Büyük şehirde yaşayan, bağlanmadan ama bağlantı içinde yaşamak isteyen postmodern bir insan var. Yeni bir “biz-duygusu”na sahip, yeni bir ilişki türü isteyen, hatta dayatan, hayatı başka türlü, postmodern algılayan.

Nedir postmodern derken kastım? Felsefi anlamda bir postmodernden bahsetmiyorum bu yazıda. Daha çok postmodern bir yaşam biçiminden, stilinden söz ediyorum. Evet stil, biçimden daha uygun bir kelime. Postmodern yaşam stili modern insanın aydınlanmacı değer yargılarını sorgular ve defterini dürüp bir kenara atar. Önceden verili olan, doğru olduğu düşünülenden şüphe eder. “Doğal” olanı, “akla yatkın” olanı, “sağlıklı insan anlayışına göre” olanı “dekode” etme, hepsinin maskesini düşürme ve sonuç olarak gerçekliğini ortadan kaldırma peşindedir. Postmodern insan özgür, spontan, bağsız, ön kabul ve kuralların sınırlayıcılığı olmadan kendi hayatını kendi belirleyebilmek ister. Bu ben-odaklı gerçeklik üretimi ona haz verir.

Ben-ve-biz

Haz, Freud’dan beri hiç bu kadar hayatın odağına yerleşmedi. İlginç bir şekilde, Rainer Funk da, Türkçe’de de yayınlanmış eseri Ben ve Biz’de, psikanalitik bakış ve postmodern bireyin düşünce stili arasında bir paralellik kuruyor. Her ikisi de modern yaşamı “dekode” etmek ve maskesini düşürmek peşindedir Funk’a göre.

Funk, Erich Fromm’un yıllarca asistanı olmuş, o öldükten sonra eserlerinin bize düzenli bir şekilde ulaşması için editörlük yapmış bir psikanalist. Ben ve Biz Funk’un, Frommcu bir bakış açısından günümüz insanını incelemeye çalıştığı bir eser. Yazının devamında artık isim vermeden onun kitabından da yararlanacağım.

Postmodern insan, kendi ürettiği gerçeklikle sarılı ve artık kendisi olmuş gerçeklik içinde yaşarken şu düstura sahiptir: “Yalnızca kendinden bir şey yaparsan, bir şeysin!” Postmodern bireyin “toplumsal karakteri” toplumsal olmaktan fersah fersah uzaktır. “Kim olduğunu başkasının belirlemesine izin verme!” diye söylenip durur kendi kendine. “Sen, neysen, osun!”

Her şey mümkün olmalıdır postmodern bireyin hayatında. Olmayacak hiçbir şey yoktur. Ve bu yüzden de olan her şey kabulüdür. Her şey akış halindedir, ne varsa akışkandır. Hiç kimsenin, neyin iyi, neyin kötü, neyin sağlıklı, neyin hasta, neyin sahici, neyin sahte, neyin gerçeğe uygun, neyin illüzyoner olduğunu söyleme hakkı yoktur. Tek geçerli olan şey, gerçekliğin ben-odaklı olarak üretimidir. Bir reklamda dendiği gibi “İçindeki seni serbest bırak!”

Sen bir insan suretinde olabilirsin ama içindeki “gerçek sen” bir kaplan, bir aslan gücünde. Ve bir kaplanın, bir aslanın neler başarabileceğini, neler elde edebileceğini tahmin bile edemezsin. Postmodern yaşam biçiminin en doğru reklamı… Herhalde sayısız ödül almış ve içlerindeki gerçek beni serbest bırakacak kadar para kazanmaya başlamıştır bu reklamı yapanlar.

Dikkat ederseniz, ben-odaklı gerçeklik üretiminde aktif olma halinden söz ediliyor. Oysa insanların tamamı böyle bir eylemlilik içinde olmak istemiyor. Ama dışlanmak, dışarıda kalmak da istemiyorlar. Gerçekliği üretmeyi istemiyor ama üretilen gerçekliğin bütün nimetlerinden de faydalanmak istiyorlar. Bu da zaten postmodern yaşam stiline uygun bir durum. Her şey mümkün!

Ben-odaklı gerçekliğin içine öylece yerleşmek, bu gerçekliğin pasif bir kullanıcısı olarak hazzın doruklarına çıkmak istiyorlar. Ben-odaklı postmodern gerçekliğin üreticisi olmak isteyenden daha çok onun nimetlerinden yararlanmak isteyen büyük bir kitle var. Özellikle bizimki gibi, herhangi bir şeyin üretiminin pek de mümkün olmadığı, her şeyin, düşüncenin bile ancak ithal edilerek yarım yamalak kendi çarpık hayatımıza adapte edildiği ülkelerde. Kabaca tüketim toplumu diyoruz buna.

Pasif kullanıcının arzusu yeni ve farklı olanın tadını çıkarmaktır. Aktif postmodern birey kendi gerçekliğini üretirken bağlantısız olabilir, kendisi istemediği sürece kimseyle ilişkili olmayabilir elbette. Oysa pasif kullanıcı durumundaki postmodern birey durumu gereği, henüz içine giremediği, dahil olamadığı için dış gerçeklik olarak adlandıracağımız gerçekliğe ve ötekine muhtaçtır. Ama biliyoruz ki, postmodern yaşam stilinden herkes nasibini alabilir. Yeter ki, yeteri kadar parası olsun. Ben-odaklı üretilen gerçekliğe ait olabilmek, onun bir parçası olabilmek için markalar vardır, moda olan hafta sonu geçirme biçimleri. Şehre gelen ve mutlaka gidilmesi gereken kumpanyalar. Contemporary Art’lar, Pera Müzeleri, Zorlu’daki klasik müzik konserleri. Neler neler. Hiçbir şey anlamadan içlerindeki sıkıntıyı bastırıp “haz”la izledikleri tiyatro festivallerindeki modern oyunlar. Şuradaydım diyebilmek için gidilen, yapılan ve sonunda bir parçası olunan ben-odaklı postmodern hayat.

Postmodern-insan2

Böylece diğer insanlarla bağlantı halinde kalınır. Bağlı değiller elbette, kablosuz bir iletişimden bahsediyoruz. Böylece bağlı olmanın sorumluluğunu da üstlenmek zorunda kalmazlar. Yeni bir “biz-duygusu” tanımlayabiliriz artık; birbirimize uyduğumuz sürece, bağlı olmadan bağlantıda kalabildiğimiz, hayatı paylaşarak değil, bölüşerek bir arada tükettiğimiz bir “Biz”. Bağlı olmak özgür olmak anlamına gelir böylece. Ortak proje devam ettiği sürece ilişkide kalınır. Yeni “biz-duygusu”nun arzu edilen bağlantısızlığı ciddi miktarda tolerans ister ama.

Sınırsız, yeni, farklı gerçekliklere duyulan arzu, daha fantastik, daha gerçek (hiperreal), daha etkileyici, daha egzotik, daha uyarıcı olandan haz duymak, sınır koyucu olan, hayal kırıklığı yaratan, hasta eden, agresif ve yıkıcı olabilen insani ve doğal çevreye karşı duyulan frustrasyon başat kişilik özelliğidir postmodern bireyin – Ah! Şu an kaç okur “zaten öyle olması doğal değil mi ki?” diye soruyor kendine, ne yazık!

Postmodern bireyin toplumsallığı, ortak ilgilere sahip olduğu insanlara anlayışlı olmak ve yardım etmek, kendi gibi olmayanı, ötekini yok saymak üzerinedir. Kendi gibi olanı sembollerinden tanır postmodern birey. Markalar, logolar, dövmeler, belli sözcükler, belli bar ve kafeler. Ötekini içeri sokmamak için bodyguard’lar. Lifting, yağ aldırma, kas yapma vs. ile görselleşen bir güzellik anlayışı…

Peki soru şu; psikiyatri ve psikolog ofisleri neden dolup taşıyor? Hayat bu kadar doluyken can yakan bu içsel boşluk duygusu ne? Bunun yanıtı elbette insanın kendinde ama söylenebilecek, ortak olan kimi şeyler olmalı değil mi? Örneğin Wilhelm Reich’ın söyledikleri: “Sevgi, çalışma ve bilgi canımızın kaynaklarıdır. Dolayısıyla, hayatı onların yönetmesi gerekir.”

Yazar: Alper Hasanoğlu
Bu yazı Diken’in internet sitesinden alınmıştır.

Please complete the required fields.