Yazımızda anlatacağımız on vaka, psikoloji tarihinde büyük bir yer edinmiş olmakla birlikte hala kimlik ve kişilik, genetik ve çevre, zihin ve beden arasındaki ilişkilerle ilgilenenlerin ilgisini çekmektedir.

Aşağıdaki on kişi psikoloji dünyasında derin izler bırakmakla kalmamış, aynı zamanda her nesilden psikoloji öğrencisini etkilemeyi de başarmıştır. Asıl ilginç olan, ortaya çıkan yeni bulgular ve gelişen teknoloji ile bahis konusu çalışmalardan çoğuyla ilgili hala yeni çıkarımlara varılabiliyor olmasıdır. Hepsinin ortak noktası ise kimlik ve kişilik, genetik ve çevre, zihin ve beden arasındaki ilişki gibi psikoloji biliminin eskimeyen tartışmalarını içlerinde barındırmalarıdır diyebiliriz.

Phineas Gage

Vermont Merkez’de 1848 senesinde Phineas Gage, o meşhur kazayı geçirdiğinde yeni tren yolu inşaatına hazırlık maksadıyla yer altına patlayıcı yerleştirmekteydi. Ancak bomba yanlışlıkla erken patladı ve demir bir parça Gage’in yüzünü delip geçerek beyninin üst kısmına saplandı.

Pineas Gage’in hayatta kalması herkesi oldukça şaşırtsa da yakınları, onun çok değiştiğini ve sürekli bitkin görünüp agresif davrandığını bildirdi. Hatta “O artık Gage değil,” gibi bir yorum bile yapıldı. Frontal lob hasarının kişiliği etkilediği bilindiği için Gage’nin dosyası uzun süre kapalı kaldı, ta ki son senelerdeki gelişmeler bize yeni bir bakış açısı sunana kadar. Artık onun ciddi bir rehabilitasyon sürecinden geçtiği, sonra da Şili’de bir at arabası sürücüsü olarak çalıştığı düşünülmekte. Hasar simülasyonuna göre frontal korteksinin büyük bir kısmı sağlam kalmış olmalı. Ayrıca Gage’nin kaza sonrasına ait yeni ele geçirilen fotoğraflarına bakıldığında, onun gayet tertipli ve düzenli göründüğü dikkat çekiyor. Tabi sizin bu gelişmeleri psikoloji kitaplarında bulacağınızı pek sanmıyoruz: Yapılan bir analiz gösteriyor ki psikoloji kitaplarındaki bilgilerin ne yazık ki yalnızca belli bir kısmı güncelliğini korumakta.

H.M.

Gizliliğinin korunması adına senelerce “H.M.” olarak anılan ve 2008’de vefat eden Henry Gustav Molaison, çocukluktan beri çektiği epilepsi hastalığından kurtulmak için beyin ameliyatı olup bunun sonucunda 27 yaşında ciddi bir bellek kaybı yaşamıştı. Hemen ardından 100’den fazla psikolog ve nörobilimci tarafından gözetime alındı. Molaison’un adı toplamda 12,000’den fazla makalede geçmektedir. Ameliyatla beyninin her iki lobundaki hipokampüsü alındı. Sonuç olarak ise yeni bilgileri uzun süreli belleğe kaydedemez hale geldi. (Ancak istisnalar mevcuttu elbet; örneğin 1963’ten sonra Kennedy’nin Dallas’ta bir suikaste kurban gittiğini hatırlayabiliyordu.) Molaison’un durumu ise uzmanları tam bir kaosa sürükledi; çünkü o zamanlarda anıların beyin zarı ile dağıtıldığına inanılmaktaydı. Bugünse Molaison -tabiri caizse- tam bir efsane: Beyni dikkatli bir şekilde parçalara ayrıldı, özenle saklandı ve üç boyutlu dijital bir haritaya çevrildi. Bu arada, hayat hikayesinin Suzanne Corkin’in “Permanent Present Tense, The Man With No Memory and What He Taught the World (‘Sürekli Şimdiki Zaman, Anıları Olmayan Adam ve Dünyaya Öğrettikleri’)” başlığı altında H.M. hakkında yazdıklarına dayanılarak filme çekileceği söylentileri dolaşıyor.

Victor Leborgne (“Tan” takma adıyla da bilinir)

Dr. Paul Broca

Çoğu insanda dil fonksiyonundan sol prefrontal korteksin sorumlu olduğunu herkes olmasa bile, en azından psikoloji öğrencileri bilir. Ancak 19. yüzyılın başlarındaki genel kanı, (H.M.’nin vakasında bahsi geçtiği üzere hafızada olduğu gibi) dil fonksiyonundan da beynin tamamının sorumlu olduğu yönündeydi. Bunu değiştiren kişi ise 18. yüzyılda yaşamış olup (heyecanlandığında söylediği “sacre nom de Dieu” hariç) çıkarabildiği tek ses bu olduğu için “Tan” adıyla da bilinen Fransız Victor Leborgne idi. Kendisi 1861’de, 51 yaşındayken ünlü nörolog Paul Broca’ya yönlendirilmiş olsa da, kısa bir süre sonra vefat etti. Broca, Leborgne’ün beynini incelerken -günümüzde “Broca bölgesi” olarak bilinen bir doku olan- sol frontal lobunda bir lezyona rastladı. Leborgne’ün anlamada bir sıkıntı yaşamamasına rağmen konuşamıyor olmasından yola çıkarak Broca, beynin bu bölümünün söz üretiminden sorumlu olduğu sonucuna vararak dönemin bilim insanlarını da buna inandırdı ki bu psikoloji tarihinde bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Uzun yıllar boyunca Leborgne hakkında bilime katkıları hariç pek bir şey bilinmiyordu. Fakat şunu da eklemek gerekir ki 2013’te Polonya Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’nde Cezary Domanski tarafından yayımlanan bir makalede, Leborgne’ün Moret’de doğduğu ve burada yaygın olarak tabakçılıkla uğraşıldığı için “Tan” kelimesini tekrarlayıp durmuş olabileceğini belirtmiş. (Ç.N.: Tabakçılık, İngilizce’de “tannery” olarak bilinmektedir. “Tan” kelimesi ile ses benzerliği taşıdığı için aralarında böyle bir ilişki olabileceği belirtilmiştir.)

Aveyron’un Vahşi Çocuğu

Doktor Jean-Marc Itard tarafından “Victor” olarak adlandırılan “Aveyron’un Vahşi Çocuğu”, 1800’lü senelerde Güneybatı Fransa’daki Aveyron Ormanı’nda bulundu. O sıralarda 11-12 yaşlarında olan Victor’un birkaç senedir vahşi doğada yaşamakta olduğu kanısına varılmıştı. Victor, psikolog ve filozoflar için genetik ve çevre sorununda baz alınabilecek bir “nötr denek” olarak görülmeye başlandı, yani adeta bulunmaz bir nimetti. Hayatının ilk yıllarında toplumdan uzak kalmış olmak, acaba ileride onu nasıl etkileyecekti? Victor’un modern çağ tarafından kirletilmemiş bir “kutsal vahşi” olacağını umut edenler ise hayal kırıklığına uğradı: Çocuk pisti, üstü başı darmadağındı, bulunduğu yere dışkılıyordu ve genelde yalnızca açlık dürtüsü çerçevesinde hareket ediyordu. Itard, Paris’e gönderilmesinin ardından üne kavuşan Victor’u topluma kazandırma görevine kendini adasa da, sürecin ancak kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz: Victor hiçbir zaman akıcı bir biçimde konuşmayı öğrenemedi, ama artık üstüne başına dikkat ediyordu, tuvalet alışkanlığı edinmişti, birkaç harf yazabiliyordu ve temel düzeyde bir dil yetisi geliştirdi. Otizm alanında uzman Uta Frith, Victor’un otistik olduğu için terk edilmiş olabileceğini söylüyor. Ancak çocuğun gerçek yaşam öyküsünü hiçbir zaman bilemeyeceğimizi de ekliyor. Victor’un hikayesi 2004’te yayımlanan The Wild Boy (“Vahşi Oğlan”) kitabına ve 1970’de gösterime giren The Wild Child (“Vahşi Çocuk”) isimli filme konu oldu.

 

Kim Peek

Kim Peek, arkadaşları arasında “Kim-puter” lakabıyla bilinirdi (Ç.N.: “Bilgisayar” anlamına gelen İngilizce “computer” kelimesi ile olan ses benzerliği üzerinden yapılan bir espri). Kendisi 2010 senesinde 58 yaşında yaşama veda etti. Dustin Hoffman’ın pek çok Oscar ödülü alan filmi Rain Man’deki (“Yağmur Adam) otistik dahi karakter, Peek referans alınarak oluşturulmuştur. 1988’de gösterime giren bu filmin öncesinde insanlar, otizm konusunda pek bilinçli sayılmazlardı. Dolayısıyla Peek’in, film vasıtasıyla bir farkındalık yarattığı söylenebilir. Ancak filmin, her otistik insanın süper bir yeteneğe sahip olduğu gibi yanlış bir kanının yayılmasına da neden olduğu savunulabilir. (Örneğin meşhur bir sahnede garson kız yere yanlışlıkla bir sürü kokteyl çubuğu düşürüyor ve Hoffman’ın karakteri çok kısa bir süre içerisinde yerde tamı tamına 246 çubuk olduğunu söylüyor.) Peek’in kendisi aslında otistik olmayan bir dahi idi. Serebellumunda (beyinciğinde) birtakım anormallikler olmakla birlikte, beyninde -onun iki lobunu birbirine bağlayan devasa doku olarak nitelendirebileceğimiz- korpus kallosum yapısı oluşmamıştı. Dahice yetilerinin arasında ise şunlar sıralanabilir: Takvim bilgisi ve tarih hesaplama; tarih, edebiyat ve klasik müzik hakkında ansiklopediyi andırırcasına detaylı bilgi hazinesi, Amerika posta kodları ve şehir yolları haritası. Hayatı boyunca Peek’in 12 binden fazla kitap okuduğu ve bunların tamamını hafızasında sakladığı söylenmektedir. Dışadönük ve sosyal bir insan olsa da Peek’in koordinasyon, soyut/kavramsal düşünme gibi alanlarda zorluk çektiği bilinmektedir.

 (Görsel: 1988 tarihli Rain Man adlı filmden bir sahne. Yönetmeni, Barry Levinson.)

Anna O.

“Anna O.” takma adıyla anılan Bertha Pappenheim, öncü bir feminist ve sosyal hizmetler görevlisiydi. Alman Yahudisi olan Pappenheim, 1936 senesinde 77 yaşındayken vefat etti. Anna O., psikanaliz tedavisi gören ilk insanlardan biridir ve Freud’un akıl hastalıklarıyla ilgili fikirlerini bizzat etkilemiştir. Pappenheim ile ilk önce 1880’de Joseph Breuer ilgilenmiştir. Pappenheim’ın Viyana’daki evine çağrılan Breuer, onu neredeyse tamamen felç olmuş bir biçimde yatağında bulur. Diğer belirtileri arasında halüsinasyonlar, kişilik değişimleri ve konuşma güçlükleri yer alsa da doktorlar, organik bir neden bulamamıştır. 18 ay boyunca Breuer, Pappenheim’ı neredeyse her gün ziyaret eder ve onu düşünce ve hisleri hakkında konuşmaya, özellikle de babasına tuttuğu yastan bahsetmeye teşvik eder. Pappenheim konuştukça belirtileri geri çekilmeye başlar ki bu da psikanalizin, yahut “konuşma terapisinin”, ilk örneklerinden birini teşkil etmektedir. Yine de Breuer’in başarısı tartışılıyor olmakla birlikte, Pappenheim’ın epilepsi gibi organik bir rahatsızlığa sahip olduğunu iddia eden tarihçiler de mevcuttur. Freud, Pappenheim ile hiç bir araya gelmemesine rağmen onun vakası üzerinde yazılar yazmış ve hatta onun histerik bir hamilelik yaşadığını bile iddia etmiştir ki bu da hala tartışılmaktadır. Pappenheim’ın Almanya’daki 1888’den sonraki yaşamı da en az Anna O.’kenki kadar dikkat çekiyor. Kendisi (yazarlık hikayeleri, tiyatro oyunları ve insanın ufkunu açanlar başta olmak üzere) pek çok eser üretmiş, sosyal bir öncü kişilik olmuş, Yahudi kadınlar için toplumsal kulüpler kurmuş, yetimhanelerde çalışmış ve Almanya Yahudi Kadınları Federasyonu’nun kurucusu olarak toplumda yerini almıştır.

Kitty Genovese

Üzülerek belirtiyoruz ki bu aşamada psikoloji tarihine bir klasik olarak geçen Kitty Genovese’in kendisi değil, onun başına gelen korkunç bir olaydır. 1964’te New York’ta Genovese bir akşam çalıştığı bardan evine dönerken Winston Mosely’nin saldırısına uğrayıp öldürüldü. Bu trajedinin psikoloji dünyasında bu denli yankı bulmasının nedeni ise, insanları “Seyirci Etkisi” fenomenini araştırmaya yöneltmiş olmasıdır. Seyirci etkisi, başka insanların varlığında sorumluluk hissimizin azaldığını ifade eden, bilimsel olarak kanıtlanmış bir olgudur. Popüler hikaye, tam olarak 38 kişinin Genovese’in ölümüne tanık olmasına rağmen ona herhangi bir şekilde yardım etmedikleri yönündedir (seyirci etkisini hatırlayın). Ancak olay burada son bulmuyor. Tarihçilerin ortaya çıkardığı bulgulara göre en az iki kişi yardım çağırmış, bunlardan da yalnızca bir tanesi ikinci ve ölümcül saldırıya tanık olmuştur. Genel anlamda Seyirci Etkisi anlayışı varlığını korumuş olsa da, son yıllarda modern psikoloji olayın farklı boyutlarını ortaya çıkarmayı başarabilmiştir. Örneğin, insanların daha büyük bir grubun parçası olduğu durumlarda gerçekleşmekte olan olaya müdahale etmeye daha yatkın olduğu kanıtlanmıştır. Buna tüm grup üyelerinin kurban ile aynı sosyal kategoriden olması (mesela hepsinin kadın olması gibi) örnek olarak verilebilir.

Küçük Albert

“Küçük Albert” aslında ünlü davranış bilimci John Watson’un, 11 aylık bir bebeğe verdiği takma isimdir. İş arkadaşı ve gelecekteki eşi Rosalind Rayner ile birlikte Watson, Albert’e belli bir koşullanma işleminin ardından birtakım korkular kazandırmayı amaçlamıştır. Sonuçlarının bilimselliği tartışma konusu olan deney 1920’de yürütülmüş ve o zamandan bu yana hep etik dışı olmasıyla anılmıştır (Bu tarz bir deneye şu anki üniversitelerde asla izin verilmez). Son yıllarda gerçek kimliği ile ilgili tartışmaların artmasıyla birlikte Küçük Albert vakasına olan ilgi, bir anda büyüdü. Appalachian Üniversitesi’nden Hall Beck’in önderliğindeki bir grup araştırmacı 2011 senesinde, Küçük Albert’ın aslında Douglas Merritte adındaki bir çocuk olduğunu düşündüklerini duyurdu. Merritte’in, Watson ve Rayner’ın araştırmalarını yürüttüğü John Hopkins Üniversitesi’ndeki bir süt annenin çocuğu olduğu iddia edildi. Bu bilgilere göre Küçük Albert, Watson ve Rayner’ın etik dışı deneyi yüzünden nörolojik anlamda zarar görmüş, altı yaşında ise hidrosefali (beyinde su toplanması) yüzünden hayatını kaybetmiştir. Ancak 2014’te MacEwan Üniversitesi’nden Russell Powell’in yönettiği bir grup araştırmacı, bu görüşe karşı çıkmıştır. Küçük Albert’in başka bir sütannenin çocuğu olan (Albert Barger olarak hastane kayıtlarına geçmiş) William A. Barger olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu savunmuşlardır. Bu senenin başlarında Richard Griggs, hazırladığı bir ders kitabında var olan tüm delilleri bir araya getirerek hikayenin Barger versiyonunun daha olası olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu da Küçük Albert’in aslında 2007 senesinde 87 yaşındayken vefat ettiği anlamına geliyor.

Watson ve Rayner’in Küçük Albert deneyinin görüntülerine rastlamak oldukça zor, olanların ise telif hakkı durumları problemli olabilir. İnternette daha fazla bilgi edinebileceğiniz faydalı siteler yer almaktadır.

Chris Sizemore

Chris Costner Sizemore, (bugün “dissosiyatif kimlik bozukluğu” olarak da bilinen) çoklu kişilik bozukluğu teşhisi konmuş, gelmiş geçmiş en meşhur vakalardan biridir. Teşhisi tartışmalı olan Sizemore’un diğer kişilikleri arasında Eve White, Eve Black, Jane ve daha pek çoğu sayılabilir. Bazı kaynaklarda Sizemore’un bu kimlikleri çocukken yaşadığı travmatik olaylara karşı (ki bunlar arasında annesinin çok kötü bir şekilde yaralanmasına ve bir adamın kereste fabrikasında ortadan ikiye ayrılmasına tanık olması sayılabilir) geliştirdiği savunma mekanizmaları olarak açıkladığı bilgisi yer almaktadır. Son yıllarda Sizemore, diğer kimliklerinin nasıl artık birleşip tek bir kişilik haline geldiğini anlatmışsa da geçmişinin bazı bölümlerini hala farklı kimliklerine ait olarak yorumlamaktadır. Örneğin eşinin kendisiyle değil, Eve White ile evli olduğunu, Eve White’ın ise ilk kızının annesi olduğunu iddia eder. Hikayesi 1957 senesinde (psikiyatristi tarafından aynı başlık altında yayımlanan kitaptan uyarlanarak) The Three Faces of Eve (“Eve’nin Üç Yüzü”) başlığıyla beyaz perdeye aktarılmıştır. Joanne Woodward, bu filmde Sizemore’u ve onun öteki kimliklerini canlandırdığı rolüyle en iyi kadın oyuncu Oscar’ını almaya hak kazanmıştır. Sizemore 1977’de I’m Eve (“Benim Adım Eve”) adı altında otobiyografisini yayımlamış, 2009’da BBC’nin Hard Talk röportajında yer almıştır.

David Reimer

Reimer yalnızca 8 aylıkken geçirdiği beceriksizce bir operasyon sonucu penisini kaybetmiş, sonrasında psikoloji tarihinin en ünlü vakaları arasında yerini almıştır. Psikolog John Money, Reimer’in ailesini onu bir kız çocuğu gibi yetiştirmeye ikna etmiş, ailesi ise David’e artık “Brenda” diyerek cinsiyet değişiminin tamamlanması için onu sürüsüyle ameliyat ve hormon tedavisine maruz bırakmıştır.

Money ilk başta (kimse daha önceden böyle bir şey denemediğinden) deneyi büyük bir başarı olarak adlandırmış, Reimer’i çocukların cinsel kimliklerinin genlerden ziyade çevreleri ile olan sosyal etkileşimleri sonucunda şekillendiği yönündeki hipotezine kanıt olarak göstermişti. Aslına bakıldığında cinsiyet değiştirme operasyonu Reimer için oldukça problemli geçti, çünkü Reimer erkek doğasını hiçbir zaman kaybetmedi. 14 yaşındayken ailesi Reimer’e gerçeği anlattı ve Reimer, bir erkek olmak için yeniden cinsiyet değiştirme sürecine başladı. Daha sonraları ise kendi durumundaki çocukların cinsiyet değişikliğine zorlanmaması için protestoya başladı. Hikayesi, John Colapinto tarafından As Nature Made Him, The Boy Who Was Raised As A Girl (“Doğduğu Gibi, Bir Kız Olarak Yetiştirilen Oğlan Çocuğu”) başlığıyla kitaplaştırıldı. Reimer aynı zamanda iki adet BBC Horizon belgeselinde de yer almakta. Reimer 2004 senesinde, yalnızca 38 yaşındayken, intihar etti.

Yazan: Christian Jarrett
Çeviren: Nejla Nur Güney
Kaynak: bigthink

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.