Düşünbil Portal

Sembolizmin Kökeni: Blombos Mağarası ve L13

Paylaş

Filmler arkeolog olmanın bitmek bilmez bir aksiyon, macera, boğa kırbaçlama, fötr şapkalar ve tehlikeli, görülmemiş hayvanlar içeren bir iş olduğuna inandırabilir. Bunların hepsini yahut bazılarını herhangi bir arazi çalışmasında tecrübe ediyor olsak bile, gerçeklik öyle ki arkeolojik çalışmanın çoğu oldukça titiz ve bazen, maalesef söyleyeceğim, laboratuvarda sıkıcı bir şekilde çalışmayı gerektiriyor.

Ama tabii bu “sıkıcı” taraf bazen en büyük sürprizleri getiriyor, Güney Afrika’nın güney burnunda, 73 bin yıllık Blombos Mağarası’ndaki taş parçacıklarını çıkaran Luca Pollarolo’nun başına geldiği gibi. Luca, oldukça sıcak bir Cape Town gününde Wits laboratuvarında özellikle tozlu birtakım parçacıklara uğraşırken, küçük bir silcrete (1) parçacığın üstünde, çaprazlama bir şekilde çizilmiş 9 tane kırmızımsı desen keşfetti. Bu, bugüne kadar hiçbir çalışmada denk gelmediği bir şeydi. Parçacığa bir erişim numarası tahsis ettiler: G7bCCC-L13 ya da kısaca L13.

Blombos Mağarası 1991den beri bizim tarafımızdan, yani Christopher Henshilwood ve Karen van Niekerk (2) tarafından kazılmıştı ve içinde bulundurduğu materyaller 100.000 – 70.000 yıl arasında değişiyordu. Yani Orta Taş Çağı diye adlandırılan dönem ve biraz daha sonrası; Geç Taş Çağı (3) dönemi, 2000 ila 300 yıl öncesi. Christopher, Güney Afrika’daki Witwatersrand Üniversitesi’nde araştırmacı statüsüne sahip ve aynı zamanda Bergen Üniversitesi’nde SapienCE’nin yöneticisi (Centre for Early Sapiens Behaviour – Erken Sapien Davranışları Merkezi). Karen da SapienCE’nin baş araştırmacısı.

L13 ile alakalı çok sorumuz vardı: Bu çizgiler doğal mıydı, taşın kendi yapısının bir parçası mıydı yoksa 73 bin yıl önce Blombos Mağarası’ndaki insanlar tarafından mı yapılmışlardı? Bunları insanlar yaptıysa nasıl yapmışlardı? Neden yapmışlardı? Daha önce karşılaşılmamış metodolojik bir sorunla karşı karşıyaydık. Bu sır perdesini aralamak adına Afrika’da küçük bir mağarada bulunan L13’ün kıtaları aşan yolcuğu başlamış oldu.

L13’ü önce meslektaşımız Francesco d’Errico’ya götürdük. Francesco, Bordeaux Üniversitesi’nin CNRS-PACEA laboratuvarında çalışıyordu. Onunla yıllar içinde bir sürü başarılı ortak çalışma gerçekleştirmiştik ve aynı zamanda Bergen Üniversitesi’nde SapienCE takımımızın bir parçasıydı. Birlikte, L13’ün sorduğu soruları cevaplamak için oldukça sistemli bir yaklaşım geliştirdik.

En başta bu çizgiler taşın bir parçası mı yahut taşa mı çizilmişler anlamak için parçayı mikroskobun altında inceledik ve fotoğrafladık. Bunların taşın üstünde bir katman olduğunu anladık ve desenlerin üstünde artık uçuşmuş bazı çizgiler olduğunu fark ettik. Bu çizgilerin taşın bir parçası olmadığından kesinlikle emin olmak ve ham maddelerinin ne olduğunu anlamak için Laure Dayet, çizgileri ve taşın yüzeyini RAMAN spektroskopi teknolojisini (4) kullanarak inceledi. L13 aynı zamanda Bordeaux kampüsündeki elektro mikroskop tesislerini ziyaret etti. Bu analizler bu çizgilerin gerçekten de taşın üstüne işlendiğini ve hematit bakımından zengin, toprak boyası (5) diye tabir ettiğimiz maddeden yapıldığını ortaya çıkardı.

Bir sonraki aşama bu boyanın taşın üstüne nasıl işlendiğini anlamaktı. Boyanmış mıydı? Blombos Mağarası’ndaki insanların 100 bin yıla uzanan bir süre önce ortaya toprak boyası çıkaran zengin bir sıvı ürettiğini biliyorduk. Muhtemelen bunu boyama yapmak için kullanıyorlardı. Yani bu çizgilerin bilinçli olarak boyandığını düşünmek için bir sebebimiz vardı. Ürettiğimiz toprak boyasını çeşitli süreçlerden geçirip kendi deneylerimizi gerçekleştirdik ve Blombos Mağarası’nda bulduğumuz bazı parçacıkların üstünü boyadık. Ardından oldukça hassas bir biçimde bu taşları duruladık. Amacımız L13’ün geçirdiği aşamaları taklit etmekti. Aynı zamanda farklı parçacıkların üstünü farklı kalınlıklarda çizgilerle boyadık ve bu parçaları da duruladık. Bütün bu deneyler mikroskop altında incelenince sonuç açıktı: L13 boyanmamıştı. Toprak boyası içeren bir çeşit kalemsi bir çubukla çizilmişti.

Boyanmış olanla (soldaki) çizilmiş olan (ortadaki) arasındaki fark yapılan deneylerle ortaya çıkarıldı. En sağdaki resim ise L13’ün bir bölümünden.

Analiz sürerken L13’ün yüzeyinin diğer yüzeylere kıyasla özellikle daha bir pürüzsüz ve hafifçe kıvrılmış olduğunu fark ettik. Bu neni (6) daha da araştırmak adına yine Bordeaux’da çalışan Alain Queffelec L13’ün yüzeyindeki pürüzleri ve deneylerde kullandığımız yontulmuş ve kabuklanmış yüzeyleri konfokal mikroskop (7) yardımıyla inceledi. Sonuçlar, bölgenin kalanına oranla bu çizgilerin yapıldığı yüzeyin çok daha pürüzsüz olduğunu gösterdi ve bu pürüzsüzlük doğal sebeplerle meydana gelmemişti. Toprak boyasının üstünde, çizgilerin çeperindeki mikroskobik izler açıkça, boyanmadan önce L13’ün bilendiğini gösteriyordu; hem de toprak boyasını çıkarırken kili ezmek için kullanılan taşın aynısıyla. L13’ü oluşturan çizgilerin olduğu taşın tepesi kesilmişti. Orijinal eser taşın çok daha büyük bir kısmına doğru yayılıyor olmalıydı fakat maalesef taşın kalan kısımlarını bulabilmiş değiliz.

Taş kırılmadan önce aşağı yukarı böyle görünüyordu.

L13 artık güvenli bir şekilde Güney Afrika’ya geri döndü ve Cape Town, Bergen ve Bordeaux arasında çeşitli yazışma ve beyin fırtınası seanslarından sonra bu muhteşem keşfi artık dünyayla paylaşıyoruz.

Peki bu ne anlama geliyor? Semboller, insanlığımızın doğasında var olan bir şey. Onları vücudumuza dövme ve yaralama (8) olarak kazıyoruz yahut çeşitli kıyafetler, takılar ve saçlarımızla kapatıyoruz. Dil, yazı, matematik, din, yasalar; insanlığın semboller üretme, paylaşma ve bunları maddi kültürde kullanma kapasitesi olmasa asla meydana gelemezdi. Beynimizin farklı kategorilerdeki sembolleri nasıl algıladığını ve işlediğini anlamaya dair azımsanamayacak gelişmeler var fakat sembollerin atalarımızın kültürüne nasıl sindiği konusu hâlâ muğlak ve spekülatif. Soyut ve figüratif eserler genellikle sembolizmin bir temsili sayılsa bile en erken sembolizmin muhtemel grafiklerini ve boyutlarını tahakkuk etmek biraz alengirli. Bizim temsil, sembol sandığımız şeyler, akılda önceden planlanmamış bir şekilde öylesine yapılmış olabilir; basit eskizler, çiziktirmeler olabilirler yahut bir sembol yerine bir objenin çizimi, bir fikrin ya da bir çeşit kodun işaretleri olabilirler.

Çok uzun bir süre boyunca arkeologlar anlamı çok açık olmayan bu sembollerin; Homo sapiensler 40 bin yıl önce Avrupa’ya gelip Neandertallerin yerini aldığında ortaya çıktığından eminlerdi. Bizim takımımızın da görev aldığı Afrika, Asya ve Avrupa’da yapılan son çalışmalar, sembollerin daha eski dönemde de yapılıp kullanıldığını destekler biçimde. Bilinen en eski desen, Trinil Java’da bir taze deniz kabuğunun üstüne yapılmış bir zig zag oymadır. Bundan 540 bin yıl öncesine dayanmaktadır ve bunun dışında son dönemde sunulmuş bir makale bize İber Yarımadasında, Neandertaller tarafından 64 bin yıl önce yapılmış resimler olduğunu da sunmuştur.

Sonuçlarımız gösteriyor ki bu çizgiler L13’ün üstüne bilinçli bir şekilde, ucu toprak boyalı bir kalemsi çubuk ile yapılmıştı ve bu da bu çizimi, diğer örnekleri 30 bin yıl geçerek, bilinen en eski çizim yapıyor. Ama dahası var. L13’ün arkeolojik katmanı bize, aynı toprak boyası ile kaplanmış deniz kabuklarının ve üstüne soyut desenler yapılmış başka toprak parçalarının da aynı sembolik düşüncenin bir parçası olduğunu işaret ediyor. Bu desenlerin de bazıları taş parçacığımızın, L13’ün desenleriyle aynı. Bu bize güney burnunda yaşayan Homo sapienslerin değişik yüzeyler üstünde benzer sonuçlar almak için farklı teknikler geliştirdiklerini gösteriyor. Bu gözlem de desenlerin sembolik yapıda olduğunu ve eserlerin Afrikalı Homo sapiensin ruhani dünyasına ait doğal bir parça olduğu hipotezini destekliyor.

Karalama mı dersiniz? Toprak boyası üzerine çiziktirilen şekiller, aynı katmanda da bulundu.

 

Dipnotlar:

(1) Silcrete; yüzey toprağı, kum ve çakıl çözünmüş silika ile çimentolandığında oluşan sertleşmiş bir toprak duricrustudur. Silcretin oluşumu, kalsiyum karbonattan oluşan kalkrete ve demir oksitten oluşan ferrikrete benzer. Sert ve dayanıklı bir malzemedir. Kökeni ve doğası farklı olsa da kuvarsite benzer görünür. Afrika ve Avustralyalı Homo sapienslerin kullandığı taşlardan biridir. (ç.n.)

(2) Karen van Niekerk aynı zamanda bu makalenin yazarı ve biz de makaleyi, hocamızın yazdığı gibi, onun gözünden çevirmeyi doğru bulduk. (ç.n.)

(3) Unutmamalıyız ki dünyanın bazı yerleri farklı çağlara farklı zamanlarda girmiştir. (ç.n.)

(4) “Kimyasallar çok farklı analitik yöntemlerle hem niceliksel hem de niteliksel olarak analiz edilebilirler; ancak bu analizlerin büyük bir kısmı ‘spektroskopi’ adı verilen bir sahanın altında incelenir. Spektroskopi, elektromanyetik radyasyon ve madde arasındaki etkileşimi; elektronların uyarılmasına, moleküler titreşimler veya nükleer spin yönelimlerindeki değişimlere neden olan etkileşimler kapsamında inceler. Bir diğer ifadeyle spektroskopi, ışık veya radyasyonun maddeler tarafından emilmesi ve yayılması şeklindeki ‘ışık-madde’ etkileşimlerinin ölçülmesi ve incelenerek yorumlanmasıdır.” (Kaynak: evrimagaci.org) (ç.n.)

(5) Ochre, kil ve toprağın ezilerek ortaya çıkardığı kırmızımsı toz; toprak boyası, aşı boyası. (ç.n.)

(6) Eski Türkçede “şey”. (e.n.)

(7) Lazer Taramalı Konfokal Mikroskop araştırmacılara floresan veya yansıtıcı problar ile işaretlenmiş kemik, beyin ve diğer benzeri dokuların oldukça kalın kesitleri, gelişmekte olan embriyolar gibi küçük organizmalar ve bütün haldeki hücre örnekleri ile çalışma imkânı sağlar. Bu teknoloji araştırmacılara ulaşılabilecek en yüksek ışık mikroskobu çözünürlüğü ile hücre altı yapılar, fonksiyonları ve hücre/organizma yapısının temiz bir şekilde görüntülenmesini sağlar. (Kaynak: merlab.metu.edu.tr) (ç.n.)

(8) Yaralama, yani scarification, özellikle Afrika’da gördüğümüz bir çeşit vücuda kazıma işlemidir, teni yakarak yahut kesilerek yapılır. (ç.n.)

©® Düşünbil (2023)

Yazar: Karen L. van Niekerk, Francesco d’Errico
Çeviri: Arda Erkurt
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: ecoevocommunity.nature.com

 


Paylaş
Exit mobile version