Hafızası iyi olan okurlar, yıllar önce onları ‘hafızanın gerçek gizemi’ üzerine derinlemesine düşünmeye davet ettiğimi hatırlayabilirler (‘Waterloo İstasyonu’nda bir Tebessüm’, Philosophy Now Sayı 78, 2010). Zaman ve Ağıt Üzerine: Süreksizliğe Dair (on yılın sonunda, yeni tamamlanan)  isimli yeni kitabımda “Geçmiş” hakkında yazma sürecinde hafıza konusunda, fikirlerini sizlerle paylaşmak istediğim etkileyici bir makaleye denk geldim. Ancak paylaşmadan önce, girişte birtakım bilgiler vereceğim.

Hafıza üzerine yapılan engin araştırma literatüründe, psikologlar bu sıra dışı gücü birçok şekilde sınıflandırmıştır. Felsefi tartışma çerçevesinde, Henry Berson’ın ‘alışkanlık hafızası’ (tepki koşullanmasında, motor öğrenmede, beceri edinmede ve davranışsal değişimde belirgindir) olarak isimlendirdiği türü bilinçli veya açık hafızadan – bizim ‘hafıza’ diyebileceğimiz – ayırt etmek yeterlidir. Açık hafıza, gerçeklerin hafızası olan ‘anlamsal bellek’i ve birinin yaşamındaki kişisel olayların ve deneyimlerin belleği olan ‘olaysal bellek’i içine alır. Olaysal hatıraların otobiyografik bir özelliği vardır: Hatırladığım bir olaya tanık olduğumu ve muhtemelen kendime ve deneyimin bağlı olduğu dünyaya dair bir şeyi anımsarım.

Hafıza Felsefesi  

Olaysal belleğin iki nedenden dolayı özel felsefi yararı vardır. İlk olarak, insanlara özgü gibi görünmesi neredeyse hiç şaşırtıcı değildir, çünkü hayvanlarda benlik algısına dair az miktarda kanıt vardır. (Yakın zamanlarda yayımlanmış, köpeklerde olaysal belleği kanıtladığını savunan bir makale benim için ikna edici değil, ancak kendi değerlendirmenizi yapabilmeniz için size referans göstermeyi borç bilirim: ‘Tesadüfi Kodlama Sonrası Başkalarının Eylemini Hatırlamak Köpeklerde Olaysal Benzeri Belleğin Göstergesi’, C. Fugazza ve diğerleri, Current Biology 26, 2016.) İkinci olarak, benim hafızanın ‘çift amaçsallığı’ olarak tanımladığım şey (felsefi açıdan çok önemli), olaysal bellekte özellikle belirgindir.

Amaçsallık, böyle hatırlanabilir, farkındalığımızın ‘hakkındalığı’dır. Bilincin önemli bir özelliğidir. Örneğin; bir algı kendinden başka bir şeyle ve benden, algılayandan, başka bir şeyle ilgilidir. Sizi gülümserken gördüğümde, görüşüm açıkça benden ve ayrıca görme işinden ayrı bir şey görür.

Bu, fizikalist dünya görüşüne uymaz. Yüzünüzdeki ani aydınlanmayla benim beynimdeki hareketi – aydınlanmanın görme merkezini nasıl harekete geçirdiği – birbirine bağlayan fiziksel nedensel zincir, fizikalist dünya görüşüyle yalnızca etkileşimli maddesel nesneler ve fiziksel güçlerin birleşimi olması sebebiyle tamamen uyumludur. Diğer bir taraftan, bakışın nasıl baktığı – benim içimde gerçekleşenin dışarıda olanla ‘ilgili’ olması – kesinlikle uyumlu değildir. Ve olaysal bellekte zorluklar şiddetlenir.

Sizi geçen hafta gülümserken gördüğümü hatırladığımı farz edin. Hafızam, geçmişte bir an yaşadığım bir deneyimle ilgilidir. Deneyimin kendisi tebessümle ilgiliydi. Bu nedenle, hafızada iki grup hakkındalığımız var: tebessümün kendisi hakkında ve tebessüm deneyimi hakkında. Geçmiş bir deneyimin şimdi tekrar deneyimlenmesini içeren ikinci ‘hakkındalık’ ilkinden çok daha kafa karıştırıcıdır.

Amaçsallık şüphesiz, doğrudan (veya aslında bir tür) nedensel bir ilişki değildir. Nedenlere zıt yönü işaret eder: tebessüm deneyimin nedeni iken, deneyim tebessüm hakkındadır. Ancak, bu endişe vericidir, çünkü hatırlananla hatırlama işi arasındaki gerçek nedensel ilişki genellikle hafızanın geçerliğinin güvencesi olarak kabul edilir. Deneyim hafızayla nedensel olarak bağlantılıysa ben o deneyimi tam olarak hatırlarım (standart hikaye böyle devam eder). Bu nedensel gidişatın olağan oluşum şekli, deneyimin bağlantılı etkisinin hatırlayanın beyninde bellek izi bıraktığı anlamına gelir. Bununla birlikte, hatıraların iz olduğu görüşü – Platon hatıraların soluk izlenimlere benzediğini öne sürdüğünden beri bilişsel bilimin temelindedir – tutarsızdır. Stephen Braude’un yazdığı mükemmel bir makaleyle, Anti-Matter (2007)’da yayımlanan ‘İzsiz Bellek’, çürütülmüştür. Hatıralar izler olsaydı, diye sorar, onlardan bekleneni nasıl verebilirlerdi? Hatırlamayı sağlamak için izlerin nasıl olması gerekirdi? Beyindeki izlerin geçen hafta yüzünüzdeki tebessüm hakkında olduğunu nasıl fark ederdik – ya da beyindeki izler kendilerini nasıl fark ederdi? Bunun bir yolu, yüzünüzdeki tebessüme benzemeleri olabilirdi. Fakat bu mümkün değildir, çünkü sinirsel etkinlik gülümseyen bir yüze benzemez. Braude’un söylediği gibi, “bellek izleri, onları üreten veya [sonrasında] etkinleştiren şeylerle asla birebir aynı değildir.” Ancak, hafızada olsun, dolaysız algıda olsun zihnin ‘hakkındalığının’ birebir temsil gibi bir şeye dayandığı algısı güçlüdür. Wolfgang Kohler’in, gülümseyen bir yüzle onun hatırası arasında; hatırayla hatırlanan arasında doğal bir yapısal benzerlik olduğunu öne sürdüğü herkesçe bilinir (Gestalt Psikolojisi, 1947). Sorun, nörolojik oluşumda o gülümseyen yüzün ve bulunduğu bağlamın (o anda yüzünüz) tekilliğinin olmayacak olmasıdır. Olsa bile, daha büyük bir sorun vardır. Bu sefer de hatırlayanın, sinirsel etkinliği tam olarak anlaması için sizin gülümseyen yüzünüzü ve bağlamını hatırlaması gerekirdi: gülümseyen yüzünüzün o andaki bir temsili. İzin tam olarak neyi temsil ettiğini anlamak için Braude’un özetlediği gibi, “hatırlamayı hatırlamak zorunda” olurduk.

Temsil, maddesel nesnelerin veya olayların kendi kendilerine yapabilecekleri bir şey değildir: “temsil, temsil edilen şeyle onu temsil eden şey arasındaki yapısal bir ilişki olamaz.” Bu, birçok nedenden dolayı doğrudur. Bu nedenlerden bir tanesi de Braude’un altını çizdiği noktadır: aynı yapıyı paylaşan iki maddenin benzerliği, veya farklılığı, karşılaştırıldıkları açıya bağlıdır. Eğer şekil göze çarpan özellikse, kırmızı bir kare kahverengi bir kareyi temsil edebilir, ancak renk göze çarpan özellikse temsil etmez. Gülümseyen yüzlerin, kırlarda pikniklerin veya tarihi gerçeklerin hatıraları söz konusu olduğunda; belirli durumun kendisinden bağımsız olarak bağlantılı benzerlik boyutunu belirlemek imkansızdır: diğeri yerine öbürünü temsil edecek “bağlamdan bağımsız temel parçalara ayrıştırma” yoktur. Bu, daha genel bir gerçeğin ifadesidir: “Sadece yapısal veya bağlamdan bağımsız temsil şekli yoktur.” Ona neden olan ve şu anda sakladığı konu veya olayı temsil etmesini sağlamak amacıyla, böyle çalışmanın varsayılan fiziksel bellek izi üzerinde yapılması gerekirdi. Temel soruna geri döndük: bellek izinin deneyimin bir hatırası olduğunu görmek için deneyimi hatırlamamız gerekirdi.

Hatıraların tetikleyicisini göz önüne aldığımızda fazladan zorluklar çıkar. Her tür tesadüfi deneyim, beni sizin gülümseyen yüzünüzü düşünmeye veya o noktaya, o önemli ana gelmeye sevk eder. Tetikleyici olarak ‘çağrışımlara’ (veya ‘fikir çağrışımları’na) başvurmak, gülümseyen yüzünüzün bir izi olarak izi saptamanın çok daha zorlu görünmesine neden olur. Hemen hemen herhangi bir şey, hemen hemen başka herhangi bir şeyle bağdaştırılabilir. Çağrışımlarla bir o yöne bir bu yöne çekilen bir zihin karmaşa olurdu.

Nörolojik açıklamaların burada pek faydası yoktur. Sinirsel bellek izi, gülümseyen yüzünüzle karşılaştığımda – adeta beyinde o deneyime karşılık gelen durağan bir dalgamızın olması amacıyla – etkinleşen devrelerin sürekli bir ‘yansıma’sı mıdır? ‘Sürekli yansıma’ fikri, hatırlanan geçmişimizin tümünü sonsuza kadar etkin olarak görmemizi gerektirir. Bu, büyük miktarda devreyi bir hayli meşgul ederdi – bir insanın yeni deneyimler kaydetmeyi düşünemeyeceği kadar meşgul. Ayrıca, hafızaya karşılık gelen sinirsel etkinliğin uyumu sorunu vardır: hatıra, tebessümünüz olarak birliğini ve kimliğini sürdürebilmek için kendini nasıl bir arada tutar? Sürekli yansıma fikrinin alternatifi, sözgelimi deneyimi ‘şifreleyen’ sinirleri bağlayan sinapslarda kalıcı kimyasal değişikliklerden dolayı, belirli sinirsel devrelerin ateşleme eşiklerinde uzun vadeli değişiklikler yoluyla deneyimlerin beyinde saklanmasıdır. Ancak bu alternatif, uyum sorununu daha da zorlaştırır: yüksek bir uyarılabilirlik örüntüsü, birliğini devam ettirmede veya kanıtlamada zorlanabilir. Düzene girmiş hatıralar için nörolojik bir temel düşünmek çok daha zordur. Bunu ya da şunu (özellikle de yüzleri olmayan gerçekleri) kasten nasıl anımsayabiliriz, demek istediğim; bir şeyde tekrar düzen kazanmak için beyinlerimize nasıl işkence edebiliriz?

Zihninizdeki Yapışkanlar

Bellek izi fikrinin oldukça sorunlu olduğu düşünüldüğünde, neden bu kadar güçlü oldu? Hatıraları beyinde izlere dönüştürmek istemenin temel nedeni, hatırayı materyalist dünya tablosuna oturtmaktır: hatıraları maddesel nedenlerin maddesel etkileri olarak görmek ve maddesel nedenler yoluyla harekete geçen tetikleyicilerin oluşturduğu maddesel etkilerin etkinleşmesi olarak hatırlamak. Zihin, nöral kodlu imgelerin saplandığı bir ayna ve hafıza da bu imgelerin etkinleşmesi olarak görülür.

Hatırlanan imgelerin yapışkanlığı, materyalist açıdan başka bir sorunu vurgular. Tebessümünüzün izlerinin ben karşılaştıktan yıllar sonra belirli bir durumda beynimde kalması için,  etkilerin, yani deneyimlerin, bir şekilde devam etmesi gerekir. Ancak, normalde, fiziksel dünyada, etkiler geri dönüşte neden haline gelir ve kendilerini kendi etkilerinde yok eder. Bu, özellikle aynı zamanda tekil nedenler olan tekil etkilerde belirgindir. Ve bu, davranışta veya psikolojik değişimlerde dışa vurulan tepkiler meydana getirmek amacıyla milyarlarca geçmiş deneyimle birleşen varsayımsal bellek izleri konusuyla doğrudan bağlantılıdır. En temel sorun; beyinsel izlerin gizemli bir şekilde hatıraların yanı sıra vücudun içinden ve dışından gelen deneyimlerin, düşüncelerin ve duyguların, kararların ve niyetlerin oluştuğu ve hatıralarla etkileşime girdiği anlık bilincin açık alanlarının sinirsel karmaşasından kurtulduktan sonra, hakkında olmaları nedeniyle, nedensel öncülleriyle bir şekilde ilişki kurmak zorunda olmalarıdır. Bir deneyimin mucizevi bir sürekli etkisi olarak bellek izinin bunu iletmesi mümkün görünmez.

Bu, beynin gerekli hafıza koşulu olduğunu reddetmek demek değildir: Braude’un söylediği gibi hatırlama kapasitesine aracılık eder. Elbette ki gerekli hafıza koşuludur ve elbette ki aracılık eder. Lokal beyin hasarıyla hafızanın belirgin özelliklerinin kaybı arasında oldukça çarpıcı bağıntılar olabilir. Ancak, beyin etkinliğinden daha çok olaysal hafızayla bağıntı olmalıdır. Geçmişin varlığı ne fiziğin ne de beyin gibi fiziksel nesnelerin barındırabileceği bir şeye gereksinim duyar. Sinir uyarıları örüntüsü veya değişen sinirdoku uyarılabilirliği şu anda var olandır: tersine, bir hatıra olmadığı bir şey hakkındadır; artık olmadığı bir şey. Bu nedenle geçmişin varlığı, Platon’un hatıraların soluk izlenimler olduğunu ilk öne sürdüğündeki kadar gizemini korumaktadır. O tebessüm – geçmişte ve de şu anda – anlaşılmazlığını korur.     

Yazan: Prof. Raymond Tallis
Çeviren: Ayça Sofu
Kaynak: philosophynow

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.