Paylaşmak güzeldir..

Lloraine Üniversitesi’nden iki profesör (Jean-Pierre Jacquot ve Roger Pouivet) benlik, benliğin yokluğu, dönüşüm ve din hakkında tartışıyor.

Biyoloji Profesörü Jean-Pierre Jacquot’un Önermesi

Fransız lise sistemine göre felsefe eğitiminize ancak 17 ya da 18 yaşına geldiğinizde başlayabiliyorsunuz. Benim felsefe öğretmenim tuhaf karakteristik özelliklerine rağmen iyi bir adamdı. Kulakların yaşla birlikte sürekli büyüdüğünü henüz bilmediğimizden (ki kendisi oldukça yaşlı bir adamdı) felsefeden ziyade bizim daha çok ilgimizi çeken şey oldukça büyük olan kulaklarıydı. Bilimle ilgilenen kişiler için felsefe çok temel bir alan olmadığından biz yalnızca tek kulağımızla o adamı dinlerdik. (Genç olduğumuzdan dolayı oldukça küçük bir kulakla tabii.) Bu yetmezmiş gibi bir de öğretmen pek eğlenceli olmayan, düz bir ses tonu ile konuşurdu.

Ancak bir gün benlik (self) ve benliğin yokluğu (non-self) üzerine konuşmaya başladığı zaman tüm dikkatimizi ona çevirmiştik. 45 yıl geçmiş olmasına rağmen verdiği örneği kelimesi kelimesine hatırlıyorum. Sözleri tam olarak şunlardı: “Tuvalete gittiğim zaman, birkaç saniye önce benim içimde olan bir şey aniden ben olmayana dönüşür, fakat aslında bu ben olmayan dediğim şey biraz önce bendim ve o anda onu ben olmayan olarak düşünmemiştim.”

Benliğin ve benliğin yokluğunun algılanması

Bu düşünce dizisiyle şaşkına dönmüştük çünkü bu bize gerçeği söylüyor ve düzgün bir şekilde benlik ile benliğin yokluğu arasında yaptığımız farkı açıklıyordu – genellikle benlik iyi, benliğin yokluğu ise kötü ya da korkutucu olarak algılanır. Çok sonraları bu felsefi hikayeyi bazı meslektaşlarıma yemekte anlatırken onlardan biri kendisini benim benliğimin yokluğu olarak tanımlamada ısrar etti. Böylece kavramı gerçekten anlayıp anlamadığından tam olarak emin olamadım… Onun harika mizah anlayışı göz önüne alındığında, bunun birazcık fazla mütevazilik olduğuna inanıyorum. Nezaketen de kendimi onun kendi olmayanı olarak tanımlıyorum…

Peki biyoloji, bize benlik ve benliğin yokluğu hakkında ne söyler ve söyledikleri din ve reenkarnasyon (Yunan düşüncesinde ruhun göçü) ile ilgili ne tür kaygılara yol açar? Aslına bakarsanız 40 yıldan daha fazla bir süredir özellikle karbondioksit fiksasyonu olmak üzere fotosentez üstüne, neredeyse 20 yıldır da bitki biyolojisi ve biyokimya alanında çalışmalar yapıyorum. Benim çalışma alanlarım özellikle kloroplastlarda fotosentez ve bitki veya hayvan mitokondrilerinde solunum üzerine odaklanmış durumda. Daha basit bir şekilde söylemek gerekirse, fotosentez sırasında bitkiler karbonhidrat ve oksijen oluşturmak üzere karbondioksit ve suyu birleştirirler; solunumda ise karbonhidratlar, karbondioksit ve su üretmek için oksijen yardımıyla parçalanır. Bu iki reaksiyon, aynı reaksiyon maddelerini kullanarak zıt yönde ilerlemektedir.

Bu biyokimyasal hususlar şu gözleme kapı aralar: Fotosentez yapan bir bitkinin yanında nefes aldığımda, bu bitki tarafından serbest bırakılan oksijeni tüketmiş ve bitki tarafından sindirilmiş karbondioksiti serbest bırakmış olurum. Bunu biraz önce içimde olan karbandioksitin bitkinin bir parçası haline gelmesi ve tersi bir şekilde bitkinin serbest bıraktığı oksijenin bedenime girişi takip eder. Bunu benlik ve benliğin yokluğu açısından değerlendirecek olursam, şu anda bitkinin parçasında olan şeyin aslında birkaç saniye öncesinde bizzat ben olduğumu söyleyebilirim (ya da tersini). Basit ama çarpıcı öyle değil mi? Bu argüman tüm beslenme alanları için genişletilebilir: Balık, et, havuç ya da ekmek yediğim zaman da somon, inek, havuç ya da buğday bana dönüşür. Diğer taraftan metabolizmamın gerektirdiği zorunlu ayarlamaları yaptıktan sonra, benim içimde olan ya da diğer deyişle ben olan bu bileşenler, bitkiler ve bakteriler tarafından besin maddesi olarak alınabilir. (Aslında tarlalarda gübre olarak kullanılan hayvan dışkısını bin yıldır kullanmıyor muyuz?)

Bizler yalnızca kavramız

Bu basit hususlar şu anlayışa neden olur: İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve hatta mikroorganizmalar iyi tanımlanmış varlıkların görünümüne sahip olarak gözükseler de bu yanıltıcıdır. Bizler gerçekte bu şekilde oluşmadık. Bunun yerine besin döngüleri aracılığıyla kendimizi dış çevre ile sürekli değiştiriyoruz. Felsefe öğretmenimin doğru varsayımı gibi, benlik ve benliğin yokluğu aslında zayıf kavramlar. Bir şekilde bizler sadece kavramların illüzyonlarıyız. Lise yıllarımda kızlara karşı daha az ilgi duymuş olsaydım, hangi Yunan filozofunun dünyayı sadece bir yanılsama olarak gördüğünü hatırlardım. Şu ya da bu şekilde bu tanım biyolojik bakış açısıyla mantıklı. Bir Joni Mitchell şarkısında “Bizler kuyruklu yıldızız, bizler altınız…” nakaratı geçer. Altın sözünden tam emin olmasam da kuyruklu yıldız olduğumuzdan eminim. Komşularımızla, bitkilerle ya da içimizdeki ve cildimizdeki mikroorganizmalarla yani çevremizle sürekli değiş tokuş halinde olan uyruklu yıldızlarız.

Peki bu meselelerin yolu hangi noktada din ve reenkarnasyon ile kesişiyor?

Reenkarnasyon,bedenin ölümden sonra bitki, insan ya da hayvan olsun, tamamen farklı bir bedene geçtiğine ya da diğer ifadeyle dönüştüğüne dair duyulan bir inançtır. Ruhun gerçekten var olup olmadığını bilmiyorum ama biyoloji bana, kesinlikle reenkarnasyona benzer şekilde kendimizi sürekli bitkiler ve mikroorganizmalara dönüştürdüğümüzü söylüyor. Görünüşe göre doğu inançlarında reenkarnasyon mutlaka bir ruh kavramına ihtiyaç duymasa da bu sözcüğü biraz değiştirerek, az çok insanın bedensel parçası olan soma sözcüğünü ekleyerek métempsomatose’ye* dönüştürmemiz mümkün. Evet, bu anlamda bir reenkarnasyona inanıyorum.

Peki ya dine ne demeli? İnsanları, yaklaşan ölümleri ve ruhları için ebedi bir hayat sözü konusunda rahatlatmak adına en güven verici yol bu değil mi? Ölüm hakkında biyolojinin bana söylediği şey kendime son kez şekil vermemdir. Tüm hayatım boyunca kendimi çevremle değiştirdim ve ölümden sonra atomlarım ve moleküller yeni bir hayat yaratmak için kullanılacaktır. Bu yeterince rahatlatıcı değil mi? Bu şekilde de ölümsüz olmuyor muyuz? Güven dolu hissetmemiz için gerçekten bir Tanrı’ya mı ihtiyacımız var? Bazı insanlar için cevap evet olsa da, diğerleri için ölüm sonrasında tamamen geri dönüştürülme düşüncesi kaygıları rahatlatmak için yeterli olabilir.

O halde bundan alınacak mesaj şu olabilir: Arkadaşlarım, benim ölümüm olarak görülen bu illüzyonun arkasından üzülmeyeceklerdir. Ben görünüşe göre her zaman ağaçların, bitkilerin, çayırların, ineklerin, kuşların ve senin içinde olan her şeyin içinde olacağım. Endişelenmeye gerek yok.

Felsefe Profesörü Roger Pouivet’in Cevabı

Jean-Pierre Jacquot’un argümanını şöyle özetleyelim. Metabolizmaları sayesinde canlı organizmalar kendi çevrelerindeki parçaları özümseme ve geri bırakma işini yaparlar. Sonuç olarak da yaşayan organizmalar kendi içinde olmayan şeylerle birleşerek başka bir şeye dönüşürler. “Balık, et, havuç ya da ekmek yediğim zaman da somon, inek, havuç ya da buğday bana dönüşür” ve “ardından metabolizmamın gerektirdiği zorunlu ayarlamaları yaptıktan sonra, benim içimde olan ya da diğer deyişle ben olan bu bileşenler bitkiler ve bakteriler tarafından besin maddesi olarak alınabilir.”

Bu yüzden “insanlar, hayvanlar, bitkiler ve hatta mikroorganizmalar iyi tanımlanmış varlıkların görünümüne sahip olarak gözükseler de bu yanıltıcıdır. Bizler gerçekte bu şekilde oluşmadık.” Jean-Pierre Jacquot biyolojik olgulardan yararlanarak felsefede ben ile ilgili bu sonuçları çıkarmış gözüküyor. Bu nedenle de, onun görünüşün aksine, iyi tanımlanmış varlıklar olarak var olmadığımız göz önüne alındığında, ölüm sonrası hayatta kalma, yalnızca rahatlatıcı bir illüzyondan öte bir şey değil.

Bununla birlikte, bu argümanı pek de inandırıcı bulduğum söylenemez. Hatta özellikle Jean-Pierre Jacquot’un öne sürmüş olduğu varoluşsal sonuçlar hakkında şüphelerim var.

Biyolojik bir organizmanın çevrenin unsurlarını özümsemesi ve kendinden çıkan şeyleri benliğinden atması biyolojinin basitçe formülleştirerek betimlediği sıradan bir gözlemdir. Buradan gerçekten de değişmez bir kimliğe sahip hiçbir canlı olmadığı sonucunu mu çıkarmalıyız? Eğer organizma “benliği” olduğu gibi kalmadan değişemiyorsa cevap olumlu olur ancak bu neden bu şekilde olsun ki? Bir tavşan kilo alırsa ya da aç kalırsa hala bir tavşan olmaya devam eder. Hatta yalnızca “bir” tavşan olmaya devam etmez, spesifik bir tavşan olarak kalır. Bu argüman için ona Bugs Bunny ismini verelim. Bir havuç yiyip yemediği Bugs Bunny’i kendinden başka bir şeye dönüştürmez. Ta ki doğal sebeplerden ölünceye kadar bir tavşan olmayı sürdürür, hatta özellikle o Bugs Bunny olarak hayatına devam eder.

Canlı bir varlıkta, özellikle kademeli olarak, tam hücre yenilenmesi bile bir kimlik kaybına neden olmaz. Jean-Pierre Jacquot’un önerdiği şeyin aksine, metabolizma, canlıların gelip geçici doğaları olarak yorumlanmasından ziyade onların ontolojik istikrar endeksi olarak düşünülebilir.

Peki ya benlik/ruh bir illüzyon mu? Bir insanın zaman ve mekân boyunca kalıcılığını sağlayacak olan beden değil de sıklıkla bilinç ile özdeşleştirilmiş olan ruh olurdu. Bazı düalistler bilincin ve belleğin bedenin değişiminden sonra da hayatta kalabileceğine inanırlar. Jean-Pierre Jacquot’un tartışmış olduğu konu uzun zaman önce yaşadığı bir felsefe dersinin anısına dayanıyor gibi gözüküyor. Bu onun belleği, artık bu dünyada olmayan bir insanın değil. Bir ders almak, zihinsel sürekliliği gerektirir (her ne kadar anladığım kadarıyla konsantre olmakta sorun yaşıyormuş gibi görünse de). Sunduğu teze karşıt olarak, yazdığı şeyler, kişisel kimliğe sahip olduğuna işaret ediyor (ki bundan kuşku duyduğunu düşünüyorum).

Jean-Pierre Jacquot ayrıca ölümünden sonra kendisinin doğaya karışacağından bahsetmiş. Peki eğer kimlik art zamanlı olarak bir illüzyonsa, gerçekten doğaya karışmış olan parçaları onu izleyecek miydi? Ancak ben 17. yüzyılda John Locke tarafından geliştirilmiş olan kişinin kimliğinin yalnızca benliği ile ilişkili olduğu fikrini savunmayacağım. Dikiz aynasını değiştirdiğinizde yeni bir arabanızın olmadığı ya da bir kıyafetin üstündeki lekenin onu yeni bir kıyafet yapmadığı gibi, havuç aşığı bir kişi de bir havuçtan birkaç ısırık aldığında aynı kişi olmaya devam edecektir. Doğumdan öldüğümüz ana kadar bir bakıma “varoluşsal” bir hayatı deneyimliyoruz. Ben bunu kabul etsem de herkes buna katılmıyor.

Yaşayan canlılar evrimleşmesine devam ederken aynı anda özdeşliğini sürdürebilir mi? Bu sorulara cevap vermek için yaşayan canlının ve özdeş kalmanın ne demek olduğu analiz edilmeli. Ayrıca canlı bir varlık, kendi içinde kimliği belirleyen bir şey taşır mı? Canlı bir varlık, geçici evrimi boyunca tamamen mevcut halde bulunabilir mi? Veya canlı, aslında zamanda dağılmış halde midir? Ölümden sonra yalnızca ruh kurtuluyor ve beden yalnızca gereksiz bir aksesuara mı dönüşüyor? Tüm bu soruların hepsinin açıkça metafizik temelli olduğu görülebilir ve bunları çok disiplinli bir öğretim programında derinlemesine işlemek oldukça ilgi çekici gözüküyor.

Ç.N: Yazar Fransızca métempsycose yani reenkarnasyon sözcüğünü, métempsomatose (somato: beden) olarak değiştirerek kelime oyunu yapmış.


Yazar: Jean-Pierre Jacquot & Roger Pouivet

Çeviren: Fırat Çelebi
Kaynak: The Conversation 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Lisansta Felsefe, Eskiçağ Dilleri ve Kültürlerini tamamladı. Şu anda Felsefe ve Din Bilimleri’nde yüksek lisans öğrencisi. Karşılaştırmalı din felsefesi üzerine çalışmalar yapmakta ve bu uğraştan geriye kalan boş zamanlarında piyano çalar ve bisikletiyle doğayı keşfeder.