Varoluşçuluğun kökenleri, 19. yüzyıl felsefesine dayanmasına rağmen bu hareket ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra etkili bir ekol haline gelmiştir. Bu nosyonla ilişkilendirilen birçok farklı değer vardır fakat hepsinin ortak teması, insanın önce vücuda geldiği ve daha sonra kendisi için bir amaç oluşturduğudur. Jean-Paul Sartre’nin sözleriyle, “İnsan ilk önce var olur, ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar.” (1) Bu hareketle ilişkili tüm düşünürler içinde, Fransız varoluşçu Albert Camus, özellikle intihar üzerine yazarak sadece filozoflara değil, ortalama bireye de ulaşmasıyla öne çıkar.

Camus, Sisifos Söyleni‘ndeki ilk denemesi “Uyumsuz Bir Uslamlama”ya şu sözlerle başlar:

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. Gerisi, dünyanın üç boyutlu olup olmadığı, düşüncenin dokuz mu, yoksa on iki ulamı mı bulunduğu, sonra gelir. Oyundur bunlar; önce yanıt vermek gerekir.” (2)

Bu sorunun ciddiyetini, sorunu düşünmeye, bir cevaba varmaya ve bunun anlamı ölmek bile olsa bu cevabı uygulamaya işaret ederek netleştirir. Şiddetli bir zekâ ile, felsefenin diğer soruları ile karşılaştırıldığında kendi konusunun acil olduğuna karar verir ve şöyle yazar: “Kimsenin ontolojik bir tartışma için öldüğünü görmedim.”

Durkheim‘a yönelen Camus, intiharın yalnızca sosyal bir fenomen olarak ele alındığını ve kendisinin bunun yerine, bireysel düşünce ve intihar arasındaki bağlantıyla ilgilendiğini söylemektedir. Ortaya serdiği problem, var olmanın genel anlamsızlığı ve bunun hayatlarımızı hiddetli ve gürültülü hale getiren absürtlüğüdür. Fakat ‘absürt’ [Tahsin Yücel’in deyimiyle “uyumsuz”] tolere edilebilirdir. Camus, hayatın nihai bir anlamı olmadığı için yaşamaya değmeyeceği sonucuna varmanın kelime oyunundan başka bir şey olmadığını yazar. Amacının ya da hedefinin olmaması hayatın hiçbir değer taşımadığına işaret etmez. Camus için, kendini öldürmek, hayat acıyla dolu olsa da, varoluşa yönelen mazur görülemez bir hakarettir. İnsan hayatındaki mücadelelerin ve üzüntülerin son derece farkında olduğunu, yaşamın yorucu, tekrar eden, endişeli ve iç karartıcı olabileceğini bildiğini kabul eder; fakat bütün bu saçmalıklar bir kez tam olarak kavrandıktan sonra, bir çeşit sevgi ve sevincin ortaya çıktığına karar verir. Onun felsefesi, ıstırapla özdeşleşir fakat aynı zamanda, dert ortağını hayatı kucaklamaya ikna eder. Daha da önemlisi, bu hiç mantıklı değildir. Camus şöyle yazar: “Arzularımızın bildiğimiz dünyayla eşleşmediğini kabul etmeli ve yine de bütün bunların iflah olmaz absürtlüğünü sevmeliyiz.”

Denemenin sonuna doğru, Camus, hayatta kalmak hakkında etkili yorumlarda bulunuyor. Ona göre, uyumsuz (absürt), bizlere belirli tür hayatlara ve onların çeşitli diğer hayatlar üzerindeki deneyimlerine değer verme hatasını yapmamayı öğretir.

“Şunu söyleyebiliriz, hayatta elde edilen deneyimlerin niceliği sadece bizlere bağlıyken, bunun yaşamın şartlarına bağlı olduğunu düşünmek bir hatadır. Bu noktada konuyu fazlaca basite indirgemeliyiz. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana dünya hep aynı deneyimler toplamını sağlar. Bunun bilincinde olmak bize düşer.”

Camus’a göre, “bireyin isyanı, bireyin özgürlüğü” farkındalığın kendisidir ve hayatı dolu dolu yaşamanın özüdür. Bundan daha kaliteli bir yaşam olamaz.

Bu, felsefede alışılmadık bir duruştur. Filozoflar, insanları erken ölümle ilgili endişelenmemeye teşvik ederek, her insanın eninde sonunda öldüğünü ve yaşam süremizin ne kadar uzun olduğunun bir önemi olmadığını söylerler. Camus, özellikle antik felsefecilerle, kısa ve parlak bir yaşamın, uzun ve sıradan bir yaşamdan daha iyi olduğu öğretisini destekledikleri için çatışır. Onun zihninde, canlı olma ve yaşamı hissetme deneyimi, bilhassa hayatın sunabileceği her şeyden daha önemlidir. Böyle bir tavsiye, ölüm korkusuyla acı çekenlere ve hayata zamanın geçtiğini unutacak kadar sıkı sıkıya tutunanlara yöneliktir.

Ancak Camus, tavsiyeleriyle, hayatta düş kırıklığına uğramış ve ölüm fikriyle mest olmuş kişilere ulaşmayı amaçlıyor. Camus’un, yaşam kalitesine yaşam süresinden daha fazla önem vermesinin sebebi budur. O, hayatın bizlere sunduğu muhteşem hediyenin her birimiz için aynı olduğuna ve yıllar geçtikçe büyüdüğüne inanır, bu nedenle de birinin hayatı ne kadar zor görünürse görünsün, bu hayatı kısa kesmek korkunç bir hata olacaktır. Bu, erken ölümü korkulması gereken gerçek bir problem haline getirir ve Camus de bunu kabul eder. Uzun ya da kısa bir hayatımızın olması çoğunlukla şansımıza bağlı bir durumdur ve Camus de bunun yüzleşmemiz gereken gerçek bir sorun olduğunu söyler. 

Bunalımlı ve ümidini kaybetmiş insanlar, zamanı işaretlediklerini hissederek, zor günleri geçirmek ve gün be gün yaşamak için fazla bir nedenleri olmadığını düşünebilirler. Camus, insanın, neşeli hissetmese bile, zor zamanları aşmak için bir nedeni olduğunda ısrar ediyor. İnsani durumların anlamsızlığını gördüğümüzde, sadece yaşamanın bile kendince zengin bir deneyime katkıda bulunduğundan çok emin. Bu anlamda, Camus, gelecekteki kendimize borçlu olduklarımızdan dolayı intihara kalkışmamamız gerektiğini söyleyenlerin seslerinin daha yüksek çıkmasını sağlıyor.

Camus bir çeşit ayaklanma önermektedir; bu demektir ki, onun için en önemli şey kaderimizin -ölümün- kesinliği hakkında bilgi sahibi olmamız, ancak ona boyun eğmeyi reddetmemizdir. Bu, kabulleniş karşısında çelişkili bir isyandır -Camus’un anlamakta zorlanmayacağımızı düşündüğü ancak hayli alengirli bir fikir. Bu nedenle de intihar, onun absürt deneyim felsefesi için bir lanettir. Ona göre, insanlar intiharı nihai isyan olarak değerlendiriyor; fakat doğru olan bunun tersidir. Acıyla geçen bir hayat en büyük ayaklanmadır. İntihar ise ‘en müfrit kabulleniş’tir. Bizim meydan okumamız, ölümün farkında olmak ve onu reddetmektir. Ölümün yoğun şekilde farkında olmakla onu henüz kabulllenmiş olmamanın yarattığı gerilim, absürdü yaratan ve absürtle birlikte bireyi canlı tutan şeyin ta kendisidir.

“İntihar” denen şey bir yanılsamadır.

“Uyumsuz [absürt] insanın tüm yapabileceği, her şeyi olduğu gibi kendi kendini de tüketmektir. Uyumsuzluk, onun son noktasına varmış gerilimi, bir yalnız çabayla sürekli olarak sürdürdüğü gerilimdir, çünkü bu bilinçte ve bugününe başkaldırıda biricik gerçeğini ortaya koyduğunu bilir. Bu, gerçekte, bir meydan okumadır.”

Kitaba adını veren “Sisifos Söyleni” denemesinde Camus, insan hayatının zamanın sonuna kadar aynı taşı aynı tepeden aşağı itmeye mahkûm edilen Sisifos’a (3) yapılan işkenceyle ne kadar benzeştiğini tarif eder. Sisifos bir bakıma yeraltı dünyasından kaçtığı ve birkaç yıl yeryüzündeki hayatın tadını çıkardığı için cezalandırılır. Şimdiyse yeraltı dünyasına, esasen anlamsız olan görevine geri dönmüştür. Camus bunu absürt, absürtle uğraşmayı da kahramanca bulur. Sisifos sebat eder ve intiharın cazibesine direnir. Camus, intiharın bizleri hayali bir özgürlük vaadiyle baştan çıkardığını fakat tek gerçek özgürlüğün anlamsızlığı kucaklamak olduğunu savunur:

“Sisifos’un uyumsuz bir kahraman olduğu çoktan anlaşılmıştır. Tutkularıyla olduğu kadar sıkıntısıyla da uyumsuzdur o. Tanrıları hor görmesi, ölüme kin duyması, yaşam tutkusu, tüm varlığın hiçbir yere varamamaya yöneltildiği bu anlatılmaz işkenceye mal olur ona. Yeryüzünün tutkuları için ödenmesi gereken bir bedeldir bu..”

Camus bizlerden Sisifos’un taşı yüzlerce kere ve daha fazla itmek için sarf etmesi gereken çabayı tam olarak hayal etmemizi istiyor. Yüzünün bu gücü harcarken geldiği allak bullak hali, yanağını taşa dayadığı anı, omzunun taşın kirli yüzeyine dayanışını, ayağının kayanın kaymasını önlemek için araya sıkışmasını görmemiz gerekiyor. Bu muazzam çabanın sonunda, derinliksiz, kapalı bir zaman-mekân algısıyla ölçüldüğünde başarılı oluyor. Sonra kayanın birkaç dakika içinde tepeden aşağı düşüşünü izliyor. Tekrar aşağı iniyor ve yeniden didinmeye başlıyor. Camus, Sisifos’la en çok bu geri dönüş sırasında, sarf edilen çabanın duraklatıldığı bu anda ilgileniyor. Bu an Sisifos’un en bilinçli olduğu zaman. Görevine yoğunlaşmış değil ve tamamen durumunun absürtlüğüyle yüzleşiyor. Camus, bu anlarda Sisifos’un “kaderinden üstün, kayadan daha güçlü” olduğunu yazar.

Kayamızdan daha güçlüyüz. Sisifos ve kaya, bir birey ve onun sıkıcı, tekrarlayan işine benzetilebilir. Fakat kaya, Sisifos’un görevi kadar zahmetli bir iş gerçekleştirmek zorunda olunmasa da, aynı zamanda hayatın kendisidir. Her güne katlanılmalıdır ve buna tahammül etmenin ödülü başka bir gündür. Yine de Camus, ağlamak için olduğu kadar sevinmek için de bir sebep görür. İçinde olduğumuz çıkmazdan en çok haberdar olduğumuz zaman, kayamızın düşüş anıdır. “Düşüş bazen kederle gerçekleşse de neşe ile de gerçekleşebilir.”

Bu ifade çok abartılı değil. En büyük üzüntü, başta tezahür etmişti. Şimdi Sisifos‘un dünyayı hatırlaması gibi, daha iyi zamanların imajlarının kişinin zihnine hâkim olmasıyla mutluluk arzusuna direnmek zorlaşır, bireyin kalbi melankoliyle dolup taşar ve kederi taşıması daha ağır bir yük haline getirir.

“Bu kederin bile bir panzehri vardır. Ezici gerçekler tanındılar mı yok olurlar.” Camus bizlere, Oedipus’un bile, nihayetinde kaderin kendisi için ortaya çıkardığı şeye boyun eğdiğini söyler ve her şeyin iyi olduğuna karar verir. Sisifos, yorgun olmasına rağmen devam etmektedir. Hatta bu konuda gayet iyidir.

“Kaderi kendisine aittir. Kayası kendi nesnesidir.”

İnsanlık halinin absürtlüğünü anlayan kişi, onun tarafından güçlendirilir. Birey, var olmanın ağırlığına katlanabilmek için durmaksızın çalışmalıdır, fakat (semeresi) buna değerdir. Camus, bu noktada birey için daha yüksek bir kader olmadığını ilan eder. Absürt insan kendi günlerinin efendisidir. Hayatı boyunca geriye baktığında, kendisinin yarattığı, kaderi haline gelen bir dizi ilgisiz eylemi dikkatle seyreder ve Sisifos ve onun kayası gibi bütünüyle anlamsız görünen bir çabanın, sadece hayatını oluşturduğu için anlamlı olduğu ortaya çıkar.

Ki böylece, bütün insani anlamın, insandan (asla dışarıdan değil) geldiğine ikna olmuşken dahi kendimize izin verirsek, hala onun anlamından etkilenebiliriz. Camus, her birimizin Sisifos gibi, görmek isteyen ancak yine de gecenin sonu olmadığını bilen kör bir adam gibi hala koşturmaca içinde olduğumuzu söylüyor. Anlam ve sevinç basit, ancak kahramanca çabalayan mirasımızın özündedir. “Kaya halen yuvarlanıyor”

Makalesini, kötümserliğini ve iyimserliğini birleştiren ünlü pasajıyla bitiriyor.

“Sisifos’u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisifos’un hikayesi tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün bağlılığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”

Bu basit bir mutluluk değil, fakat Camus her mutluluğun aynı olduğunu algılamamızı istiyor. Hayatı katlanılması zor bulanlar için -veya muhtemelen hayatı dayanılması zor bulduğumuz anlarda hepimiz için- Camus, tuhaf fakat muhteşem bir arkadaştır; umutsuzluğumuzla tamamen özdeşleşir, yaşamamız için bizi neşelendirir ve hatta mücadelemizde mutlu olunacak bir şeyler görür.

Bu makale, Jennifer Michael Hecht’in A History of Suicide and the Philosophies Against It adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır.

(1)  Felsefe Kitabı, Kolektif, Syf 270, Alfa Yayınları. 
(2)  Sisifos Söyleni, Albert Camus, Can Yayınları, Çeviri: Tahsin Yücel 
(3)  Yunan Mitolojisi’nde, yeraltı dünyasında sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır.

Yazar: Jennifer Michael Hecht
Çevirmen: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: On Being 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.