Kasım 2011’de Indie Memphis Film Festivali’ne katıldım. En çok konuşulan ve beklenen film Kirsten Dunst, Alexander Skarsgard, Kiefer Sutherland ve Charlotte Gainsbourg’un rol aldığı ‘Melankoli idi. Festivale ikinci gün katıldığım için ilk gösterimini izleyemedim ama o andan beri bu filmi bekliyordum. Fragman ile afişi ilgi çekici buldum ve dünyanın sonuna tanık olan karakterlerin reaksiyonlarını anlatma fikri bende psikolojik düzeyde bir ilgi uyandırdı. Filmin hikâyesini okuyunca, olduğundan fazla büyüleyici bulduğumu fark ettim. İnsan hallerini anlatan filmler beni çeker, bu nedenle konsept bana başlangıçta çok umut vadetmişti. Filmin işkence boyutundaki ağır temposunun seyir esnasındaki her türlü heyecanı öldürdüğünü düşünüyorum. Bu dramatik bilim kurgu gerilim filmi, Lars von Trier tarafından yazılıp yönetildi. Süresi 2 saat 16 dakika ama 4 saatmiş gibi geliyor insana. Filmin dayanılabilir olması için editör tarafından yapılacak büyük bir bakıma ihtiyacı var ve filmin bir saat daha kısa hale getirilmesi için onlara yalvarıyorum.

Hikâye, dünyada veya karakterlerin zihinlerinde neler olduğu hakkında hiçbir ipucu ve açıklama vermeden çok ağır bir şekilde akıyor; bu yüzden filmin ilk saati boyunca kendimi kaybolmuş hissettim. Hiç yapmadığım bir şeye kalkıştım ve ne izlediğim hakkında bana fikir versin diye filmi izlerken İMDb’den konusunu okuyarak hile yaptım. Genelde filmlere, ne olacağı hakkında fazla bilgi sahibi olmadan ve detaylı fragmanları izlemeden giderim çünkü bunlar filme bakışıma zarar verir. Ama bu film bana yapbozun önemli bir parçasını bulamamışım gibi hissettirdi. Bölüm 1 esnasında yaşadığım bu hüsran yüzünden defalarca filmi kapatmayı düşündüm. Filmi evimde izlediğim için çok memnunum çünkü Bölüm 1’deki hüsranımın sebebi ile bayağı bağırdım. Sinemada olsaydım büyük ihtimalle çıkardım. Diğer incelemeleri okuyunca birçok kişinin çıkmak veya hiçbir şeyle bağlantısı olmayan işkence seviyesindeki bu sahneleri izlemek çelişkisini yaşadığını anladım; yani en azından bu açıdan yalnız değilim.

Film iki bölüm halinde sunuluyor. Birinci kısımda Justine-Michael (Dunst ve Skarsgarrd) düğününe şahit oluyoruz ve Justine’in bir rahatsızlığı olduğunu hemen anlıyoruz. Düğün davetlileri onu pastayı kesmesi için beklerken o, golf sahasında gezmek, üst katta kestirmek ve küvete uzanmak için organizasyonu defalarca terk ediyor. Ruhsal bozukluğunun aileden geldiğini düşünmemize sebep olacak şekilde, onun nevrotik annesiyle tanıştırılıyoruz. Film ilerledikçe Justine’in ruhsal durumunun daha da bozulduğu görülüyor.

Düğün gecesinde bir yabancıyla golf sahasında sevişebilecek kadar düşüyor ve taze eşi, organizasyonun sonunda “Daha farklı olabilirdi.” diyerek ondan ayrılıyor. Justine de esrarlı bir şekilde “Evet, olabilirdi Michael. Ne ummuştun ki?” cevabını veriyor. Bu cümlelerin devam eden hikâye için ne anlam ifade ettiğine emin değiliz. Aslına bakarsanız hala merak ettiğim, cevaplanmamış birkaç soru var. Neden Justine’in düğünden sonra umutsuz bir şekilde babasıyla konuşmaya ihtiyacı vardı? Justine’in bütün sanat kitaplarını açıp raflara koyma sebebi neydi? Kitaplardan seçtiği resimlerin, özel görseller ile sembolik manalar ifade ettiğinin filmin sonunda anlaşılacağından emindim ama ben o gizli manalar için hiçbir ipucu göremedim.

Ve neden John sürekli insanlara golf sahalarında kaç delik olduğunu soruyordu? Bunun filmin sonunda rasgele gibi görünen, Claire’ın 19. delikte koştuğu sahneye işaret ettiğini düşünüyorum. İlk bölümün gerçekten yaşandığı veya sadece olacaklar konusunda Justine’in bir ön-uyarılması olduğu konusunda emin değilim. İkinci bölümün başlangıcında herkes önceki bölümden farklı kıyafetler giyiyor; yani o sahnelerin hiçbiri gerçekte yaşanmamış gibi görünüyor. Tabi ki bu ufak detaylar gizemli temaya bir şekilde hizmet ediyor ama ben bu sırrı kaçırmış olmalıyım.

Bölüm 2’ye kadar bu sırrı öğrenmemize izin verilmiyor ve bu sebeple izleyenlerin çoğu çıkmıştır veya ilgilerini çekecek bir yön bulamadıklarından hayal kırıklığına uğramışlardır. Bay von Trier, izleyiciyi bağlamak için ilgi uyandırma fikrini pek benimsemiyor olmalı. Normalde, anlamlı bir yere bağlanacağını biliyorsam ağır başlangıçlarla bir sorunum yok ama bu filmde bunu garanti edemedim; bu yüzden de büyük bir zaman kaybı gibi hissettim.

Filmin başarılı olduğu birkaç nokta var. Kirsten Dunst, bazı yoğun sahnelerde onu ölü gibi bir hale getiren, şiddetli majör depresyonla mücadele eden taze gelin performansı ile yıldızlaşıyor. Bu sahneler şiddetli majör depresyonun nasıl olabileceğinin bir temsili gibi. Justine ve Claire’in diyaloğundan, Justine’in kronik depresyonu olduğunu ve “rezalet çıkarmak” derken ne kastedildiğini anlıyoruz. Claire Justine’e, ona söz verdiğini ve uzun uğraşlarla organize ettiği düğün günü rezalet çıkarmaması gerektiğini hatırlatıyor ama evliliğe bile inanmayan nevrotik annelerinin yemek masasındaki dramatik patlaması, Justine’in modunun düşmesini tetiklemiş gibi görünüyor. Gecenin geri kalanında yeğenin yatağında tepkisiz bir şekilde uzanırken ve küvette ölü gibi yatarken katatonik depresyon durumuna giriyor. O gün özel olarak Justine’i üzen veya endişelendiren bir şey olduğuna emin değiliz. Sebep, düğünün stresi de eklenince daha da kötüleşen bu kronik durum olabilir. Eğer dünyanın sonunun yaklaştığını biliyorsa da biz bunun farkında değiliz. Filmde depresyonun seviyesi yıpratıcı düzeyde tasvir ediliyor ve Justine’in karakteri Elektrokonvülsif Terapi (EKT) için iyi bir aday olurdu. O döneminde bununla nasıl baş ettiği tam bir gizem.

Bölüm 2’de Justine’in depresyonu kötüleşiyor ve Claire ile eşi John’un yanına, kırsalda bulunan müthiş bir köşkte kalmaya gidiyor. Burada medeniyetten uzaklar ve dünyanın sonunu getirecek felaket için sanki en ön koltuktan bilet almış gibiler. Sonradan, güneşin arkasına saklanan ve yıllardır görünmeyen “Melankoli” denen gezegenin aniden dünyaya yaklaşmaya başladığını öğreniyoruz. Filmdeki karakterler bu çarpışmayı sadece birkaç gün kala fark ediyorlar ve filmin ikinci bölümü yaklaşan gezegenin; yaşadıkları dünyanın ve varoluşlarının sonunu getirirkenki tepkilerinden oluşuyor. Çarpışma saniye saniye yaklaştıkça korku da beraberinde geliyor. Claire sakinliğini koruyamıyor. Justine “Dünya hakkında bir şeyler bildiğini” açıklıyor ve bunun iyi bir son olmayacağını biliyor. Bu açıklamasından sonra Justine aniden sakinleşmeye başlıyor ve Claire’den de John’dan da daha akılcı davranıyor. Claire’ı bunun bir çarpışma olmayıp, yanından geçip gideceğine inandıran John, Melankoli’nin dünyayı tamamen yok edeceği gerçeği ile yüzleşiyor. Ortadan kayboluyor ve daha sonra Claire onun cansız bedenini ahırda buluyor. Bu felakete ailenin kalanı ile beraber katlanamayacağını düşünmüş olmalı ki aşırı doz uyku hapı alıyor.

Claire, kocasının cesedini bulduğunda gerçekten paniklemeye başlıyor. Belki de hiç umut olmadığını fark edişi bu kısımda oluyor. Bir sonraki sahnede golf sahasında, yoğun dolu yağışı altında kucağında oğlu ile kaderinden umutsuzca kaçışını izliyoruz. Sonunda yapacak bir şey olmadığını anlıyor ve ruhsal olarak çöküyor. Claire durumun ağırlığı ile baş edemese de Justine, yeğeni Leo’ya güçlü bir bakış atıyor ve onları “koruyacak” sihirli bir mağara inşa edeceğini söyleyip onun korkularını gidermeye çalışıyor.

Bu hikâyedeki düşünceyi kesinlikle takdir ediyorum. Özellikle de komplo teorileri ve korkutan felaketlerle dolu, dünyanın sonuna çağrı yapan şu zamanda. Bu nedenle filmin konsepti benim için başarılı ama sorun filmin temposunda ortaya çıkıyor. Gizemli olayların boyutu bir film için fazla ve asla tamamen açıklanmıyor. Filmin başında bize daha çok bilgi verilseydi, ilerleyen hikâyeyi daha iyi kavrama şansımız olurdu diye düşünüyorum. Ama onun yerine başlangıçta, hayal kırıklığına uğramış ve sıkılmış hissettim. Bir de buna filmin ilk yarısının bir yere bağlanmayışının hayal kırıklığı eklenince, bu film bana kaçırılmış bir fırsat gibi görünüyor. Yorum yapacağım filmleri genellikle en az iki kere izlerim ama tüm filme serpilmiş donuk ve sessiz sahneleri atlamadan bir daha bu filmi izleyebileceğimi düşünmüyordum.

Gezegenin ismi ve Justine’in ruh halinin aynı kelime ile (Melankoli) karşılanmasını çok yerinde buldum. Aslında melankoli yerine daha ağır bir rahatsızlığa sahip olması, durumuna daha uygun düşüyor olsa da bu uyum hoşuma gitti. Gezegen dünyaya yaklaştıkça, ailenin birbirinden koparak uzaklaşması ile hikâye ilginç bir gelişim gösteriyor. Birçok sahnede aile, bu kriz durumunda bir arada görünüyor ama sonrasında ağır bir umutsuzluğa düşüyorlar. Claire, Justine ve Leo ailenin bireyi olarak kaderleriyle yüzleşmek için “sihirli mağara”da toplandıklarında ise neredeyse tamamen birbirlerinden kopuyorlar. Karanlık ve heybetli bir film. Bu yüzden mutlu bir sonu yok ve dünya bir son dakika mucizesi ile kurtulmuyor. Film, çok umutsuz bir durumu, yaşayanların kendilerini yahut dünyayı kurtarma gibi bir şansları dahi olmadan ağır bir felaketle yüzleştiği hali tasvir ediyor.

Filmin hikâyesi, popüler kıyamet teorisi olan “Gezegen X”e (diğer adıyla Nibiru) çok benzer. Nancy Lieder 1995’te dünya dışı varlıklardan, dünyaya dev bir gezegenin çarpacağı veya teğet geçeceği bilgisini aldığını iddia etmişti. Dünya ekseninin kaymasıyla insanlığın çoğunun yok olmasına sebep olacak bir felaket ile ilgili insanları uyarmak için kendisinin seçildiğini belirtmişti. Önce bunun 2003’te gerçekleşeceğini söyledi ama o tarih geçince hikâyesinin detaylarını değiştirdi. Saygın bilim adamları bu teoriyi çürüttüler ve Samanyolu Galaksisi’nde dünyayı tehdit eden bir gezegen olmadığını belirttiler. Gezegen X teorisini destekleyen yeterli bilimsel kanıt olmasa da internetteki birçok grup hala bunun gerçek bir tehdit olduğunu düşünüyor. Filmin yüklenicisi Magnolia Pictures’ın başındaki kişi, basın tanıtımında: “Kıyamet 2012’de geliyor. Son akşam yemeğimizi sinemada yiyeceğiz.” demişti. Maya takviminin sona ermesi ve zayıflatıcı güneş fişekleri korkusu ile ilgili birçok teori nedeniyle insanlığımızdaki en tartışmalı yıllardan biri olan 2012’de şirketlerin ve film endüstrisinin, panik yaratan bu teorilerden beslendiği açıkça görülüyor.

Güçlü oyunculuk performanslarının yanı sıra filmdeki imgelerden de övgüyle söz edebilirim. Tam da bu filme yakışan, nefes kesici sahneleri var. O anlar filmden birkaç gün sonra bile aklımdaydı. Bu özel sahnelerden hala aklımda olanlar: Melankoli ve ayın aynı gecede gökyüzünde parladığı görüntü, filmin başlangıcı ve sonundaki gezegenlerin çarpışma anları, kaosun geldiğini haber veren açılış sahnesi ve Melankoli’nin tamamen belirgin olup dünyaya yaklaştığı görülen gece sahneleri.

Benim favori sahnelerim ise Claire’ın sürekli, oğlunun bu fenomen için tasarladığı telden aleti kullanarak, gezegenin yaklaşıp yaklaşmadığını kontrol ettiği bölümler. Bu sahnelerde aşırı ilgi uyandıran bir şeyler var. Diğerleri de tıpkı biz izleyiciler gibi, gördüğünün rahatlatıcı mı yoksa daha da panik edici mi olduğu konusunda bir bekleyişe giriyor. Atmosfer değişikliğinden dolayı nefesi kesildikçe ben de onla beraber benzer acıları ve nefessiz kalma anını yaşadım. Onun yaşadığı panik, perdeyi aşıp izleyicilerin arasında dolaşmaya başlıyor adeta. Von Trier’in şanına da bu yakışır. Filmin çok derinlerinize işleyen bir etkisi var.

Bay von Trier, “Artık mutlu son yok;” diye bir cümle kurmuştu. Bu da size onun dalga geçmediğini anlatıyor. Ayrıca açılış kareleri de bu filmden bekleyeceğiniz kaos ve yıkımı gösteriyor; siz de hikâyenin iyi bitmeyeceğini baştan anlıyorsunuz. Filmin sonunda bir altın vuruşla vermek yerine neden bu sahneleri başta verdiği konusunda emin değilim. Başta verilen bu sahnelerin çarpışmayı işaret ettiğini bilsek bile aniden kendimizi düğünde bulunca kaybolmuş hissediyoruz.

Düğün günü, Melankoli’nin yaklaşışı ve Justine’in ablasında kaldığı tarihler arasında asla bir zaman ilişkisi kuramıyorsunuz. Filmdeki iki hikâye arasında birkaç gün veya haftalar, aylar olabilir. İki hikâye arasında nasıl bir ilişki olduğuna değinilmiyor. Tamamen bir belirsizlik ve gizem. Melankoli’nin yaklaştığından ne zamandır haberleri olduğunu bile bilmiyoruz. Bölüm 2’de bir sahnede, Claire ve John çarpışmaya 5 gün kaldığını konuşuyorlar ama bu olayı ne zamandır bildiklerini söylemiyorlar. Bu bilgiye Justine’in düğününde de sahip olup olmadıkları kesin değil. Düğünde, kafasında pek çok şey olduğu ve üzerinde bir ağırlık hissettiği anlaşılıyor ama diğer konuklar bir şey biliyor gibi gözükmüyor. Justine daha sonra “bir şeyler bildiğini” söylüyor. Yani dünyanın sonu yaklaşırken neden evlendiğini sordurtan bir şekilde, diğerlerinden önce bu olaydan haberi olması mümkün görünüyor.

Bunu bir felaket filmi olarak sınıflandırmaya gerek görmüyorum çünkü filmin küçük bir kısmı bu afete odaklanıyor. Hikâye daha çok Claire ve Justine’in karakter incelemelerine yer ayırıyor. Bu fenomen karşısında karakterlerin nasıl geliştiğini ve reaksiyonlarının birbirlerinden nasıl farklı olduğunu görüyoruz. Filme başlamadan önce yönetmen, Dunst’ın (Justine) majör depresyon atlattığını söyledi. Muhtemelen umutsuzluk ve sıkıntının yansıtılmasını bu derece başarılı kılan bu. Bir psikolog olarak, bu tavırla yapılan bir filmin bu seviyede kusursuz olmasından çok memnunum. Kirsten Dunst‘ın yeis kuyusunun derinliklerine inişi ve filmin sonunda Claire’ın aklını kaybedip ani batışı da takdire şayandı.

Bölüm 1 ve 2 farklı filmler gibi hissettiriyor. Düğün sahnesi daha çok, konuklardan birinin video kaydıymış hissi yaratıyor; bu da bizi bir davetli gibi hissettiriyor. Misafirleri aşağıda düğünde eğlenirken, onun yeğeniyle beraber yatak odasında kestirmesi samimi bir his yaratıyor. Gardını indirip, maskesini çıkarıp ve onu hayatının en mutlu günüymüş gibi görünmesine zorlayan sahte gülümsemesinden vazgeçtiğini görünce, onun en özel anlarını paylaşmış gibi hissediyoruz.  Ağır depresyonu, gittikçe dayanılması güç bir hal alıyor ve misafirler onu pastayı kesmesi için beklediğinden, eniştesi ve kardeşi tarafından düğüne geri çağırıldığı halde yeğeninin yanından kalkmak istemeyeceği bir noktaya çekiyor onu. Yatakta ve daha sonra küvette ölü gibi yatışından anladığımız gibi, depresyonun ağırlığından dolayı çok güçsüz düşüyor. Bay von Trier, bana filmin kalanı için umut verecek şekilde, depresyonun azametini burada mükemmel şeklide yakalamış. Von Trier’den görkemli parlamalar var ama utanç verici bir halde bu parlamaların film boyunca bir tutarlılığı yok.

Filmin tamamını düşünürsek, tempo sorunu sebebiyle beğenmedim diyebilirim ama her şeyin düzgün olduğu bu parlama anlarını sevdim. Eğer bu anlar farklı bir yoldan bir araya getirilebilseydi o zaman film büyük ihtimalle daha başarılı olurdu. Bu benim ilk Lars von Trier filmi izleyişim. Belki de izlerken gardımın düşmesinin sebebi budur çünkü ne bekleyebileceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. İzleyenlerden gelen diğer incelemeleri ve eleştirileri okuyunca bu tarz bir filmin onun alametifarikası olduğunu anlıyorum. Hayranları muhtemelen arkasına yaslanıp Lars von Trier filmi izlemenin nasıl bir deneyim olacağını biliyordu. Bir dahaki sefere daha hazırlıklı olacağım.

Bu film cidden sadece bağımsız/sanat filmi âşıklarını hedef alıyor. Bağımsız filmlerden hoşlanmıyorsanız bu filmi pas geçmenizi tavsiye ederim. Eğer yeni türler denemek isteyen maceracı biriyseniz o zaman bir şans vermelisiniz ama görecekleriniz için hazırlıklı olun. Bu çok yavaş tempolu film sizi hayal kırıklığına uğratacak. En azından filmin ilk saati için böyle. Tatmin olmamanıza sebep olacak şekilde sizi birçok cevaplanmamış soruyla baş başa bırakacak. İzlemeniz için teşvik edeceğim yönler ise mükemmel görselliği ve Dunst ile Gainsbourg’un performansları. Bunlar filmin en güçlü özellikleri. Pek çoğunuz ağlayacak derecede sıkılacaktır ama bazılarınız filmden duygusal ve görsel olarak etkilenmiş halde çıkabilir. Çok ilgi uyandıran bir iş. Kendinizi bir felaketle nasıl yüzleşeceğiniz ve dünyadaki son günlerinizi nasıl değerlendireceğinizi merak ederken bulacaksınız. Müzik olarak, filmin yoğunluğuna tam olarak uyan, Wagner’in Tristan ve Isolde’si seçilmiş. Bazı eleştirmenler bunun von Trier’in en iyi işi olduğun söylemiş ve eğer gerçekten böyle ise onun diğer işlerini izlemeye can atmıyorum. Bunun filmi nasıl algıladığınıza bağlı olduğunu hissediyorum ve bu filmden herkes farklı bir şey alabilir. Bir yenilik getiremeyen ve histerinin ağırlığını içermeyen diğer afet filmlerinden kesinlikle farklı. Bölüm 2 vasıtasıyla sadece bir ailenin durumunu izliyoruz; bu nedenle, önceden izlediğimiz yüksek enerjili, aşırı kaotik sonuçları olan felaket filmlerine kıyasla dünyanın sonuna karşı çok samimi ve izole bir reaksiyon var.

Bu filmin başarılı olabilmesi için görebildiğim tek yol, konunun önemli noktalarını tutup mühim bir şeyin olmadığı aşırı uzun sessiz sahneleri keserek 30 dakikalık bir kısa filme çevirmek. Açılış sekansına filmin son birkaç dakikasını da ekleseydi çok güçlü ve tatmin edici olurdu. Bir karakterin dakikalar boyunca düşüncelerde kaybolduğu ve diyalog veya önemli olayların olmadığı sahneler var. Açıkçası, bu anları biz de gün içinde yaşıyoruz ve içinde aksiyon olmayan bu gerçekçi sahneler bizim günlük yaşamımızın olağan bir parçası. Ancak, her türlü ilgi seviyesini yakalayabilmek için, bu çekim yöntemine bazı dokunuşlar yapılabilir ya da filmi daha hızlı akar bir hale getirilebilir. Filmde kastettiğim şekilde birçok ağır sahne var. Aktör performansı ve sinematografi gibi filmi kolayca kurtarabilecek parlak yönlere odaklanılmaması tam bir utanç. Uygun kurgu çalışmaları ile film çok daha ilgi çekici bir iş haline gelebilir.

Psikolojik bakış açısıyla, işlevsiz dağılmış bir aileye ve yaklaşan trajedi ile nasıl bir etkileşimleri olduğuna odaklanmaktan keyif aldım. Ailenin çoğu ferdi Justine ile empati kuramıyor ve onun mücadelesinin derinliğini umursamayıp küçümsemelerini izlemek gerçekten acı verici.

Garip ama aynı zamanda büyüleyici. Ana akım izleyicisi için fazla gösterişli ve ağır tempolu.

Yazar:  Heather Hardison
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: moviepsychoanalyst.blogspot

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.