Felsefe tarihinin en önemli sorunlarından biri olan; “Nasıl oluyor da ben, benim dünyama dahil olmayan doğayı, kendi dünyama dahil edebiliyorum?” sorusu, duyularıma hitap eden doğanın, duyularıma nasıl hitap edebildiği ve benim onu nasıl kavrayabildiğim sorununa ilişkin bir sorudur. Doğanın ve benim birbirimizden farklı olduğunu kabul ettiğimizde, aslında bütün problemin onu nasıl algılayabildiğim, ben ile ben olmayan arasındaki ilişkiyi nasıl kurabildiğim olduğu açıktır. Estetiğin temel problemi de ben ve şey arasındaki ilişkidir.  Problemin cevabı, zihnimizin çalışma prensibi olan reprezantasyon ilkesi olabilir. Zihin, temsil ile çalışır ve Kant‘a göre bu ilke zihnin tamamlayıcısıdır. Kant’ın “Nasıl oluyor da tercih yapabiliyorum?” sorusunun cevabı olan yargı gücümüz sayesinde zihnimiz “Bir”leşir, bütünsel bir performans sergiler. Bu bütünlüğü Kant’ta bükümlü yargı gücü olarak ele alabiliriz. Bükümlü yargı gücü sayesinde nesneleri birbirleri ile ilişkili yani birbirleri içinmiş gibi düşünürüz. Dünyayı kendi algılarımıza göre estetize ederiz çünkü dünyayı ancak bu şekilde bilebiliriz yani aslında dünyaya ancak bu şekilde dahil olabiliriz.

Doğaya dahil olmaya çalışan insan, acaba belli bir zaman diliminde doğa ile bütün olabilmiş midir? Cevap olarak, doğa ile birliğimizi, nesnelerin isimlerini öğrendiğimizde kopardık. Öyle ki neyin ne olduğunu sürekli soran insan, doğayı kategorileştirmeye başladı ve her isim, doğa ile insan arasına bir mesafe koydu. Dil bilmeyen insan ne kadar “doğa durumunda” ve ne kadar “ilkel”dir, öyle değil mi? O hâlde insan, kendini doğa ile bir edebildiğinde, kendi dünyasını keşfedip, bastırdığı her duygu ile yüzleşebildiğinde tekrar insan olacaktır. Peki, insan duyguları ile nasıl yüzleşebilir, nasıl bir arınma yaşayabilir? Bu sorunun cevabı Aristoteles’in Katharsis kavramında gizlidir.

Aristoteles’in sanat anlayışının ikinci kavramı olan Katharsis’in sözlük anlamı; “arıtma, arınma, arındırma, saflaştırma, boşaltma” kelimelerine tekabül eder. Aristoteles bu kavramı sanatın ikinci bir işlevi olan, psikolojik ve ahlakî alanın yapıtaşı olarak kabul etmiştir. Bu yapıtaşı da sanatın arınma amacına hizmet eder. Politika’nın VIII. kitabının 8. bölümünde, Aristoteles müziğin üç işlevinden bahseder. İlk işlev eğitici, ikinci işlev dinlendirici, gevşetici ve son işlevde arındırma, tutkulardan temizleme işlevidir ve bu son işlev Katharsis kavramına denk gelir.

Aristoteles Katharsis kavramına yüklediği anlam ile bir noktada Platon’a zıt bir düşünce geliştirir. Platon, Mimesis kavramından hareketle sanatçıların hem taklit yaptıklarını, özellikle şairleri, dizelerinde insanlarda şiddetli duygular uyandırması dolayısı ile eleştirmişti. Çünkü insan, duyguları ile yüzleştiğinde güçsüzleşir, kendini zayıf hissederdi. Bu durum insanı narin ve savunmasız kılardı. Oysa Aristoteles, “sanatı bir uyarıcı olarak değil, tutkuları dizginleyip yatıştıran bir şey olarak değerlendirdi; sanatın katartik (arındırmacı) bir işleve sahip olduğunu düşündü” (Cevizci, Ahmet. 463). Ve Aristoteles Katharsis’in kendini gösterebileceği yeri Tragedya olarak belirledi. Filozof, Politika‘nın 6. bölümünde bize Tragedya’nın amacını şöyle tanımlar: “…acıma ve korku uyandıran olayları anlatarak bizi bu tür duygulardan arındırmak.” Burada arınmak tüm duygulardan kurtulmak anlamında değildir ki bu insan için iyi bir şey değildir. Amaç, insana insan olmayı bir diğerini anlayarak, kendisini bir başkasının yerine koyarak, kendisini bir diğerinde izleyerek anlatmaktır. Bu; hayatınızı, korkularınızı, tutkularınızı, kaçtıklarınızı ve olası sonunuzu bir film gibi izlemeye benzer ve bu durum insanın kendinin dışına çıkması ile alakalı bir durumdur. Tragedya kahramanını izlerken insan, kendinin dışına çıkar, kendini karşıdan izleme fırsatı bulur ve karşıdakini anlayarak, korkuları veya tutkuları ile yüzleşerek, bir arınma hâli yaşar. Kuşkusuz bu arınma hâli belli bir kazanca veya nedene dayanmaz, o sadece estetik bir hazdır. Sonuç olarak insan, bu deneyimden özü itibariyle, dar anlamda ahlakî olmaktan çok, estetik, yüce diye nitelendirilebilecek bir haz duyar (Ross, 347).

Aristoteles’e göre amacı insanı korku ve acıma yolu ile beşerî tutkulardan arındırmak olan Tragedya’nın Katharsis’e vesile olmasının belli koşulları vardır. Öncelikle Mimesis’in, olması gerekene uygunluğu ilk kuraldır. Sözgelimi kötü bir taklit, gerçekliğe uzak kalacak ve bu bağlamda arınma duygusuna da uzak kalacaktır. O hâlde Tragedya’da olay örgüsü bir bütünlük içinde, kendiliğinden arınmaya vesile olmalıdır. Ayrıca Aristoteles’e göre trajik kahraman mutlu bir ruh hâlinden felakete geçiş yapmalıdır. Fakat felaketi iyi veya kötü olmasından kaynaklanmamalı, kendine ait bir yargı hatası yüzünden olmalıdır (Cevizci, 464). Öyle ki çok kötü bir kahraman için, üzülüp endişelenmeyeceğizdir. Hayatta her ne kadar doğru kararlar aldığımızı varsaysak bile mutlaka aldığımız kararların iyi veya kötü bir getirisi olacaktır. Hayatın kötülüğü, acımasızlığı ve sürprizlerle dolu oluşu bir Tragedya oyununda bu şekilde çıkıverir karşımıza. Kahraman için üzülürüz, kendimizin o olayı yaşayabilme ihtimâlini hatırlar, bu ihtimâlle yüzleşir ve sonunda bu ihtimâli hatırlamaktan dolayı bizde oluşan duygu ile bir arınma, bir estetik haz duyarız. Ve artık arınma hâli yaşamış insan daha rasyonel, daha “gerçek”  bir insandır. Gerçek insanımız, unuttuğu duyguları hatırlayan, o duygulardan kaçmayan, kendine hayattaki kötülüklerden veya iyiliklerden pay biçebilen bir insandır. Kaçmayan ve pasif kalmayan bir insan…

Kaçmamak, dahil olmak, arınmak, tekrar insan olmak için insana biraz delilik gerekir. Konumuzla yakından alakalı bir filozof gelmeli akıllara, amacı insanı tekrar insan yapmak olan. İçimize attığımız her duygu, yüzleşemediğimiz her gerçek, pasif kaldığımız her olay bizi ayak takımı yapar ve bir bakarız, sürü ahlakındayız. Nietzsche de, insanı bu ahlaktan kurtarmak için, üstinsanı betimlemek için, Tragedya’yı seçecektir. Bunun yanı sıra yoğun bir duygu hâline de dahildir Nietzsche. Çünkü, kuşkusuz hayat, aklı aşar. Bazen aklımızı ve kendimizi aşmak gerekir ki bu yüzden delilik yerinde bir eylemdir.

Nietzsche deyince akla ilk gelen nihilizmdir. Fakat onda iki tür nihilizm kendini gösterir. Bir yanda her şeyi yok sayan pasif ve estetik olmayan nihilizm, bir yanda ise aktif ve estetik bir nihilizm. Nasıl aktif bir nihilizm olabilir ki? Başlarda Schopenhauer‘dan oldukça etkilenen Nietzsche, daha sonra onun insanı nirvana kavramına kurban etmesi sonucu ondan nefret etti. Çünkü, insan eyleyen bir varlık olmalıdır, pasif kalmamalıdır. Eylemsizlikten nefret eden bir nihilisttir Nietzsche ve sanatı işin içinde yaratma olduğu için sever. Ona göre; boşluktan korkuyla geri çekilmek yerine, onun üzerinde dans ederiz. Kendi varlığımıza uygun bir dünya yok diye sızlanacağımız yerde bir dünya icat ederiz. Doğal sınırlar tarafından engellenmeksizin kendi varoluşumuzun sanatçıları oluruz (Megill, 67).

Katharsis kavramının kendini Tragedya’da gösterdiğini Aristoteles bağlamında incelemiştik. Şimdi Tragedya’nın Nietzsche’de nasıl bir yere sahip olduğunu tartışıp, Katharsis kavramı ile bağlamaya çalışalım.

Nietzsche, müziği oldukça önemser ve Wagner‘in etkisi ile Tragedyanın Doğuşu’nu yazmıştır. Nietzsche Ağladığında adlı eserde, filozofun olmayan bir orkestrayı yönettiği bir bölüm vardır ki bu bölüm estetik hazzın ne olduğunun açık ve seçik olarak görüldüğü bir bölümdür. Öyle ki Nietzsche’ye göre zaten müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar. Belki de kendi deliliği bundandır. Çağdaşlarının sağırlığından…  Peki Nietzsche’de Tragedya ve “Trajik İnsan” nasıl var olmuştur?

Yunan mitolojisini ve felsefesini kendine özgü kabul eden Nietzsche’nin Tragedya’sında Yunan tanrıları büyük rol oynar. Bir yanda şarap, müzik, zevk, eğlence kavramlarına karşılık gelen, bir biçime, forma ihtiyaç duymayan Dionysos, bir yanda ise ölçülü, akıllı olma, sınır çizme, belirleme ve determine kavramlarına karşılık gelen, bir forma sahip olan Apollon. İşte Nietzsche’nin Trajik İnsan’ı bu iki tanrının arasında dengeyi sağlayabilen insandır. Yani insan olabilmek; Tragedya, Apollon ve Dionysos arasındaki gerginliğin ardından gelen dengede saklı olacaktır. Varoluşunda iki tanrının işlevi olan insan, özgürlük ve zorunluluk arasında denge kurmak zorundadır. Bu dengeyi kurabilen insan Trajik İnsan’dır ve Trajik İnsan üstinsana en yakın olandır.

Tragedya’ya göre insan zorunluluk ve özgürlük alanında sıkışıp kalmış olandır. İnsan, ya plastik sanatlara yönelir ya da bir biçime sahip olmayan ve evrensel bir ses olan müziğe. Nietzsche de Tragedya’nın insan tanımını kabul eder ve bu bağlamda insanı tekrar insan yapmaya, onu “kendine getirmeye” çalışır. Ve tam bu noktada yaratıcı nihilizminin önermesi olan “amor fati” der ve insanı hem hayata bağlar hem de kendini tanımasına olanak verir. İnsan demens yani çılgındır. Zaten insanın özgürlük ve yaratıcılığı buradadır. Ama akıl Apollon’a bağlı öyle bir ahlak geliştirir ki insanı ruha karşı bir şeymiş gibi biçimlendiriverir. Burada yapılması gereken, en başta da bahsettiğimiz gibi bastırılmış ve bize insanlığımızı unutturmaya sebep olmuş her duyguyu bir vesile ile ortaya çıkarmak, ilkelleşmek ve arınmaktır.

Nietzsche’nin Trajik İnsan’ında Katharsis kavramının önemini bu bağlamda tartışabiliriz. Trajik İnsan, Apollon ve Dionysos arasındaki dengeyi kurabiliyorsa, dengenin sebebi kendini aşabilmiş olmasından kaynaklanacaktır. Basit bir örnek olarak; kötü bir olay yaşadıysam ve olası sonuçları iyi ve kötü olarak değerlendirip, her türlü duygum ile yüzleşebildiysem, bu anlamış ve anlaşılabilmiş olduğumdandır. Şüphesiz anlaşılabilmiş olmak için de önce anlamak gerekir. Katharsis kendini Tragedya’da var edeceğinden, insan sahnede gördüğü kahramanı artık sadece bir tiyatro kahramanı olarak görmeyecek, aksine bu zamana kadar görmezden geldiği her şeyi seyreder hâle gelecektir. Yüzleşme, arınmanın ilk ve en önemli adımıdır. Ardından kahramanın yaşadığı her olayı, birey kendi hayatına uyarlayacak ve bu bağlamda insan artık aklını ve kendini aşarak belli bir acıma ve ıstırap duygusu ile estetik hazza ulaşacaktır. Üstinsan olmaya en yakın olan Trajik İnsan’ımız artık kendisi olmayan şeylerden kurtulacak, bu sayede Nietzsche’nin amacına ulaşmış olarak kendisini inşâ edebilecek ve nihayet tekrar insan olabilecektir.

Kaynakça:
ARSLAN, Ahmet, (2007) İlkçağ Felsefe Tarihi: Aristoteles, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları: İstanbul.
CEVİZCİ, Ahmet, (2008) Felsefe,. Sentez Yayınları: İstanbul.
HEIMSOETH, Heinz, (1967) Kant’ın Felsefesi, (Çev. Mengüşoğlu, Takiyettin) Doğubatı Yayınları: Ankara.
MEGILL, Alan, (1998) Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida, ( Çev. Birkan, Tuncay) Bilim ve Sanat Yayınları: Ankara.
NIETZSCHE, W. Friedrich, (2010) Tragedyanın Doğuşu, (Çev. Yücel, Hasan Ali)  Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları: İstanbul.
NIETZSCHE, W. Friedrich, (2010) Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, (Çev. Erdem,Turan) Arya Yayıncılık: İstanbul.
ROSS, W. D, ( 1993) Aristoteles, (Çev. Arslan, Ahmet), İzmir.

Yazar: Merve Karacan

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 

Please complete the required fields.