Varoluşçu Film Nedir?

İlk olarak bu kullandığımız başlığın biraz yanlış bir adlandırma olduğunu belirtmekte fayda var. Bir manada, pek çok anlatı filmi varoluşçu olarak nitelenebilir veya onlara varoluşçu teoriler uygulanabilir. Ancak, direkt konunun temel unsuru olarak varoluşçu prensipler ile ilgilenen film o kadar da çok değildir ve ilgilenen filmlerin çoğunda da varoluşçu imalar ve temalar izleyiciyi çekebilmek için açık ve kolay tanımlanabilirdir.

İzleyiciler ve film kuramcıları bir filmin anlamını kavrayabilir, varoluşçu gözle anlatı ve görüntüyü analiz edebilirler. Böylece samimi ve kendini tanımlayabilen bir varoluşçu, film izliyorsa tabi ki bu anlatıyı varoluşçu bakış açısı ile okuyacaktır ve bundan dolayı analizleri, film için gerekli değilse bile varoluşçu olacaktır. Anlatıyı anti-varoluşçu olmasından dolayı kınayabilir veya varoluşçu fikir ve yorumlamalar hizasında temalar üretmesi sebebi ile yüceltebilirler. Ancak filmleri, bu tarzdaki ne olması veya ne olmaması gerektiğiyle ilgili önyargılı düşünceler ile okumak pek faydalı değildir. En azından varoluşçu bir filmi oluşturan öğeleri tanımlamak adına bu böyledir.

Bu sebeple, varoluşçu teorilerin uygulanabileceği filmlerin bir listesini yapmak yerine (ki bu asla sonu olmayan bir liste olurdu) bu liste direkt olarak varoluşçu temalar ve sorgulamalara gönderme yapan veya üreten en iyi on filmden oluşacak. Bu, listenin kapsayıcı olduğu manasına gelmiyor. Barajı aşamayan çeşitli filmler de var (aşağıdaki “Mansiyon Listesi”ne bakın) ama aşağıdaki on film hem genel kalite olarak muhteşem hem de konu olarak Varoluşçuluk’a doğrudan hitap etme niteliğini taşıyor. Sadece bir miktar izleyici çıkarımlarının yardımı gerekiyor.

Filmleri listelemeye başlamadan önce Varoluşçuluk, hem genel hem geniş kapsamlı bir konu olarak ele alınmalıdır. Yani eğer böyle bir liste yapıyorsak önce bu terimin ne anlama geldiğini açıklamalıyız. Varoluşçuların arasında dahi net doktrin ve ilkeler hakkında anlaşmazlıklar vardır. Ama açıklık ve kesinlik amacıyla bizim tanımlamamız Jean-Paul Sartre’ın makalesinde tanımladığı “Varoluşçuluk Hümanizmdir” ile sınırlı olan bir Varoluşçuluk.

Sartre, varoluşçu görüşü “varoluş özden önce gelir” diye belirterek özetler. Bu şu demek; önce insan vardı, insanın kendisini eylemleri ile tanımlaması ise bundan sonra gerçekleşti.

“…eylem, pek çok ihtimalin olduğunu varsayar. Ve bunlardan birini seçerek insan, onun değerinin sadece seçilmiş olmasından kaynaklandığını fark eder.”

“İnsan amaçladıklarından başka hiçbir şey değildir. O sadece kendini anlayabildiği kadar vardır… bu sebeple de insan eylemlerinin toplamından başka, hayatının ne olduğundan başka hiçbir şey değildir.”

Bir ateist olarak Sartre Tanrı’nın var olmadığını öngörmesine rağmen bunun Varoluşçuluk için gerekli olmayan bir önkoşul olduğunu açıklar. Sartre’ın görüşünde Tanrı’nın yokluğu veya bir teistin (inançlı) için tüm determinizmin yokluğu varoluşta anlamsızlık yaratır ve kişisel bir ıstıraba yol açar.

“Varoluşçu… Tanrı’nın var olmaması durumunu son derece utanç verici bulur ve bu noktada O’nunla birlikte anlaşılabilir cennetteki kıymetlere erişmenin tüm ihtimalleri de yok olur… Gerçekten de varoluş özden önce gelir. Birisi başka birisinin eylemlerini yaratılıştan olan ve spesifik insan doğasını referans alarak asla açıklayamaz; diğer bir deyişle determinizm diye bir şey yoktur, insan özgürdür, insan özgürlüktür. Diğer bir yandan ise eğer Tanrı olmasaydı, davranışlarımızı haklı göstermek adına emir ve kuralları oluşturur muyduk? Bundan dolayı bizden önce yaratılan aydınlık değerler alanında herhangi bir mazeret veya gerekçe yoktu. – Gerekçesi olmayan bir şekilde yalnız bırakıldık. “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” derken kastettiğim bu. Mahkûmdur çünkü o kendisini yaratmadı ama diğer bir yanı ile de serbesttir ve bu dünyaya fırlatıldığı andan itibaren yaptığı her şeyden sorumludur” (Sartre).

Kısacası Varoluşçuluk, insanların eylemleri ile tanımlanması konsepti ile beraber benimsenir ve birey hayatının anlamını yaptığı seçimlerle belirler. Bu Varoluşçuluk’u tanımlamak için bireyin ihtiyaç duyduğu sübjektiflik, seçme özgürlüğü ve amaca vurgu yapar. Her insan kendi eylemleri, değerleri ve amaçlarından tamamen sorumlu ve bu sorumluluğun farkında olduğu için acı, varoluşçu doktrinin elzem bir yan ürünüdür. Eylemlerimizi aklamak için belirli bir güç veya yüksek ahlak setine sahip olmadığımızdan bu bilinç acıya sebep olur ve bu bizi kendimizden başka hiçbir rehber olmaksızın yalnız bırakır.

Şimdi Varoluşçuluk’un genel tanımını biliyoruz ama hala sorulması gereken bir soru var: Varoluşçu film ne teşkil eder? Özlü bir liste yaratmak için sadece şüphesiz şekilde varoluşçu olduğu düşünülen filmleri listede bulacaksınız. Kriterler de aşağıdaki gibidir:

Film kurgusal anlatıya sahip olmalı (varoluşçu felsefe hakkındaki belgeseller dâhil edilmeyecek).

Film en az bir insan karaktere sahip olmalı. Anlatı çoğunlukla onların eylemleri veya çevresinde dönmekte olan, perspektiflerini ve hikâyelerini içermeli.

Bir filmi yapmanın elzem vasıtalarıyla (kurgu, diyalog, mizansen vb.) beraber sinemacı yapılabilecek pek çok seçim ile birlikte belirsiz bir dünyaya ait olan bir merkezi karakteri resmetmeli.

Karakter sonuçlarını görecekleri eylemler gerçekleştirmeli ve kendileri dışında eylemlerini veya koşullarını belirleyecek bir güç olmadığının farkında olmalılar.

Karakter(ler) varoluşçu krize uğramalı. Yani bu şu demek; ne seviyede olursa olsun acı, absürt ve belirsiz varoluştaki eylemlerin sorumluluklarının sonucunu temsil eder.

Aşağıda göreceğiniz, yukarıdaki kriterlerde buluşan ve genel kalite ile ustalıkta muhteşem olan 10 filmin listesidir.

  1. I Heart Huckabees (David O. Russell, 2004)

I Heart Huckabees bir “varoluşçu komedi” olarak anılır ve diyalogların büyük kısmını felsefi tartışmaların oluşturduğu listedeki birkaç filmden biridir. Hikâye, hem kendisinin hem bir bütün olarak evrenin amacını bulmaya uğraşan ve günlük hayatındaki bazı garip tesadüfleri anlamaya çalışan Albert Markovski (Jason Schwartzman’in oynadığı) çevresinde şekilleniyor. Onu takip etmeleri ve sorunlarını çözmeleri için iki tane “varoluşçu dedektif” (Dustin Hoffman ve Lily Tomlin’in oynadığı) kiralıyor. Albert bir zaman sonra dedektiflere olan inancını kaybetmeye başlıyor ve onların eski bir öğrencisi olan karşıt görüşteki Caterine Vauban (Isabelle Huppert’in oynadığı) tarafından cezbediliyor.

  1. Wild Strawberries (Ingmar Bergman, 1957)

Wild Strawberries’de Isak Borg (Victor Sjostrom’un oynadığı), öğrenim aldığı okuldan prestijli bir ödül almak için uzun bir araba yolculuğuna çıkan İsveç kırsalında yaşlı bir profesör ve eski bir köy doktorudur. Isak’ın hamile gelini Marianne (Ingrid Thulin’in oynadığı) kayınpederinden pek haz etmemesine ve Isak’ı oğlundan koparmak istiyor olmasına rağmen onunla gidiyor. İkili yol boyunca çeşitli insanlarla tanışıyor ve bu karşılaşmalar şimdi yaşlı ve ölüme yakın olup hayatının değerlendirmesini yapan Isak’ın hatıralarını (bazen de kâbuslarını) depreştiriyor. Geçmişteki eylemlerinin sonuçlarına bakıp Isak kendisi için, hayatında yaşadığı olaylar ve onca yıl boyunca yaptığı seçimler ile bu noktaya gelmiş, izole olmuş yaşlı adam imajı oluşturuyor.

  1. Solaris (Andrei Tarkovsky, 1972)

Muhtemelen listedeki en esrarlı ve düşünsel film olan Solaris, Kris Kelvin (Donatas Banionis’in oynadığı) ve onun tuhaf, korkutucu evrenle olan karşılaşmasının hikâyesi. Kris, uzun yıllar Solaris adlı bir gezegen hakkında araştırmalar yaptıktan sonra onun yakınındaki uzay istasyonunda yaşamak zorunda kalan ve Dünya’ya kriptik mesajlar gönderen bir psikolog. Kris, muhtemelen bir daha asla birbirlerini göremeyecekleri bilinci ile evi ve babasını terk etme kararı ile boğuşuyor. Kris uzay istasyonuna ilk gittiğinde bir kargaşa ile karşılaşıyor ve kalan mürettebatı da çaresiz görüyor. Solaris’in gizemi yavaş yavaş çözülürken Kris de geçmişiyle ilgili garip hayaller görmeye başlıyor.

  1. The Seventh Seal (Ingmar Bergman, 1957)

Listedeki iki Bergman filminden biri olan The Seventh Seal Büyük Veba Salgını döneminde geçiyor ve Haçlı Seferleri’nden İsveç’e dönmekte olan ve kendine gelmeye çalışan bir şövalye (Max Von Sydow’un oynadığı) ile ölümün kişiselleştirilmiş halinin (Bengt Ekerot’un oynadığı) bir satranç oyununa başlamasıyla devam eder. Şövalye seyahati sırasında, hayatının anlamsız olduğunu ve “tek bir anlamlı eylem” gerçekleştirebilmeyi arzuladığını itiraf ediyor. Şövalye ve onun takipçi grubu yol boyunca çeşitli insanlarla karşılaşıyor ve her biri ölüm ve sonrası için türlü ahlaki anlayış ve görüş öneriyorlar. Filmin başlangıcında ve sonunda değinilen “The Seventh Seal” (Yedinci Mühür) ifadesi İncil’den geliyor: “Ve Lamb (Hz. İsa) yedinci mührü açtığında, cennette yarım saat kadar bir sessizlik oldu”.

  1. 2001: A Space Odyssey (Stanley Kubrick, 1968)

Stanley Kubrick’in bilim kurgu destanı 2001: A Space Odyssey çoğu zaman göz kamaştırıcı görselleri ve utanç verici “kötü karakter” Hal 9000 ile anılır ama 2001 aynı zamanda insan gayreti ve yeni milenyum ile karşılaşmaktakilerin evrim ile nasıl ilişkide olduklarının yansımasıdır. Filmin kahramanı Dr. David Bowman, Hal 9000 adı verilen (mürettebat ona daha samimi biçimde “Hal” diye hitap ediyor) ileri bilgisayar sistemi tarafında işletilen ve korunan bir uzay gemisinde yaşıyor ve çalışıyor. Ancak mükemmel bir sistem olması gereken bilgisayar yapısı hata belirtileri göstermeye başladığında mürettebat onu kapatmayı planlayınca, Hal durumu düzeltmek için harekete geçiyor.

  1. The Big Lebowski (Joel and Ethan Coen, 1998)

Coen Kardeşler’in kült klasik komedisi The Big Lebowski, Raymond Chandler’ın aynı adlı hikâyesinin uyarlaması olan Howard Hawks’ın “film noir”i The Big Sleep (1946)den ilham alıyor. Aynı zamanda “The Dude” olarak da bilinen Jeffery Lebowski(Jeff Bridges’in oynadığı), mantrası “The Dude abides” (ahbap kafaya takmaz) olan bir miskin. Aynı isimdeki zengin bir iş adamıyla karıştırıldıktan sonra diğer Jeffery Lebowski’nin tefeciye olan ödenmemiş borcundan dolayı iki kiralık katil onun halısına işiyor ve bu olay The Dude’u  da karmaşaya bulaştırıyor. Aşırı agresif olan arkadaşı Walter Sobchak’in  (John Goodman’ın oynadığı) yardımıyla The Dude gizemi çözüp bu süreç içerisinde halısını da yerine koyma girişiminde bulunuyor. The Dude’un laissez-faire (bırakınız yapsınlar) tutumu anlam ve amaç ile yapılan bireysel eyleme karşıt olarak görülse de aslında bu onu tanımayan dış güçlerden arınma kararı ve bu da onu örnek bir varolışsal kahraman yapıyor.

  1. Anomalisa (Charlie Kaufman & Duke Johnson, 2015)

Anomalisa sübjektiflik konsepti üzerine kurulmuş ve ondan da doğal olarak soyutlanma doğuyor. Bu stop-motion animasyon filmi, kendi eşi ve oğlu da dâhil herkesi aynı sese sahip aynı insanoğlu olarak gören umutsuz bir müşteri hizmetleri uzmanı olan Michael Stone’un (David Thewlis’in seslendirdiği)  hikâyesini anlatıyor. Cincinnati’de bir iş seyahatinde iken Michael eşsiz sesi olan bir kadın duyuyor. Ardından ona ve onda algıladığı benliğe tutuluyor. Michael depresyonunun insafına kalmış gibi gözükse de film onun sübjektifliğinin gücüne ve geçmişteki eylemlerinin Michael’ın vicdanındaki ağırlığına odaklanıyor.

  1. The 400 Blows (Francois Truffaut, 1959)

Fransız Yeni Dalgası’nın üreme filmi olan The 400 Blows ünlü yönetmen Francois Truffaut’nun da ilk filmi. Ağırlıklı olarak kendi çocukluğunu resmettiği filmde Truffaut, asi yaratılışından dolayı ailesi, öğretmenleri ve tüm toplum ile çatışmada olan Fransız genç Antoine Doinel’in hikâyesini anlatıyor. Yaşamından ve toplumun kısıtlamalarından dolayı tatmin olamayan Antoine, tekil kimliğin, rotası olmayan bir varlık yolunun yansıması. Truffaut, Antoine’nin öznelliğine odaklanıyor ve ister başarılı olsun ister başarısız, tüm bu denemeleri toplumun onun için çizdiği rotadan sıyrılabilmek adına yapıyor.

  1. The Bicycle Thieves (Vittorio De Sica, 1948)

Toplu olarak İtalyan Yeni Gerçekçiliği olarak bilinen filmlerden bir tanesi olan The Bicycle Thieves bir kayıp ve çaresizlik hikâyesi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Roma’da Antonio isimli bir adam (profesyonel olmayan aktör Lamberto Maggiorani’nin oynadığı) ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak konusunda umutsuzdur. Bir gün, bisiklete ihtiyaç duyacağı bir iş teklifi alıyor. O ve eşi Maria (Lianella Carell) bisiklet almak için değerli aile yadigârını satmaya karar veriyor. Güzel bir gelecek için aşırı sevinçlilerdir ama bisiklet çalındığında ve Antonio hırsızı takip etmekte zorlandığında o, vicdanını hiçe saymak ile ailesini aç bırakmak arasında bir karar vermek zorunda kalıyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği özünde, bilhassa yoksul işçi sınıfı olmak üzere insan tecrübelerine ışık tutan ve hayatı olduğu gibi göstermeye uğraşan bir film hareketi.

  1. Things to Come (Mia Hansen-Løve, 2016)

Fransız film yapımcılarının varoluşçu filmler yazmak ve yönetmekle ilgili eski bir geçmişleri var. Onların en yenilerinden ve en iyi işlenmişlerinden biri Things to Come. Film,  özellikle felsefeyi ve öz-değerlendirme ile düşünceye dayalı yaşamın hayatlarımıza etkisini konu alıyor. Isabelle Huppert’in canlandırdığı Nathalie, aniden birbiri ardına iki trajedi ile vurulan orta yaşlı bir felsefe profesörü. Nathalie onu tanımlayan felsefe teorilerine hala tutunmaya devam ederken hayatını yeniden toparlamaya ve bu kaosu anlamlandırmaya çalışıyor.

Mansiyon Listesi:

Another Earth (Mike Cahill, 2011)
The Vanishing (George Sluizer, 1988)
Requiem for a Dream (Darren Aronofsky, 2000)
Adaptation (Spike Jonze/Charlie Kaufman, 2002)
Hiroshima, Mon Amour (Alain Resnais, 1959)
Casablanca (Michael Curtiz, 1942)
American Beauty (Sam Mendes, 1999)

Kaynaklar:
Sartre, Jean-Paul, ve Philip Mairet. Existentialism and Humanism. Londra: Methuen, 1948 Baskısı.

Yazar:    Matthew Jones
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: philosophyinfilm

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.