üzerinden etik bir teori geliştirilmesi gerektiğini söyleyerek, Nikomakos’a Etik’ine başlamıştı. René Descartes, felsefi düşüncesini, kendi aklını doğru kullanmak üzere izinden gitmeyi vadettiği tinsel ve düşünsel yasayı tanımlayan Yöntem Üzerine Konuşma başlıklı kısa çalışmasında özetlemişti. Ve bunun gibi örnekler. Bu filozoflara göre, felsefenin gerçek hayatta yaşanan sonuçlara bakılmaksızın ele alınacak soyut bir disiplin olduğu fikri, onu tamamen anlaşılmaz kılabilirdi. Felsefenin sadece matematik, biyoloji ve psikoloji gibi disiplinler üzerinden düşünüldüğü bir yer olan modern üniversite ortamlarında bu felsefi inceleme, birçok akademik konulardan biri olarak öz-bilginin temel görevinden ziyade, aslında deneyimli bir filozofun işi olarak görülebilir.

Bu günlerde, filozof Nathan Ballantyne’nin çağdaş epistemolojinin gidişatı hakkında benzer gözlemlerle başlayan yeni kitabı Kendi Sınırlarımızı Bilmek ’i okumayı henüz bitirmiş olmam, bu sorulara karşı daha uyanık olmamı sağladı. Ballantyne’nin açıkladığı gibi, 1960’dan beri, bilginin doğası hakkında yazılı eser veren ve Anglosakson filozofların döne döne üzerinde durdukları konu, bilginin ve diğer ilgili kavramların, çeşitli adayların değerlendirmeleri de göz önünde bulundurularak ve belli öneriler verilerek araştırılmaları gerekir. Bu tasarı, Edmund Gettier’in hem adil hem de doğru bir inanca sahip olmanın örnek bir bilgi niteliği taşıması için yeterli olduğuna dair tezine bazı karşıt örnekler sunan “Gerekçelendirilmiş Gerçek İnanç Bilgi midir?” (“Is Justified True Belief Knowledge?” ) adlı Ballantyne’nin klasik makalesinde kendi yolunu bulmuştur. Gettier’in ünlü tezini ortaya koyduğu mesleki şartları Ballantyne şöyle tanımlar:

Amaç epistemolojik kavramları tanımlamaktı. Sonuçta, çok sayıda yeni tanımlayıcı tasarı mevcuttu ama bunların herkes tarafından beğenilmesi demek mesleki eğitim ve teşviklerin, deneyimsiz bilim insanlarını, epistemolojiyi ve ilkeleri tanımlamak adına daha fazla araştırmaya yönlendirmesi anlamına geliyordu. Yüksek lisans öğrencileri analiz etme ve karşıt örnekleme yöntemleri konusunda eğitildiler. Meslekleşmeye itilen öğrencilerin başarı reçeteleri araştırmalarla ortada: Analiz veya Felsefe Dergisinin (Analysis or The Journal of Philosophy) sayılarında yayınlanan çürütme teorileri, bu analiz oyununda daha iyisini yapar ya da dikkat çeken başka bir şeyi analiz ederler. On yıllar boyunca betimsel kuramlaştırma, yeni eğitim biçimleri, kavramsal araçlar ve profesyonel katılımlarla bilgi alanının baskın yaklaşımı haline gelmiştir.

Bazı açılardan bu fenomenal durum, uzman filozoflar için iyi oldu çünkü bazı somut entelektüel meyveler verdi, ayrıca bize, doğal bilimin yöntemlerine yakın bir araştırma yapma olanağı sağladı, böylece ilgi odağı somut araştırma çıktıları olan üniversite yöneticileri ve fon kuruluşlarının gözünde, kendi varlığımızı haklı çıkarmaya yardımcı oldu.  Ancak Ballantyne aşağıda, bunun dezavantajlarından bahsediyor:

En önemlisi, epistemolojik tanımlamadaki başarı, güncel insana ilişkin soruşturmaya fazla aşina olmayı gerektirmez. Bilginin felsefi araştırması genişledikçe bilgi arayışıyla ilgili yapacak çok az şey kalmış olur. Alanın ataleti, çoğu epistemoloğun yol gösterici sorgulamayla alakası olmayan bir tür epistemolojik uygulamaya sebep olmuştur.

Burada dikkat çeken birkaç nokta var. Biri, felsefi kuramsallığın insan sorgulamasıyla ilgili insana ilişkin her şeyden tamamen soyutlanmasıdır: Kural olarak, filozoflar tarafından etraflıca incelenen bilgi kavramı çözümlemelerinin tümü, ancak meleklere veya uzaylılara eşit derecede uygulanabilir, işte filozofun görevi, insan doğası hakkında ayrıntılı bilgi birikimi olmadan devam edebilmektir. Ne var ki Ballantyne’a göre, filozofların çoğunun mevcut insan araştırmacılarının kendi bilişsel güçlerimizi daha iyi kullanmamız için yol gösterecek şekilde kuramsallaşma girişimlerine rağmen, çok az şey yapılıyor olmaları daha önemli bir konudur. Epistemolojinin amacı, bilginin doğru tanımının ne olduğu gibi soyut sorular dışında, bilgiye ulaşmamıza yardımcı olmak değildir.

Bu felsefe anlayışının tuhaflığını, Descartes, John Locke ve Francis Bacon gibi büyük filozofların kat kat daha fazla uygulamaya yönelik yaklaşımıyla karşılaştırarak ortaya çıkarırsak, Ballantyne de epistemolojik teorileşme için ilhamını bu büyüklerin çalışmalarından alıp farklı bir yaklaşım önerir. Kendi Sınırlarımızı Bilmenin amacı; bilginin ne olduğunu tanımlamak değil, insanları kendi bilişsel sınırlamalarının daha farkında, daha iyi birer düşünür hale getirmektir. Bunun için gerekli olan, düzenleyici epistemolojik bir ayrıntı tasarlamak ve çözümlemeye başlamaktır. Burada Ballantyne tasarıyı şöyle özetliyor:

Düzenleyici epistemolojinin geniş tabanlı araştırma programını somut bir sorun tetikler: entelektüel eksikliklerimiz. Bu sorun uzun süredir var olanlardan birisidir, ancak düzenleyici epistemoloji, soruna özel bir yolla saldırmayı amaçlar. Normal koşullarda bağlantısız üç bakış açısı birleştirilmelidir: açıklayıcı, normatif ve akılcı. Her bir bakış açısına karşılık gelen genel bir sorudur. Soruşturmacılar nasıl birileridir? Ne yapmalıdır? Yapmaları gerekenden daha fazla nasıl yapabilirler? Bilimsel araştırma programı, sorgulayıcıları tanımlamayı, ne yapmaları gerektiğini anlamayı ve epistemik hedeflerine daha iyi nasıl ulaşabileceklerini bulmayı içerir.

Belirttiğim gibi, Ballantyne’nin düzenleyici tasarısı için birinci derecede önemli olan şey, onun yakından ilgilendiği sorgulayıcıların insan araştırmacısı olması ve onların neye benzediğinin tasvirinin, insan doğası hakkında bildiklerimizden etkilenmesidir. Ballantyne, bu durumun, bizi kendi düşüncelerimize çok fazla güvenmeye eğilimli kılan ve kendi derin inançlarımızın çoğunun tartışmalı durumuna uygun şekilde cevap vermeyen psikologların ve bilişsel bilim insanlarının keşfettiği çeşitli önyargı ve tutarsızlık biçimlerine dikkat edilmesi gerektiğini savunur. Kendimizle ilgili bu gerçekleri fark etmek, bizi bu inançların çoğuna olan kendi güven duygumuzu azaltmaya ve onlarla aynı fikirde olmayanlara karşı daha hoşgörülü ve açık görüşlü bir tavır almaya yönlendirmelidir.

Ballantyne’nin kitabının en ilginç unsurlarından bir diğeri, düzenleyici bir epistemolog tarafından çevrelenen ilkelerin aslında bir insanın düşünme biçimini yönlendirmek için etkin bir çalışma yapmasını neyin mümkün kılabileceği konusundaki söylemidir. Ballantyne bu tartışmayı, birçok psikolog tarafından çizilen ayrım bağlamında kendi yargılarımızı şekillendirmeye çalışan iki “sistem” arasında konumlandırır. Bu sistemlerden biri hızlı, otomatik ve bilinçdışıdır; hızlı tanıma ve yansıtma olmadan bir karara varmayı kolaylaştıran “ani” yargılar üretir. Diğeri, yavaş ilerleyen, önceden tasarlanmış ve bilinçlidir; şeylerin nasıl olduğuna yönelik karar vermeden önce bizden “durup düşünmemizi” talep eder. Kendi fikrimizin ne kadarının düşünce ürünü olmadığı ve bilinçdışının kavrayışının dışında olduğu göz önüne alındığında, felsefi ilkelerin bu konuda bir fark yaratabilme umudu nedir?

Ballantyne’nin yanıtı umut verici: Edimsel insan soruşturmasında fark yaratacak felsefi bir çerçeve için gerekli olanın, kolayca akla gelebilecek ve sonradan ortaya çıkan düşüncemizde fark yaratabilecek bir kavrayış (resim) dediği şeyde yansıtıldığını savunur. Ve Kendi Sınırlarımızı Bilme’de Ballantyne’nin görevi, bu kavrayışı ciddiye alabilmemiz ve böylece daha iyi akıl yürütebilmemiz için, bize kendi bilişsel sınırlarımızı ve bizzat kendimize ait böyle bir kavrayışı göstermektir.

Belirttiğim üzere, çalışmalarımızı büyük ölçüde insan yaşamına rehberlik etme amacından kopmasına yol açan, meslekleşme konusunda baskı kuran, filozofların belirlediği epistemolojinin bir alt alanı değildir. Bu kavrayış, ahlaki ve politik felsefe gibi akılcı bağlantı olasılığının en açık olduğu alanlarda bile devam eden çok miktarda çalışma için eşit ölçüde geçerlidir, yine de filozofların düşündüklerinin çoğunun sadece gerçek hayattaki endişelerle dayanaksız bir bağlantısı vardır ve kendi yazılarımız, insanların aslında nasıl yaşamaları gerektiği konusunda neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Bunların hepsi, filozofların bilim insanlarına yakın benzerliğe sahip olmasını engeller, kendi araştırmamızı tasarlamayı ve onun ölçülebilir çıktılarını kavrayabiliriz ama sonuçta bu çıktıların değeri, cevaplamamız gereken önemli soruların önemidir. Ve açıkça görülüyor ki “Hangi durumda üstün kişi olabiliriz?” sorusu bunlar arasında öncelikli olarak yer almayı hak ediyor.

Ancak bu kadar açık olmakla birlikte, işin doğrusu benim gibi profesyonel bir filozofun yarattığı meydan okuma çok büyük. Lisans öğrencimden gelen sorunun, bir giriş niteliği taşıyan yanıtının ötesine geçsem de onun ilgisini çeken akılcı görev hakkında söyleyecek neredeyse hiçbir şey bulamadım. Kendini Tanıma, Felsefenin yardımcı olabileceği bir şey gibi görünüyor. (Gerçeği söylemek gerekirse, bunun neden böyle olduğunu açıklayan kısa bir makaleyi hemen yazabilirim.) Ancak bu işe nasıl koyulabilirim? Bu noktada fikirlerim bitip tükeniyor, mesleki eğitimim, mevcut insanlara çok fazla aşina olmamaya başladı. Bunun bir sonraki döneme kadar beklemesi gerekebilir.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: John Schwenkler
Çeviren: Julide Yapıcı
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: 3Quarks Daily

Please complete the required fields.