Herkes kendisini gülümseten filmleri sever ama her hikâye iyimser bir not ile bitemez — ve her mutsuz son eşit yaratılmamıştır. Bazılarını unutmak için bir iki gün geçmesi gerekir ve gözlerimizi bir miktar da buğulu yaparlar.
Ama bazı filmler de vardır ki bizi tamamıyla harap etmiş bir şekilde sonlanırlar. Bu sonlar kalbimizi yarısına kadar gözyaşı ile doldurur ve sonsuza kadar aklımızda saplı dururlar. Bu filmlerin son birkaç dakikaları öyle unutulmaz melankolidir ki sonradan biri filmin adını andığında dahi bizi ağlatabilirler. Bu sahnelerde muazzam duygusal bir yumruk paketlidir— belki fanların favori karakteri öldüğünde veya belki tatlı romantizm trajik bir biçimde parçalandığında — ve sinema tarihinin en etkili mutsuz sonlarının birkaçından oluşan bir liste sorulduğunda, bunlar sık sık akla gelenlerden bazılarıdır.

Creasy, Blue Bayou’a Dönüyor


Man on Fire filmi yayınlandığından beri kritik biçimde saldırı görse de yapım, bu ateşli intikam gerilim filminin baş rolünde olan Denzel Washington’ın en dokunaklı performanslarından biri. Meksikalı iş adamının hayran olunası kızı Pita’ya (Dakota Fanning) bodyguardlık yapması gereken Meksika’daki bir işi aldığı sırada bir ödeşme esnasında vurulan alkolik bir bodyguard olan John Creasy’yi o oynuyor. Çok geçmeden bu intihar silahı adam genç yükümlülüğü ile bir baba-kız bağı oluşturuyor.

Eğlence ve kurşunlarla geçen yıllar sonrasında gerçekten birisinin üzerine düşmek Creasy için yeni bir tecrübe oluyor ama maalesef bu pek uzun sürmüyor: Pita hemen sonrasında Creasy Bear’ın yavrusuna asla bulaşmamak gerektiğini daha sonrasında öğrenen güçlü bir suç karteli tarafından kaçırılıyor. Adil bir intikam için hevesli olan adamımız Meksika’daki neredeyse bütün silahları alıyor ve cinayet çılgınlığı ile yola koyuluyor ve nihayetinde hırsızın erkek kardeşini eline geçiriyor. Creasy sonra bir miktar pazarlık yapıyor ve bu ucube ile çocuğu takas yapmak için söz veriyor. Gangsterler kabul ediyor yalnız küçük bir uyarı ile birlikte; Creasy’yi de istiyorlar.

Bir mermi yarası ile ölmektense Creasy bunu kabul ediyor ve dediklerini yapıyor. Ama teslim olmadan önce Pita’ya kısa da olsa birkaç saniye kavuşuyor ve ona elveda dediğinde, o an en sert aksiyon fanlarını bile ağlatacak seviyede bir sahne oluyor. John Creasy’nin isimlerindeki ilk harflerin, insanları kurtarmak için kendini feda eden karakterinkilerle aynı olması muhtemelen tesadüf değildir. Sonunda ise gangsterler Creasy’yi götürdüğünde bodyguardımız gözlerini kapatıyor ve Blue Bayou’e doğru sürükleniyor.

Maggie’nin Son Anları

Million Dollar Baby şu ana kadar yapılmış en sinsi film olabilir. Bu boks draması ilham verici bir öykü ile başlıyor (Requiem for a Dream’dense daha çok Rocky gibi) ve başrolü kendini kapalı çemberinin dışına atmak isteyen bir taşra garsonu Maggie Fitzgerald (Hilary Swank). O, Frankie Dunn (Clint Eastwood) adındaki kır saçlı eğitmeninin ona bu tatlı bilim hakkında her şeyi öğreteceğini umuyor ama hocası bir kadına bu işi öğretme konusunda gönülsüz. Bunun sebebi özellikle onun dövüş yıllarını çoktan geçmiş olması. Ama Maggie inatçıdır ve Frankie’yi ikna ettikten sonra onun nakavtları onu şampiyona dövüşüne götürür… buradan sonra da film sert bir biçimde direksiyonu sola kırarak iç karartıcı bir yere doğru gitmeye başlıyor.

Maggie Bir dövüş esnasında zilden sonra legal olmayan bir yumruk alıyor ve kahramanımız kötü düşüyor, boynunu tabureye çarpıyor ve belden aşağısı felç oluyor. Doktorlar onu bacağının kesilmesi için zorladıklarından sonra Maggie Frankie’ye nihai merhametini göstermesi için yalvarıyor. En başta antrenörü Maggie’nin canını almanın nasıl bir şey olduğunu aklına bile getirmiyordu ama kendi dilini ısırarak kalkıştığı nafile intihar denemesinden sonra Frankie bu işi yapmayı kabul ediyor.

Ölümcül enfeksiyonu uygulamadan önce Frankie Maggie’ye onun İrlandalı lakabı “Mo Cuishle”nin ne anlama geldiğini anlatıyor: benim sevgilim ve benim kanım. Evet, gözyaşlarının akmaya başladığı yer burası. Çelik gözlü Eastwood bile gözyaşlarını tutamıyor ve eğer Man with No Name’i izlediyseniz bu olay insana daha da ürpertici geliyor. Bunun geriye kalan bizler için haddinden fazla duygusal olduğunu anlıyorsunuz.

Ve Treadwell Aramızdan Ayrılır

Timothy Treadwell doğanın gücüne saygı duymayan yeşil savunucusu bir samuray veya deli miydi? Nazik bir savaşçı, çılgın bir adam veya her ikisinden de biraz mıydı? Her ne düşünürseniz düşünün iki noktada hepimiz uzlaşıyoruz. Birincisi o ayıları koruma konusunda derin bir tutkuya sahipti. İkincisi o bazı görkemli hayvanların muhteşem görsellerini yakaladı. Ve Treadwell’in kahverengi ayının çenesinden gelen trajik ölümünden sonra yönetmen Werner Herzog Treadwell’in görüntülerini birleştiriyor ve tüm zamanların en dokunaklı belgesellerinden birini yaratıyor.

Grizzly Man, Treadwell’in Alaska yabanına doğru olan yolculuğunu anlatıyor. Hayvanlarla iletişime geçiyor ve insanoğlunun doğadaki yeri hakkındaki eşsiz dünya görüşünü paylaşıyor (Herzog’un kendi görüşleriyle taban tabana zıt düşen). Bir insan olarak Treadwell hem sıkıntılı hem de güzel gözüküyor ve davranışlarında sorgulanabilir diyeceğimiz nitelikte pek çok nokta olmasına rağmen onun tutkusuna hayran olmamak çok zor. Herzog’un rehber olan eli yardımı ile gerçekten Treadwell’i kaçınılmaz sonuna doğru ilerleyen Grizzly Man olarak mimlemeye başlıyoruz.

Hepimiz Treadwell’in bir ayı tarafından öldürüldüğünü biliyoruz. Bu üçüncü şahıs için beklenmedik bir olay değil. Ama böylesine eşsiz bir ruha finalde elveda demek çok üzücü. Timothy Treadwell benzeri fazla insan yok— özgür ruhlu kanun kaçakları hala o bu vahşi hayatı yaşıyor — ama filmin son anlarında ağaçların arasında gezinirken Grizzly Man olarak onu son kez izliyoruz. Onun tüylü iki arkadaşı ve Treadwell’in bizzat kendisi için yazılmış gibi duran kederli bir country şarkısı da ona eşlik ediyor.

O Benim Kardeşimdi

Eğer End of Watch’ın yalnızca son üç dakikasını izlemiş olsaydınız bu polis dramasının mutlu bir işaretle bittiğini düşünebilirdiniz. Final sahnesi iki dostun çılgın bir hikâyeyi paylaştıkları, yüksek sesle güldükleri ve iyi bir gün geçirdiklerini gösteriyor. Ama buradaki bağlam çok şey ifade ediyor. Gerçekten polis memurları Brian Taylor (Jake Gyllenhaal) ve Mike Zavala (Michael Pena) arasındaki dostluk inanılmaz bitter bir tatta çünkü bu Zavala gangsterler tarafından vurulmadan önceki ana atlayan bir flashback sahnesi.

Taylor ve Zavala çok iyi birer polis. Tabi ki onlar sadece devriye polisleriydi ama işlerinde gerçekten iyiler ve yanan bir binadan çocukları çıkararak o toplumdaki güveni inşa etmişler. Aslında Sinaloa Cartel’i al aşağı etmeye çalışmaları konusunda da çok iyi polislik sergiliyorlar…sadece bu çabaları pek iyi sonuç vermiyor. Kartelin bir işini bozduktan sonra memurlar ağır silahlı haydutlar tarafından tuzağa düşürülüyor ve tüm yiğitliklerine rağmen Taylor ciddi biçimde yaralanıyor ve Zavala öldürülüyor.

Partnerinin öldüğünü öğrendikten sonra Taylor tamamen paramparça oluyor. Zavala onun dünyadaki en iyi arkadaşıydı ve cenazede Taylor öylesine dertleniyor ki sadece üç kuvvetli kelimeyi bir araya getirebiliyor: “O benim kardeşimdi.” Gyllenhaal kesinlikle acısına ve ıstırabına bizi inandırıyor ve film cenazeyi flashback ile kestiğinde bu, son “mutlu” anları daha da kalp kırıcı kılıyor.

Medeniyetin Yok Olduğunun Hafif Belirtileri

Wes Anderson görünüşte bir komedi yönetmenidir ama onun filmleri şakalarla dolu olsa da onların altında her zaman derin bir melankoli hissi yatar. Bilhassa bu The Grand Budapest Hotel için doğru. Hikâye çoklu zaman çizgilerinde kuruluyor, bu güzel masallar kitlesi 1930’da kurgu bir Avrupa ülkesi Zubrowka’da yaşanıyor. Burası itibarlı bir otelde gösterişli müdür M. Gustave (Ralph Fiennes) rehberliğindeki belboy olarak çalışan kahramanımız Zero Moustafa (Tony Revolori ve F. Murray Abraham) ile tanıştığımız yer.

Konu ölü bir varis, kayıp bir tablo ve açgözlü katillerden oluşan bir aileyi içeriyor ama Amy Nicholson’ın yazdığı film kritiğindeki gibi film gerçek bir “duygusal drama” “Gustave’in manikürlü medeniyetine karşı çıkarılan — kişisel ve jeopolitik — kaos esnasında düzeni korumak için yaşadığı zorluklar etrafında dönüyor.” Görüyoruz ki 1930’larda Grand Budapest pastel renklerin inanılmaz büyüleyici bir dünyası ve “muhteşem bir lütuf.” Ama Wes Anderson’un bu hayal dünyasına karanlık bir gölge çöküyor. Filmin devamında ise hem Zubrowka hem Grand Budapest düşman kuvvetleri— Nazi benzeri kişiler ve ardından Sovyet benzeri kişiler— tarafından işgal ediliyor. Totaliter dehşetin 20.yy’ın içine sızması ile M. Gustave’ın medeni dünyası yok olmaya başlıyor.

Hikâyenin zamandan zamana atlamasıyla otelin çürüdüğünü ve renklerinin karardığını görüyoruz. Misafirler ayağını kesiyor ve nihayetinde mekân mahvoluyor. M. Gustave savaşta öldürülüyor, komünizm Zubrowka’yı yıkıyor ve Zero yalnızca güzel günlerin hatıraları ile yalnız kalıyor. Film finalinde nostaljik yazarın (Jude Law ve Tom Wilkinson) savaştan önceki ilginç dünyayı hatırlamasıyla bitiyor. Hem otelden hem de aziz geçmişten bahsederken hasret çeken yazar kapanış karesinde şöyle diyor: “Bu büyüleyici eski bir harabe ama onu bir daha asla öyle göremeyeceğim.”

Melekler, Onu Unuttular


Bu soğuk, gri düzlemde The Blackcoat’s Daughter kötü ruhların musallat olduğu kız hakkındaki bir film. Ama bu yavaş ilerleyen yapısı ve ürkütücü müziklerinin altında yalnız kalmaktan ölümcül derecede korkan çaresiz bir çocuğun trajik öyküsü var. Kiernan Shipka tarafından muhteşem oynanan karakter Kat bazı ciddi terkedilme sorunları yaşayan bir yatılı okul öğrencisi. Ebeveynleri sömestr tatilinde onu okuldan almakta geç kalınca Kat yavaş ama emin adımlarla çıldırmaya başlıyor. Ve ebeveynlerinin nihai kaderi hakkında gördüğü huzursuz edici rüyası da onun bu meselelerine hiç de yardımcı olmuyor.

Ebeveynlerinin ölümüyle dehşete düşüyor ve dünyada tek başına kalıyor. Kat ufak bir yardım karşılığında ruhunun ele geçirilmesine izin vererek kelimenin tam anlamıyla şeytanla bir anlaşma yapıyor. Kötü ruh Kat’i üç insanın kafasını koparması için de ikna etmeye çalışıyor ve o da terkedilmekten korktuğu için şeytanın emirlerini uygulamaya devam ediyor.

Nihayetinde bir rahip Kat’in ruhunu arındırıyor. O yalnız kalmaktan öylesine korkuyor ki şeytanın içinde kalması için yalvarıyor ama yakarışları kutsal suyla boy ölçüşemiyor. Bu sebeple yıllar sonra olgunlaşmış olan Kat (Emma Roberts) iki yeni kurbanı öldürüyor ve onların kopmuş kafalarını geri okula götürüyor. Bu fedakarlığının şeytanı geri çağıracağını umut ediyor ama kötü ruhun okulu çoktan terk ettiğini fark ettiğinde ise Kat’in soğuk bir boşluğa karşı hıçkırık ve çığlıklarıyla film bitiyor. Bu sefer gerçekten tek başına olduğunu o an fark ediyor. Bir daha kimse onu almaya gelmiyor ve şeytanın kendisi bile onu terk ediyor. Korku filmi standartlarına göre bile İblis sizi arkada bıraktığında bu lanetli bir biçimde iç karartıcı oluyor.

Dans Etmek ve Neler Yapabileceğini Hayal Etmek

89. Akademi Ödülleri’nde neler olduğunu kimse asla unutamayacak. Birkaç kısa dakika için La La Land En İyi Film Oscar’ını kazanmış gibi gözüküyordu ama ekip ve oyuncular için üzücü de olsa aslında öyle değildi. Bu fantezi çabucak soldu ve film yapımcıları bitter tadındaki bir kabullenme ile bu gerçeklik ile yüzleştiler.
Bu olayın bir anlamı da sinemada olanların gerçek hayatta olanlara tamamıyla benzer olması.

Damien Chazelle’in yönettiği La La Land iki talihsiz aşık hakkında: azimli aktris Mia (Emma Stone) ve caz düşkünü Sebastian (Ryan Gosling). Her ilişkiye benzer şekilde onlar da bu işin iniş çıkışları, mutluluk ve kalp ağrılarından kendilerine düşen payı alıyorlar. Ama birbirlerini sevmelerine rağmen nihayetinde ikili ayrı hayallerin peşinden koşmak için ayrı yollara gidiyor. Beş yıl sonra kazara karşılaşıyorlar ve burası da sizin peçete kutunuza uzanmanıza sebep olacak sahneler oluyor.

Bu noktada Mia bir film yıldızı ve Sebastian da başarılı bir gece kulübü işletiyor. İkilimiz odada gözlerini birbirine kilitlediğinde özenle hazırlanmış bir rüya sekansının içine itiliyoruz. Bu bizim görmeyi umduğumuz çeşitte bir son— oğlan ve kız birbirine kavuşuyor ve sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar — ama hayal az sonrasında Mia ve Sebastian’ın yine kendi ayrı yollarına gitmeleriyle son buluyor. Bu, hayatın bizi fedakarlıklar yapmaya zorladığı ve ne seçim yapmış olursanız olun yine de pişmanlık çukuruna düşmüş gibi hissedeceğinizin bitter tadındaki hatırlatıcısı.

Vadide Artık Silah Yok

Tony Stark Iron Man kostümünü yapmadan önce, Christian Bale Bat-cowl’ı giymeden önce ve Tom Holland, Andrew Garfield veya Tobey Maguire ilk ağlarını örmeden önce Wolverine olarak Hugh Jackman vardı. Hırçın görünüşü, adamantium iskeleti ve altın kalbiyle yolunu yararak ilerleyip 2000’de perdeye— ve gönüllerimize — ulaştı ve kan içinde olan 2017’deki son eseri Logan’a kadar her X-Men filminde (herhangi bir şekilde) yer aldı.

Yakın gelecekten geçen bu film son kuvvetini de kendisinin klonu/kızı olan genç mutant Laura’yı (Dafne Keen) korumakta kullanan Wolverine’in ölümü hakkında. Kızı kötü emelleri için isteyen karanlık bir bilim adamı var. Adamın fedaileri kızı kaçırmak için belirdiğinde Wolverine aptalları soldan sağa doğrayarak ormanda son sahnesini alıyor.

Ama diğer klonla karşı karşıya kaldığında — daha genç daha güçlü ve daha hızlı olan — Logan yaralarına yenik düşüyor. Neyse ki zor kararlarla dolu bu acımasız hayatının sonrasında Logan bu yaşamın kargaşasından sıyrılmadan önce babalığın sevgisini de tecrübe ediyor. Filmin son sahnesinde gözü yaşlı Laura benzer şekilde iç karartıcı olan Shane’dan Alan Ladd’ın son monoloğunu alıntılayarak Logan’a hak ettiği methiyeyi düzüyor. Konuşmasını bitirdikten sonra Laura mezarının üzerindeki haç işaretini birazcık çevirerek Wolverine’in son mola noktasını “X” ile işaretliyor.

The DCEU ve the MCU çok sayıda inanılmaz film yapmış olmasına rağmen Logan, bir ikonik karakter için izleyicileri gerçekten ağlatan ilk süper kahraman filmi. Eğer bu son mezarlık sahnesi gözlerinizi az da olsa ıslatmadıysa Brotherhood of Mutants ekibinden biri olma şansınız bir hayli fazla demektir.

Disney World’e Kaçmak

Bir çocuğun ağlamasını izlemek her zaman zordur, özellikle de o çocuk Brooklynn Prince gibi fenomen bir aktris ise. Neyse ki The Florida Project’in çoğu kısmında Prince, Florida otelinin etrafında gezinen, arkadaşlarıyla şakalar uyduran ve şüphe çekmeyecek şekilde turistlere şakacı tacizlerde buluma ile zamanını geçiren Moonee rolünde mutlu ve tasasız altı yaşındaki taşkın bir çocuk. Moonee kendisinin aşırı fakir olduğundan tamamen habersiz ve annesi (Bria Vinaite) faturaları ödemek için fahişeliğe başladığında Moonee’nin neler olduğu hakkında en ufak bir fikri yok.

Otoriteler annesinin bu “fakir ebeveyn tecihleri”ni öğrendiğinde şu ana kadar bildiği tek hayattan Moonee’yi koparmak için ortaya çıkıyorlar. Eğlencenin yarıda kesildiği ve büyüleyici maceraların önüne taş koyulduğu yer tam da burası. Götürülmek üzere olduğunu anlayınca Moonee tamamıyla yıkılıyor; yüzünden süzülen damlalarla birlikte en iyi arkadaşının (Valeria Cotto) elinden tutuyor ve ikili Disney World’e doğru umutsuz bir koşu yapıyorlar.
Tüm sahne Moonee’nin zihnindeki bir fantezi olabilir— veya belki gerçekten Cinderella Castle’a doğru yardırmıştır. Öyle ya da böyle Moonee onu bekleyen korkulardan Walt Disney’in büyülü ülkesinde kendini kaybederek kaçmayı umuyor. Hepsinden öte orası bir hayalet ülkesi, hayatın acımasız gerçeklerine karşı bir korunak. Ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun Moonee gelecek olandan kurtulamaz ve onun büyülü çocukluğu elbet bir gün sona erecek.

Bay Stark, Pek İyi Hissetmiyorum

Thanos’un 2012’de Marvel Sinema Evreni’ndeki (MCU) ilk sahnesinden beri Marvel hayranları dev mor kötü adamın Avengers’la kapışmasını dört gözle bekliyorlardı. Altı yıl sonra Thanos nihayet Infinity Gauntlet’i ile geri döndü ve dünyanın en kudretli kahramanları tamamıyla yere serildi. Stormbreaker’ı Mad Titan’ın göğsüne vurduğunda Thor günü kurtaracak gibi görünüyordu ama God of Thunder’ın çabuk öğrenmesi gereken bir şey vardı; eğer birini öldürmek istiyorsan kafasına nişan alman daha iyi olacaktır.
Ve işte böyle, Thanos sadece parmaklarıyla evrendeki popülasyonun yarısını yok etti, bizim sevgili kahramanlarımızın büyük çoğunluğu da dahil. Black Panther duman oldu. Doctor Strange toza döndü. Peter Quill hiçlik zerrelerine ayrıldı. Ve gelelim Ergen Groot’a. Sevilen üçlü dünya üzerinden silinmeden önce Rocket Raccoon’a son bir “Ben Groot” fısıldamayı başardı— ve Guardians of the Galaxy’nin yönetmeni James Gunn’ın dediğine göre bu kalp kırıcı bir “Baba” kelimesi olarak çevrilebilir.

Peter Parker’ın ölümünü izlemesi daha da acı vericiydi. Şimdilerde meşhur olan “Bay Stark, pek iyi hissetmiyorum” cümlesini mırıldandıktan sonra Spider-Man yere çöktü, Iron Man’e yardımı için yalvardı. MCU’ün en sıkı kötü adamıyla henüz savaşmış olmasına rağmen Peter hala bir çocuk ve yok olup gitmekten korkuyordu. Avengers’ın 4’ü pek çok hasarı telafi edecekti ama dehşete düşen Captain America’nın — takımın en güçlü ve en optimistik üyesinin— yalnızca “Oh, Tanrım” diye fısıldayabildiğini duyunca işlerin kötü gittiğini anlıyorsunuz.

Gerçekten Infinity War büyük gişe rekorları kıran filmler arasından en karanlık sona sahip olan film olabilir. Filmde ahlaki bir zafer yok; iyi hissettiren bir konuşma yok. Tarihte ilk defa Avengers gerçekten kaybediyor ve her şey Thanos’un eseriyle gururlanmasıyla, “müteşekkir evren”e güneşin doğuşuna benzer biçimdeki gülümsemesi ile son buluyor.

Yazar : Nolan Moore
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: looper

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.