Genellikle duyduğumuz bir durumdur: “Öğretebilenler ve öğretemeyenler.” Artık bu hal farklı bir şekle evrilmiş gibi duruyor: “En azından öğretmek zorunda olmadıkları boş anlarda öğretebilenler.” İlk önce gerçek kariyeriniz yanında bir şeyler öğretirsiniz ki öğretmenliğin tüm kariyerinizi ele geçirdiğini geçirdiğini ancak sonradan fark edersiniz. Akademideki birçok arkadaştan ders verme, notlandırma ve ofis saatleri hakkında şikayetler duyabilirsiniz ama kaç kişi bundan Slavoj Žižek‘in röportajında ifade ettiği kadar sert olabilir? 

2014’te Cincinnati Üniversitesi’nin düzenlediği Tasarım, Yapı, Sanat ve Planlama konferansında, “Konuşmalar tamam ama ders vermekten nefret, nefret, nefret ediyorum,” diyor filozof ve eleştirmen Slavoj Žižek. “Şunu söylemekten gurur duyuyorum ki burada birkaç sömestr ders verdim ama tüm o notlandırma olayları saçma sapandı. Bunu öğrencilere de açık bir şekilde söyledim. New York’ta, New School’da şöyle demiştim, ‘Bana rezil kağıtlarınızdan vermezseniz, A alırsınız. Eğer bana normal bir kağıt getirirseniz, belki okurum ama sevmem o zaman da düşük not alırsınız. Söylediklerim işe yaradı – kimse bana kağıt getirmedi.’ Böylece notlandırma problemini de çözmüş oldu.”

Peki ofis saatleri? Bu durumu “ders vermek istememesinin temel nedeni” olarak açıklıyor, çünkü “öğrenciler diğer insanlar gibi; çoğu sıkıcı budalalar ve bazı budalaların gelip soru sormaya başlamasından daha kötü bir tecrübe düşünemiyorum.” Diğer ülkelerde buna katlanılabilecek bir şey bulunmuş olabilir, ama “sorun şu ki Amerika’da öğrenciler açık olmaya çok meyilli ve eğer onlara karşı nazik olursanız hemen kişisel sorunlarından bahsederler ve yardımcı olup olamayacağınızı sorarlar. Ne diyebilirim ki onlara? Umrumda değil. Git kendini bir yerden aşağı at. Bu benim sorunum değil.”

Bu öğretim deneyimleri, Žižek’’i tek bir sonuca götürüyor: “Üniversiteleri içinde öğrenci olmadan seviyorum.” Fakat herkes bu sözleri keyifle karşılamıyor: “Ne zaman böyle bir şey ortaya çıksa, bazı insanların bunu görüp ‘Görüyor musun? İşte kendi fildişi kulesinde yaşayan tipler böyle söyler,’ demesinden endişe ediyorum,” diye yazıyor isim vermeyen biri. “Žižek hem kişiliği hem de yaklaşımıyla aykırı biri. Çoğu akademisyen öğrencileri umursamamazlık edemez, öyle yapmaya çalışsa da yapamaz.” 

Slate‘den Rebecca Schuman şöyle ifade ediyor, “bence Žižek’teki asıl problem söylediği şekilde hissetmesi ya da bir şeyleri yüksek sesle söylemesi değil. Asıl neden insanların onun komik olduğunu düşünmesi. İnanın ya da inanmayın ama öğrenciler onu ‘süperstar’ olarak görüyor – bu çok yaygın. Öyle ki, eğer bir araştırma üniversitesinde çalışıyorsanız ve öğretmeyi seviyorsanız öğretmeyi sevmiyormuş gibi görünebilirsiniz, böylece araştırmanız hakkında yeterince ‘ciddi’ durmazsınız.” Žižek’i zaman zaman eleştiren Schuman, son zamanlarda Donald Trump’ı desteklemesiyle de filozofu eleştirmişti (“her şeyden öte iki üç kere evlenmiş, lafını esirgemeyen yaşlıca adamlar ortak çok şeye sahiptir, ki bunlar ikisini de korkutuyor olmalı”), sorunun Žižek’in provokatör olmasında değil ama bizim onu bu şekilde görme eğilimimizden kaynaklandığını belirtiyor.

Yazar: Colin Marshall
Çevirmen: Özge Mete
Kaynak: Open Culture