Aristoteles’in de dediği gibi Çelişmezlik İlkesi’ne göre “Aynı niteliğin, aynı özneye, aynı zamanda, aynı bakımdan hem ait olması hem de olmaması imkânsızdır.”

Meseleyi formül üzerinde ifade edecek olursak; A?-A yani –A ne “A”dır ne de “A olma özelliğine sahiptir.” (Yaygın bir hatayı önlemek adına: bunun “A hariç her şeyin altkümesi” anlamına GELMEDİĞİNİ anlayalım. Örneğin, “kedi cinsi olan bir hayvan aynı zamanda köpek olamaz” ibaresi Çelişmezlik İlkesine uygun bir benzetme DEĞİLDİR. Eğer “kedi cinsi olan bir hayvan aynı zamanda kedi cinsinden olamaz” denirse, işte bu ifade Çelişmezlik İlkesi’ne uygundur.)

Daha anlaşılır biçimde söylersek; bir şeyin, bir konuda, aynı zamanda hem var hem de yok olması mümkün değildir. Mantık yasasının ahlâk üzerindeki önemli sonuçlarına girmeden önce günlük hayata yansıyan sayısız örnekleriyle başlamak istiyorum.

Mutfak masanızı gözünüzün önüne getirin. Kafanızda canlandırabildiniz mi? Pekâlâ, üzerinde siyah bir çizgi var mı? Doğal olarak bu soruya cevabınız ya var ya da yok, olacaktır. Aynı anda hem siyah bir çizgi olup hem de olmaması mümkün değildir. Ayrıca masanızın kırmızı boyalı veya gümüş boyalı olup olmadığı ya da üzerinin ahşap kaplama olması da fark etmez. Ya da an itibariyle eve gittiğinizde masanızı kırmızıya boyamaya karar vermiş olmanız da bir şeyi değiştirmez. Esas mesele, söz konusu Çelişmezlik İlkesi olduğunda, herhangi bir anda mutfak masanızın üzerinde siyah bir çizginin ya bulunması ya da bulunmamasıdır.

Bu ilke aynı zamanda bir takım atom altı tepkimeler için de geçerlidir. Bir elektron, ikisinden biri gibi hareket eder: parçacık ya da dalga. Her ne kadar bir kuantum fizikçisi olmasam da anladığım kadarıyla, bir parçacık olarak görüldüğünde parçacık olmanın bütün özelliklerini taşırken dalga olmaya dair en ufak bir özellik taşımamaktadır. Dalga olarak görüldüğünde ise dalga olmanın bütün özelliklerini taşırken parçacık olmaya dair hiçbir özellik taşımamaktadır. Bu demektir ki aynı anda hem partikül hem de dalga olma niteliklerine sahip olamaz. Kimi elektron dalga formundadır.

Şimdi ise kimi zaman Çelişmezlik İlkesi’nin sadece bir tanımlamadan ibaret olduğunun üzerinde duralım. Örneğin, bir memeli (vücudu kıllarla kaplı ve sıcakkanlı bir omurgalı, genç yaşta ve emzirme dönemindeki yavrular) genel özellikleriyle, bu şekilde sınıflandırılmış hayvanların büyük çoğunluğunu tanımlamaktadır. Ancak ördek gagalı ornitorenk, diğer hayvan ailelerinin niteliklerini taşımaktadır ve yumurtlayan yumurtalar da dâhildir. Tanımlamamızın pek çok niteliği taşıdığı göz önünde bulundurularak, ornitorenklerin kesinlikle bir memeli olduğunu ya da bir memeli olmadığını söylemek zordur. Bu canlı türü, tanımımız karşısında mantık ilkesine meydan okumaktadır. Pek tabii, diğer hayvanlarla olan evrimsel ilişkisi onu memelilere dâhil etmiş de olsa, her bakımdan tamamen uyumlu değildir.

Aynı durum insan ırkı için de geçerlidir. Evet, geleneksel tanımlamaya göre insanın cinsiyeti büyük oranda genetiğe ve cinsel organlara dayanmaktadır. Ve fakat bazı istisnaları mevcut. Kimi insanlar XXY veya XXX kromozomlarıyla doğabiliyor. Kimileri ise her iki cinsiyetin de genitalleriyle doğabiliyor. (bakınız: hermafroditler) Soruyu “Bu kişi erkek mi, kadın mı?” diye sormak Çelişmezlik İlkesini görmezden gelmek demektir. Eğer soru şu iki şekilde yöneltilirse: “Bu insanın erkek özelliği var mı veya yok mu?” ve “Bu kişinin kadın özellikleri var mı veya yok mu?” Ancak o zaman Çelişmezlik İlkesi doğru bir yöntemle uygulanmış olur.

Bir diğer örneği de politika üzerinden verebiliriz. Birinin mali politika, ulusal güvenlik gibi bazı konularda muhafazakâr olması diğer konularda daha liberal görüşlere sahip olmasına hiçbir şekilde engel teşkil etmez. (misal: eşcinsel evlilik) Liberal ve muhafazakâr terimleri farklı birçok fikri içerir ve diktatörlüğe benzeyen muhafazakârlıktan anarşik liberalizme varana kadar her şeyin, kendi içlerindeki tutumlarının, devamlılığı söz konusudur. Üçüncü halin imkânsızlığı gereğince her bir bireyin muhafazakâr olması ya da muhafazakâr olmaması gerektiğini söylemek, gülünç olmakla birlikte hayatı insanların yaşadığı şekliyle ifade etmemektedir. Bu tür mantık ilkeleri, yalnızca belirli bir konunun özünün detaylarına girildiğinde işe yarar. Örneğin, bir kimsenin belirli bir politikacı tarafından verilen muhafazakâr bir kararı aktif olarak destekleyip desteklemediğini söylemesi işleri kolaylaştıracaktır. Tabii, genellikle bu gibi durumlarda insanlar ikilemlerini ve/veya inançlarına dair şüphelerini ya da sadece umursamadıkları gerçeğini itiraf ediyorlar.

Öyleyse bu başarısız tanımlamalar Çelişmezlik İlkesi’nin hatalı olduğu anlamına mı geliyor? Hiç de değil. İlkenin meşruiyetini eski haline getirmek için gereken tek şey konuları bireysel özellikler ya da belirli bir örnek üzerinden ayırabilmek. Ornitorenk, aynı anda hem yumurta bırakma hem de bırakmama kapasitesine sahip değildir. (tüylü olup olmaması, ördek gagası gibi alakasız konular vb.) Bir insan aynı anda hem cinsel organa sahip olup hem de cinsel organsız olamaz. (söz konusu kişinin dişi genital organının olması ya da iki X kromozomunun bulunması gibi ilgisiz konular vb.) Bir insan, aynı anda belirli bir hüküm hakkında hem muhafazakâr bir görüşe sahip olup hem de karşı görüşte olamaz. (ya da aynı zamanda liberal veya başka bir bakış açısıyla ya da hiçbir fikir beyan etmemek gibi vb.)

O halde tüm bunlar ahlaki açıdan ne ifade etmektedir? Bu demektir ki, herhangi ahlaki ikilem halinde daha ahlaki, ahlaksız veya ahlak-dışı yargıya sebebiyet verebilecek çok sayıda birleşen olabilir. İşte size çok klasik bir örnek: Bir kişi, ölümcül bir hastalığa karşı tedavi yöntemi geliştirir. Birileri bunun patentini alıp, “anasının nikâhı gibi’’ bir maliyete tabi tutup, başka hiç kimsenin markayı geliştirmesine müsaade etmez. Öyle ki ihtiyacı olan birçok hasta, bu tedavinin masraflarını karşılayamamaktadır. Bu hastalıktan mustarip akrabası olan biri de tedavi yöntemini çalar ve değer verdiği o aile bireyinin hayatını kurtarır. Hal böyle iken, bu kişinin yaptığı harekette ahlaksız bir durum var mı? Evet, başka birinin yasalarca ve kanunen tescillenmiş ürününün hakkını çalmış oldu. Peki, bu kişinin davranışında ahlaki bir durum var mı? Evet, sevdiği bir insanın hayatını kurtarmaya çalışıyordu. Peki ya ahlak-dışı bir yargı saptayabiliyor musunuz? Evet, çokça: her kim aracına atlayıp tedavinin yapıldığı yere gidiyor ve baş koyduğu bu yolda asla geri vites yapmadan devam ediyor ve tedaviyi çalma süreci boyunca aldığı bütün kararları doğrultusunda attığı her adımda ahlak-dışı yargıya tabidir. Kişinin niyeti ahlaki, ahlaksız ya da gayriahlaki midir? Niyetinin ve koşullarının pozitif ve negatif yönlerini üst üste ekleyip tüm bunların “nihai iyi” ve “nihai kötü” arasından nereye vardığını kendiniz görün.

Bu, dünyada herhangi bir hukuk devletinin olmadığı ve herhangi bir ahlaka bağlı kalmamızın beklenemeyeceği anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Eğer böyle düşünseydim çalma eyleminin ahlaka aykırı olduğunu bile kabul etmezdim, öyle değil mi? Aslında söylemek istediğim, ahlakın göreceliliğine istinaden Çelişmezlik İlkesi uyarınca bu durumun genel geçer kurallar çerçevesinde “bu doğru, bu yanlış” gibi ortak bir yargı ile değil spektrum bir kavram olarak değerlendirilebilmesidir. Daha da önemlisi ahlaki karmaşıklık bilincinin getirdiği bir hareketi; ahlaki ve ahlaki olmayan yönlerinin varlığını tespit etmek ve nihayetinde gerçek adaletin, uygun şiddetle tepki verdiğini kabul edebilmek adına özenle kullanılmalıdır.

Tesadüf değil, Amerika’da yargı sistemi aynen bu şekilde işliyor. Bu nedenle kazara adam öldürme, ikinci derece cinayet (sıcağı sıcağına) ve birinci derece cinayet (kasıtlı adam öldürme) giderek ağırlaşan bir şekilde sert cezalara tabi durumda. Bir cinayetin şekli ve amacı önemlidir. Bu demek değildir ki sistem mükemmel çalışıyor; sıklıkla hatalar yapılıyor, fakat en azından sistemimizin şartlara ve niyete dayalı bir devamlılık ahlakına bağlı olduğu aşikâr.

Bir örnek daha verecek olursak, düşünün ki yolda yürürken yerde bir cüzdan buluyorsunuz. Vereceğiniz potansiyel tepkinin de bir takım sonuçları olabiliyor: Cüzdanı görmezden gelip, yolunuza devam edebilirsiniz. Cüzdanı alıp, sahibini bulmaya yeltenebilirsiniz. Sahibinin onu bulmasını umut ederek cüzdanı emniyet müdürlüğüne teslim edebilirsiniz. Cüzdanı kendinize saklayıp, harika bir sürat teknesi edinebilirsiniz. Cüzdan sahibinin kimliğine bakıp, evinin adresini bulup gece uyku halindeyken onu ve ailesini öldürebilirsiniz. Tüm bu seçenekler tamamen ahlaki spektrumun farklı alanlarına dâhildir –her bir senaryo ise diğerinden farklı bir sona varacaktır. Sanıyorum ki cüzdanı teslim etmenin ahlaki olarak onu çalmaktan daha üstün olduğunu ve aynı zamanda kişisel olarak mal sahibini aramanın ahlaki olarak cüzdanı teslim etmekten daha üstün olduğunu herkes kabul edecektir. Ve koşulların bir eylemin ahlaki durumunu nasıl etkileyebileceğini gösterebilmek adına bir örnek verebilirim. Ahlaki eğilim gerektiren daha büyük bir sorumluluğa sahipseniz (diyelim ki çocuğunuz ortalarda yok –onun kaçırılmamış olduğundan emin olmak ve can güvenliği sağlamak sizin elinizde) ve yine de bu şekilde davranmaktan ötürü rahatsızlık duyuyor, bunu tercih etmenin daha az ahlaki olduğunu hissediyorsanız, kendinize fazla yüklenmeyin derim. Sonuçta eve, House dizisinin yeni bölümünü kaçırmamak için erkenden ulaşmanın peşinde olduğunuz için cüzdanı teslim etmemiş değilsiniz.

Kendi ahlaki ilkemi net bir şekilde ifade edecek olursam; hayatın akışında, kötü olan ya da zarar veren bütün çirkin davranışlar ahlaksızdır. Siyah-beyaz ahlaki spektrumlar haricinde kalan bütün durumlar ise gri alana dâhildir, öte yandan zıt kutupların karanlık ve aydınlık dereceleri oldukça hafif de olabilir. En nihayetinde başka bir canlıya ‘zarar verme’ niyetinde olmak ve “yaralama” arzusu taşıyan tüm hareketler, kötülüktür. İyilik, yardımlaşmak ya da mümkün olan en az hasarı vermektir.

Bu makalede konuyu ateizme getirecek olmamın iki sebebi var. Birincisi, bazı dinlerde bütün günahların eşit ölçüde kötü olduğu savı; çünkü hepsinin Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç olduğu ve tüm hataların aynı oranda affedilmesi gerektiği (bunu söyleyen kişi ise dindar bir çocukluk arkadaşımdı) –ki bu tamamen yanlış. Kaldı ki birinin televizyonunu çalmanın veya biri hakkında çirkin dedikodular yaymanın, adam öldürmek suçundan neden daha kötü ya da affedilmesi güç olduğunu açıklamaya gerek duymuyorum. Bu konuya değinmek istedim; çünkü bana göre duygular şiddetli bir şekilde durumun getirdiği karmaşıklıkları görmezden gelme eğiliminde olduğunda, insanın etkileşiminde niyetin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu da insanlara karşı, kötü davranışları nedeniyle haklarında ayrıntılı bir araştırma yapmadan, önyargıyla, niyet ve koşullarının üzerinde dürüstçe düşünülmeden tepki gösterilmesine neden olmaktadır. Hâlbuki bu yöntemi başkaları için daha fazla anlayış ve merhamet sağlamak için kullanabilirsek bize yanlış bile yapılmış olsa, sonuçlarını hafifletebiliriz.

İkincisi ise yukarıda bahsi geçen hiçbir şeyin ahlaki bir meşruiyet oluşturmak için ilahi bir yetki gerektirmediği. (Aslına bakılırsa Adam Lee’nin az önce belirttiği üzere ahlak konusunda ilahi emir diye bir şey yoktur. Ayrıca çok güçlü bir Tanrı, insanlığa ahlaki bir kod dikte etse bile bir insanın bunu kendi isteğiyle yapmasından daha az keyfi ve anlamlı olmayacağını savunmaktayım. Ama bu konu maalesef bu kadar uzun bir yazıya dâhil edilemeyecek kadar uzun ve derin bir mevzu)

Birçok insan dini olmayan ahlakın doğada öznel olması gerektiğini varsaydığı için (ki gerçekten de öyle, dini ahlak meselesi sübjektiftir) görecelilik ile öznelcilik arasında çok açık bir ayrım yapmak istiyorum. Görecelilik, tam olarak yukarıda ifade ettiğim gibidir: Niyet ve şartlarla belirlenen doğru ve yanlış derecelerin olduğunu kabul etmek. Öznelcilik ise “her ne düşünürsem iyidir, iyi olan da bu” ki bu da manasız, kendini beğenmişliğin dik alasıdır.

Diyelim ki bir anne, uzay yaratıklarının dünyayı istila edip insanlığın sonunu getireceğine inanıyor ve bilinmeyen bir Marslı saldırısı esnasında çocuklarını kurban vermek istemediği için onları ‘koruma’ gerekçesiyle evlatlarını kendi elleriyle infaz etmeye karar veriyor. Ahlaki olarak iyi olduğuna inandığı bu kararının iyilik ya da kötülük kavramlarıyla tamamen alakasız olduğunu düşünüyor. Çocuklarına zarar verme fikri ise ‘Ahlaki olarak yanlıştır ‘ spektrumunun etkisiyle sert bir tokat gibi yüzüne inmesi için yeterli oluyor. Mahkeme nezdinde kadının akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle, ‘suçlu değil’ olarak kabul edilse de bu tarz bir ruh durumu dahi kasten zarar verme eylemini ahlaki açıdan iyi ya da doğal kılamaz.

Aynı şekilde herhangi bir kimse mavi seramik karo döşemelerin üzerine basmanın ahlaki olarak yanlış olduğunu düşünüyor diyelim; peki bu gerçekten yanlış mıdır? Sadece o kişi için mi geçerlidir yoksa herkes için mi geçerlidir? Hayır. Ancak bir şekilde mavi zemin döşemelerine basıp zarar vermeyi istemediğiniz sürece –ki bu durumda niyetiniz ahlaksız olur. Gerçekte herhangi bir zararının olmaması sadece algınızın bir sanrıdan ibaret olduğu manasına gelir.

Son olarak, diyelim ki biri kasti olmayan bir zarar verdi. Hal böyleyken davranış biçimi yanlıştı; ancak ahlaki olarak yanlış değildi; çünkü aslında kişinin maksadı zarar vermek değildi. Kasten zarar vermek ahlaki olarak yanlıştır. Kasıtsız zarar vermek vicdanen rahatsız edici olabilir ancak ahlaki olarak yanlış değildir (planlı ya da ihmalkâr olmamak kaidesiyle). Bir eylemin doğru olduğunu düşünmek onu iyi yapmaz. Destek olmak ya da en azından mümkün olduğunca az zarar vermek, bir eylemi alternatiflerine göre daha iyi bir hareket yapar.

Özetle, görecelilik teriminden ziyade ‘eşelmobil objektivizm’ veya ‘bulanık mantık ahlakı’ gibi tanımlamalar bu gibi durumlar için daha uygun olacaktır. Her ne kadar görecelilik oldukça faydalı ve uygun bir tanımlama olsa da yer yer sübjektivizm ile karıştırılmaktadır ki benim burada eleştirdiğim şey bu DEĞİL. Ahlaki olarak göreceli bir dünyada yaşıyor olabiliriz ancak her duygusal varlığın kaprisine tabi olan bir ahlak anlayışı ile değil. Ve bu da aynen dedikleri gibi, budur işte.

©® Düşünbil Dergisi 2020

Yazan: Adam Lee
Çeviren: Senem İnan
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: www.bigthink.com

Please complete the required fields.