Zamanı tanımlamamız gerekirse; dönemi belli, bölümlenmiş, geçmiş, geçmekte olan ya da geçmesi muhtemel süre veya vakitlerdir, diyebiliriz. Kimi zaman çağ, devir kimi zaman evre kimi zaman ise bir işin, oluşun ortaya çıkmasının hesabı için önemli bir sanal birim olarak karşımıza çıkan zaman mefhumu, çoğunlukla bu yazının ilk cümlesindeki hâli ile hayatımızda yerini alır (1).

Zaman zaman insan hangi zaman boyutunda olduğunu karıştırabilir. Geçmişi şimdiki yaşadığı hâlinin merkezine geçirerek kaygılarının esiri olabilir, geleceğini geçmişiyle özdeşleştirip daha yaşamadığı bir hayali olmuş bitmiş bir zamanla mukayese edebilir ya da şimdide duyumsaması ve tecrübe etmesi gereken olayları görmezlikten gelerek ruhsal olarak kör noktalarını oluşturabilir. Özellikle bir canlıyı işaret etmeden söyleyecek olursak, dünyamızda temel olarak insanlar, hayvanlar, bitkiler diye ayırdığımız canlılık türlerinin hepsinin zaman ile arasındaki ilişki geçmiş, şimdi ve gelecek mukabilindedir.

“Zaman her şeyin ilacıdır.” Bu cümle özellikle ruhsal acı eşiğinin en düşük olduğu anlar için söylenmiş olsa gerek. Katlanılması namümkün olan, mümkünü imkânsızmış gibi algılatan durumlarda en hakiki teselli cümlelerinin başında gelmesi de bundan mütevellittir. Bizleri bedbaht ve biçare hissettiren; adına acı, hüzün, keder dediğimiz ve ağır bir baskıyla duyumsadığımız hissi ifade edecek kelimeleri bulamadığımızda içine girip sessizce geçip gitmesini beklediğimiz bir “Hüzün mahallesi otobüsüdür” (2).

Zamanın ilaç niyetine kullanılması pek açlıkla ya da toklukla alakalı değildir. Sadece sayılabilir ve geçip gidebilir olması yeterlidir. Zirâ adına sayılabilen takvim zaman da diyebileceğimiz ve çeşitli şekillerde tükettiğimiz bir zaman modeli olan takvim zaman her ne kadar biz canlıları yaşlandırıp sona yaklaştırsa da, hissettiğimiz dokunaklı anılarımızı da saymayı bıraktırıp başka farkındalıklar yaratır.

Algılayış yönünden zamanın ikinci modeli ve zihin zaman diye de adlandırabileceğimiz bölümü sezgilerin ön planda olduğu, fark edilebilir kavrayışların yaşandığı ve zamanın seçilebilir kısmı ile ilgilidir. Günümüzün popüler deyişiyle “anda olma” bu zaman boyutunda gerçekleşen ve gerçekleştiği anın zamanına uygun paralellikte oluşan bir derin algılayış biçimidir. Bu durumu toprağa sımsıkı bağlı ve kökleri sağlam bir ağacın şiddetli bir rüzgârla savrulması ancak esen rüzgâra dallarını uzatarak bundan keyif almasına benzetebiliriz. Elinde olmadan gerçekleşen ve rüzgâra karşı yapacak hiçbir şeyi olmayan ağaç sebeplere karşı koymak yerine zihin zaman evresinde daha geniş bir algı, sonsuz bir kabul ve fark edilen bir sezi ile seçim şansını doğru anda kullanabilir, daha geniş bir açıdan düşünerek bulunduğu andan farklı sonuçlar çıkarabilir.

Zamanın en sabit ve çıkarcı hâli olan duygu zaman boyutu ise algılayış açısından zaman kavramının üçüncü bölümünü oluşturur. Duygu zaman evresi kurguların oluşturulup soyut anlamlar yüklenerek kendine has yan anlamların ve çıkarımların yapıldığı, yaşanılan ya da yargılanan duyguların acı verse bile yapılandırılmış bahanelerin arkasına saklanıldığı, mekânsal olarak kendine dönük sözde güvenli alanların, bencil ama korkularla dolu izafi bir zamanın yitirilmiş kısmıdır.

Sonuç olarak zaman kavramını geçip giden bir ırmağa, fark edilip seçilen bir dimağa, kurgulanmış ve oynanan bir senaryoya benzetebiliriz.

Elbette ki, hangi yılın kaçıncı ayında ve hangi gününde olduğumuzu bilmek tarihe düşülecek notlar açısından önemlidir. Ancak hangi zaman boyutunda olduğumuzu bilmek düşülen notları nasıl okuyup anlayacağımızı belirler.

Dipnotlar:

(1) http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=ZAMAN

(2) https://eksisozluk.com/huzun-mahallesi-otobusu–1715389

Yazar: Ertan Yavuz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.