korku
Paylaş

Antik Yunan felsefesinde, klasik dönemin hemen ardından gelen Helenistik dönem düşünürlerinden biri olan Seneca’ya göre bilgeliğin en önemli unsurlarından biri olan basiret, iyi ve kötü olan arasındaki ayrımı yapabilen ruhlara  özgü bir erdemdir. Yüce ve güçlü bir ruha sahip olmanın ilk şartı, kaçınılması ve istenmesi gereken her şeyi öğrenmek, yani basiret sahibi olmaktan geçmektedir. Çünkü basiret sahibi bir ruh, olaylara başkalarının fikirlerine göre değil, doğanın gereklerine göre değer biçer ve zorunlu olanla-zorunlu olmayanı birbirinden ayırt ederek, yapay ihtiyaçların ya da günden güne değişen  arzuların peşinden koşarak değerli ömrünü ve zamanını boşuna harcamaz. O, düşünce ve duygulanımlarında dengeli olmaya özen gösterir. Başına gelen iyi olaylarda ölçüsüz bir ruh haline kapılıp şımarmadığı ya da gevşemediği gibi; başına gelen kötü olaylarda da  yenilgiyi kabul etmez. Dolayısıyla basiret sahibi ruh, sadece yüce değil, aynı zamanda güçlü bir ruhtur, çünkü o, başına gelen her olayın üstesinden geleceğini bilir ve hiçbir güç karşısında gerilemez, yenilmez. O bilir ki, iyi olsun kötü olsun her olay geçicidir ve yine bilir ki, öyle ya da böyle geçip gidecek olan olayların karşısında şahlanmak ne kadar gereksizse; yerlere serilmek ya da sızlanmak da aynı ölçüde yersizdir.

Seneca’ya göre, böyle bir ruha ulaşmanın önündeki engellerden en büyüğü, insanların içini ürperten kuşku ve korkulardır. Dahası bu korkuların çoğu, gerçeklerden değil;yanlış kanı ve beklentilerden kaynaklanmaktadır. Çünkü insanlar, çevrelerinde gördükleri ve her insanın başına gelmesi mümkün, yani ihtimal dahilinde olan olayları sık sık düşünerek, sanki onların kendi başlarına da gelecekleri kesinmiş gibi, daha onlar gerçekleşmeden endişelenmeye başlarlar. Oysa belki de onca endişelendikleri şeylerden bir çoğu  onların başına gelmeyecektir.

Seneca, değerli dostu Lucilius’a yazdığı bir mektupta, onu şöyle uyarır:

“…Sana bir şey salık vereceğim: Vaktinden önce mutsuz olma!Başında dolandığını sanıp korktuğun felaketler belki de hiç gelmeyecek başına, hiç olmazsa şimdiye değin gelmedi kesinlikle . O halde kimi korkularımız bize gerektiğinden çok acı veriyor, kimisi de hiç gerekmediği halde! Acımızı ya büyütüyoruz, ya vaktinden önce acı çekiyoruz ya da acıyı kendimiz yaratıyoruz…”
Öyle şeyler vardır ki, sırf korku verdiklerinden dolayı onlardan daha az korkulmalıdır. Sevdikleri, alıştıkları insanları bir maske altında görünce ödü kopan çocukları örnek veren  Seneca, aslında korkuya ilişkin olarak yetişkinlerin davranışlarının da çok farklı olmadığını düşünmektedir. Çocukların maskenin ardındaki yetişkinlerden korkmalarının tek nedeni, yalnızca maskenin ürküntü veren görüntüsü değildir. Alışılmadık ya da beklenmedik durumlar karşısındaki ürküntü ve korku da söz konusudur.

Birden bire alışılmadık bir durumla yüz yüze gelindiğinde ortaya çıkan belirsizlik ve bilinmezlik de insanlar için birer korku nedenidir, ister çocuk olsun, ister yetişkin… Dolayısıyla yetişkinlere dönecek olursak, yalnızca yoksullu hastalık, güçlülerin zorbalık ve adaletsizlikleri ve ölüm gibi “korkunçluk maskesi” takmış olaylar değil, tasarlanandan daha farklı gelişen, umulduğu şekilde sonuçlanmayan olaylar da insanlar için aynı derecede ürkütücüdür. Seneca’ya göre olayları göründükleri kargaşa ve ürkütücülükten soyutlamadan ve korktuğu o olayın özünde ne olduğunu anlamaya çalışmadan girişilecek herhangi bir çaba, sonuçsuz kalacaktır.

Korkunun bir diğer nedeni, doğadan ayrılan isteklerdir. Çünkü insanların yaşamlarını sürdürmeleri için zorunlu olan gereksinim maddelerini doğa cömertçe sunmuştur.
Bunları elde etmek için aşırı bir emek gerekmediği gibi, bunların elde edilmeleri rastlantıya da bağlı değildir. Aşırı gayretler gerektiren ve sadece çalışmanın yeterli olmayıp, koşul ve durumlara göre değişen farklı taleplerin de karşılanmasını şart koşarak, insanı adeta köleleştiren acı ve korkular: ya doymak bilmeksizin hep daha çoğunu istemenin,  ya da yaşamak için zorunlu olmayıp, şan, şeref, ün gibi duyguların tatmini yolunda yaratılan yapay arzuların yol açtığı sorunlardır. Seneca’ya göre, bu tür duyguların etkisinden kurtulmayı öğrenmedikleri sürece bu insanlar, arzuladıkları şeye ulaşsalar bile, kendilerini güvenli ve doyumlu hissedemeyeceklerdir; çünkü her zaman daha iyi, daha güzel şeyler ve daha başarılı, daha ünlü insanlar olacaktır. Hayatın anlamını mal, mülk ve zenginlikte bulan,mutluluğunu ve dinginliğini bu ve benzeri şeylere bağlayan insanların, korkudan uzak bir yaşam sürmeleri, Seneca’ya göre mümkün değildir.Ona göre insanları korku gibi acı verici duygularla karşı karşıya bırakan şey, onların yalnız vücutları ile yaşamaları ve ruhlarını kuvvetlendirmeye hiç çalışmamış olmalarıdır.

İnsanlar korku ve güvensizlik hisleriyle sonuçlanacak beklentileri doğuran ölçüsüz arzularıyla başa çıkmayı öğrenmedikçe, içinde kıvrandıkları korku ve güvensizlik gibi hislerden kurtulmaları mümkün olmayacaktır.

Seneca’nın görüşlerini yansıttığımız bu yazıda son olarak onun, en büyük korku olan ölüme ilişkin düşüncelerine yer vereceğiz. Seneca’ya göre ölüm bize bir kerede gelmez.; ama bizi alıp götüren, o son ölümdür yalnızca. Biz hep insanların aniden öldüklerini görürüz, oysa Seneca’ya göre aniden ölünmez, ona doğru yavaş yavaş yürünür. İnsanlar yaşamaya başladıklarında, ölmeye de başlarlar, ama bunu farkında değillerdir. Her an yaşamının bir parçası insandan kopup gider. Ölümü getiren, yaşamın son anı ve son nefes değildir;son nefes, yalnızca ömrümüze noktayı koyar.

Yazan: Meral Işıldak
Kaynak: Düşünsel Dergisi (Düşünbil’den önce çıkardığımız düşünce dergisi)


Paylaş

Meral Işıldak

1961 yılında İzmir'de doğdu. 1991 yılında Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. 1993 yılında Adnan Menderes Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim dalında göreve başladı.

Not: Meral Işıldak, 2014 yılında gözlerini hayata kapadı. Dergimizin ilk -felsefe alanında- yazarı olan hocamızın anısını yaşatmak ve bize gönderdiği yazıları burada yayınlamak amacı ile bu profili açmış bulunuyoruz.