Stevens uşakların başıdır. Yaşamı boyunca çalıştığı Darlington Malikanesinde, baş uşaklığın gerektirdiği tüm hoşgörü ve ağırbaşlılığı sergiler. Stevens’ın kendi kişiliği bu ağırbaşlı duruşa sırtını dayar. Yıllarca bu duruşu öyle gayretli sürdürür ki, sonunda o olur.

Stevens, baş uşaktır. Ne daha azı ne de fazlası.

Stevens, Kazuo Ishiguro’nun Booker ödüllü romanı Günden Kalanlar (1989)’ın anlatıcısıdır. 1993 yapımı, akademi ödülü adayı filmde, bu karakteri Anthony Hopkins canlandırır. Hikâye 1950’lerde başlar. Stevens, savaş öncesi yıllarda Darlington Malikanesi’nde temizlik görevlisi olan eski çalışanı Bayan Kenton’dan bir mektup alır. Mektup, eski duyguları canlandırır ve Stevens’da bir tür boşluk hissi uyandırır. Filmde Emma Thompson’un canlandırdığı Bayan Kenton örnek bir temizlikçidir. Stevens ile Bayan Kenton arasında son derece iyi bir iş ilişkisi bulunur. Bir süre sonra Stevens, Bayan Kenton’un aralarındaki ilişkiye dair farklı umutlar beslediğini fark eder. Aralarında neredeyse bir şeyler olur. Ancak Stevens bu durumu sürdüremez. Yaşamını baş uşaklık mesleğiyle ve onun gerektirdiği ağırbaşlılık ve disiplinle öyle bütünleştirmiştir ki, böylesi bir dünyaya sevgiyi nasıl yerleştireceğini çözümleyemez.

Ve sonunda Bayan Kenton görevden ayrılır. Ayrılırlarken ki konuşmalarında dahi Stevens kendisini, çalışanını uğurlayan bir baş uşak edasından kurtaramaz. 

Ve şimdi hikâye 1950’lere geri döner, Darlington malikanesine bir temizlikçi gerekir. Evin yeni sahibi Bay Farraday Stevens’a, arabasını alıp Bayan Kenton’u ziyaret etmesini önerir, böylece Stevens Bayan Kenton’un işi yeniden isteyip istemediğini öğrenecektir. Stevens ülkenin bir yanından diğerine yolculuğa çıkar, yol boyunca 1930’larda geçirdiği zamanları düşünme fırsatı olur. Aradan geçen yirmi yılın sonunda, Bayan Kenton ile yaşadığı ilişkide, bir dönem neredeyse bir şeyleri değiştirebildiğini hatırlar. Bu dönemde, kısmen mesleki karakterinin dışına çıkabilmiş ve gerçek hislerini açığa çıkarabilmiştir. Yaşamda seçtiği yolu neredeyse değiştirmenin eşiğine gelmiş, ancak bunu başaramamıştır.

Stevens Bayan Kenton’un evine vardığında onun artık Bayan Benn olduğunu ve mutlu bir evlilik yaşadığını, hatta ilk torununu beklediğini öğrenir. Dile gelmemiş gerçekler konuşmaları sırasında gün yüzüne çıkar. Bayan Benn bir zamanlar Stevens’a karşı bir şeyler hissettiğini ve Stevens’dan karşılık alamadığından kalbinin kırıldığını itiraf eder. Oysa Stevens’ın mesleki kimliğini aşıp benliğini açığa çıkaracak cesareti olsaydı, hayatları şimdi çok farklı olabilirdi. Uşak ve temizlikçi olmak yerine belki de anlam inşa ederlerdi kendi yaşamları için. Belki hayallerini yeni bir ufka yönlendirir ve yaşamlarının anlamını yeniden tanımlamayı seçerlerdi. Ama bu gerçekleşmemiştir ve artık her şey için çok geçtir. Romanın son bölümünde Stevens, baş uşaklığının kalan günlerini geçirmek üzere Darlington malikanesine döner.

Stevens’ın öyküsünün trajik yanı, yalnızca yaşayacağı sevgi dolu bir hayat fırsatını kaçırmış olması değildir. O, Darlington malikanesinde kendisine sunulan baş uşaklığın gerektirdiği yeteneklerin ötesine geçmeden, hayatın gerçek fırsatlarını görmeden yaşamayı seçmiştir. Stevens, yaşamının tamamının, mesleki kimliğiyle tanımlanmasına göz yummuştur. Bunu yaparak, derinindeki gizli güçleri gerçekleştirme- yaşamda bir nevi özerk bir anlam inşacısı olma- imkanını göz ardı etmiştir. Sıklıkla unuturuz yaşamda aslında birer anlam inşacısı olabileceğimizi. Mesleki kimliklerimize öylesine sarılırız ki, kendimizi işimiz ve görevimiz üzerinden tanımlamaya başlarız. Mesleki kimliklerimizde de bir anlam bulabiliriz tabii ki, ancak tüm olanaklarımızı onların belirleyemeyeceği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Arada sırada silkinip, günlük olaylardaki beklenmedik olanakları görebilmek ve yaşamlarımıza yeni açılımlar getirmek için gözümüzü dört açmalıyız.

Bu düşünce Fransız Varoluşcu Filozof Jean Paul Sartre (1905 -1980)’ın bakış açısıdır. Sartre yaşamına birçok rol sığdırmıştır: yazar, muhalif, filozof, çapkın, Nobel ödüllü yazar, amfetamin bağımlısı, ulusal kahraman. Sartre, yaşamımızı aktif şekilde kararlarımız ve tercihlerimizle inşa etmemiz gerektiğini savunur. Yaşamın bizi tanımlaması tuzağına düşmemeliyiz. Biz onu tanımlayan olmalıyız. Yaşamdaki anlam inşacıları olmalıyız, kararlarımızla, anlam ve amaç üretmeliyiz.

Sartre, her birimizin dünyada keşfetmesi ve ortaya çıkarması gereken bir öz ile dünyaya geldiğimizi savunan geleneksel felsefenin karşısında konumlandırır kendisini. Bu tür bir felsefenin dini yönelimli olduğunu savunur. Geleneksel felsefe, Tanrının dünyayı en küçük detayına kadar tasarladığına ve yarattığına inanan Orta çağ Skolastik felsefecileri tarafından ortaya konmuştur. Dünya sanki bir satranç tahtasıdır ve Tanrı -şahlar, vezirler, atlar, kaleler, filler ve piyonlar- her bir parçanın temel işlevini tasarlamış ve onları tek bir seferde satranç tahtasına bırakmıştır. Skolastiklere göre “öz varoluştan önce gelir”. Şeylerin özü, varlığından önce tanımlanır. Bizim mücadelemiz bize verilen özü bulup onunla yaşamaktır.

Sartre Skolastik tasarımı tersine çevirir. “O, varoluş özden önce gelir” düşüncesinde ısrarcıdır. Bu, şu anlama gelir: “İnsan önce var olur, kendiyle yüz yüze gelir, dünyayla bütünleşir – ve sonrasında kendini tanımlar”. Biz anlamsız bir dünyaya anlamsız varlıklar olarak geliriz. Varlığımızdan bir şey çıkarmak istiyorsak eğer, kim olduğumuz ve ne anlama geldiğimiz konusunda aktif bir inşa sürecine girmeliyiz. Stevens gibi bir çoğumuz hayatın anlamını tanımlama sorumluluğundan kaçıyoruz. Bağımsızca kendimizi inşa etmek yerine, toplumsal ve mesleki rollerimizin bizi tanımlamasına izin veriyoruz. Önceden yazılmış senaryolardaki performansımıza odaklanıyoruz. Yaptığımız işte ne kadar iyi olursak, performansımız o kadar doğal görülüyor. Belki derinlerde bir yerlerde kendimizi kandırdığımıza dair bir his vardır. Biliyoruz ki yaşamdaki gerçek mücadele özgün bir şeyler olabilmek. Ama bu yol çok zor, katlanılamaz derecede belki de. Bize biçilmiş rolleri oynamak daha kolay, ancak böylece yaşamın bizi ıskalamasına göz yumuyoruz ve anlam inşacıları olma görevini bir kenara bırakıyoruz. Arkamıza yaslanıp anlam atfettiğimiz olanaklarımızın, tarihin çatlaklarından yavaş yavaş bize akmasını izliyoruz.

Bu kaderi değiştirmek mi istiyorsunuz? Sartre’ın nasihatini dikkate alın ve kendinize şu soruyu sorun:

Gizil güçlerime sadık mıyım? Yoksa kendimi bir eşya gibi mi görüyorum?”

Stevens kendisini bir eşya gibi görüyordu. Biri ona “Pardon, bu siyah takımınız, şık papyonunuz, soğuk ve ağırbaşlı duruşunuzla burada ne yapıyorsunuz?” diye sorsa Stevens’ın yanıtı şu olurdu: “Ne mi yapıyorum, baş uşaklığımı yerine getiriyorum, evet çünkü ben buyum”.

Sartre ise Stevens’a şöyle derdi: Kendine yalan söylemeyi bırak. İnsanlar eşya değildir. Sahip olduğumuz toplumsal rollerden daha fazlasıyız insanlar olarak. Biz toplamda, toplumsal rollerimiz ve onları aşma özgürlüğünden oluşuruz.  Sartre, belli bir zamanda kişinin kim ya da ne olduğunu tanımlayan unsurlardan oluşan “gerçeklik” ile hiçbir dönemde tamamen gerçekleştirilemeyen gizil gücümüz, gizli kapasitemiz anlamındaki “aşkınlık” arasında ayrım yapar. Gerçeklik bizi sınırlarla bağlıyorsa, aşkınlık bizi özgür bırakır. Sorun, genellikle kim ve ne olduğumuz ile ilgili düşündüğümüzde söz konusu olanın gerçekliğimiz olmasıdır. Bir liste çıkarırız kendimizle ilgili: şu yaşta, şu sokakta, şu meslekle şu pozisyonda iştigal eden biriyizdir. Kendimizi eşyalarmış gibi tanımlarız. Çünkü bunu yapmak bizi yaşamın muğlaklığından arındırır. Kendimizi bu şekilde ifade etmek, benliğimizi anlamlı bir şekilde inşa etmek için mücadele etme gerekliliğinden kurtarır bizleri.

Bu durumun olumsuz yanı, varoluşsal özgürlüğümüzü bu uğurda feda etmemizdir. İnsanoğlu eşya değildir. Bizler, olasılıkları içlerinde barındıran varlıklarız. Ve bu yüzden, bugün olduğumuzdan daha fazlası olma umuduyla, bizi tanımlayan gerçeklerin ötesine geçmeye cabalarız. Hayal gücü ve istekle harekete geçer, bugünü geleceğin yönüne çeviririz. Varoluşsal özgürlük, hayal gücümüze dayanarak bugünün ötesine sıçramaktır. Hepimiz buna sahibiz ve bundan faydalanıyoruz aslında. Ama, yalnızca bazılarımız bunu yaşamının merkezine yerleştiriyor. Birçoğumuz baş uşak Stevens gibiyiz. Stevens yaşamının büyük bölümünde özgürlüğünü yadsır. Bu gerçeği Bayan Kenton’un yanına gitmek için çıktığı yolculukta deneyimler kısa süreliğine. Ve eve döndüğünde yine eski düzenine geri döner. Yazgısı özgür olmak değildir sanki Stevens’ın.

Özgür insanoğlu, yapı itibariyle aykırıdır. Statükoya razı olmaz, karşı çıkar. Geleceğini inşa ederken, kendisine biçilen toplumsal ve mesleki rolleri kabul etmek yerine, ihlal eder, karıştırır ve dönüştürür bu rolleri.

Dünya, statükoya adanmış başıboşlarla doludur. Onları aşın. Anlam inşacısı olun. Ve kendi varoluşsal özgürlüğünüzü kutlayın.

Yazar: Tim Rayner
Çevirmen: Naciye Tasdelen Sağlam
Kaynak: philosophyforchange

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.