Anti-entelektüalizm terimi Amerika’da 20. yüzyılın ilk dönemlerinde ortaya çıkmış, 1911’de dönemin meşhur radikali (şimdilerde unutulmuş da olsa) John Spargo’nun Sidelights on Contemporary Socialism’i içinde yer almıştır. Spargo, hiç de adil olmayan bir şekilde sosyalist hareketi sahiplenen ve oturdukları yerden teoriler üreten bir dizi entelektüel yerine devrimi proletaryanın yönlendirmesi gerektiği fikrini tutkuyla savundu. Bununla birlikte, proletaryanın donanımlı entelektüel rehberler olmadan kendi konumunu bütünüyle kavrayamayacağını da ifade etti. Anti-entelektüalizmi besleyen oyuncuların ya da “başarısız entelektüeller”in aksine –“müşterisi olmayan avukatlar, yayıncısı olmayan yazarlar, kürsüsü olmayan profesörler, minberi olmayan vaizler vs.”- gerçek entelektüeller mevkilerinin, işçi sınıfıyla aynı kaderi paylaşmakla bir işe yaradığını bilirdi (Spargo’nun proletaryası devrimi çabuklaştırması ve pazarlaması için teorisyenlere ihtiyaç duyduğunun farkındaydı).

1910’larda bu iş şakaya gelmezdi: İkinci Enternasyonel işçi diktatörlüğü adına oldukça büyük bir yığını devralmaya hazırlanırken, yeni sınıfsız toplumun varisi kim olacak sorusu -esasen, devrimin öncü kolunun tam tanımı- dünyanın mevcut siyasi buhranının mimarlarını alaşağı etmeye çalışanların zihninde şiddetlice beliriverdi. Amerika’da anti-entelektüalizm, birini işçi sınıfına yeterince sempati duymadığı şeklinde damgalamaya yarayan yoz bir hal aldı; işçileri beyin gücünün karşısına yerleştirdi; yakın ve yıkıcı sonuçlarıyla zayıf bir fikir sundu.

Spargo’nun bu hiddetli metnini okuyanlar, kendisinin ateşli bir devrimci olması bir yana, “anti-entelektüalizm” teriminin 21. yüzyıldaki kullanımını bilmiyorlardı. Örneğin, 2012 yılında The New York Times köşe yazarı Charles M. Blow’un, dinozor ve insanların aynı zamanda yaşayıp yaşamadıkları sorusuyla ilgili gereksiz konuşmasından dolayı Senatör Marco Rubio’yu payladığı yazısını ele alın. Florida Cumhuriyetçi Parti Senatörü, “ben bir bilim adamı değilim” demiştir. Blow, “bu anti-entelektüalizm çok eski zamanlara ait” diyerek yazısını bitirmektedir. Yeni dilde, Rubio’nun bilimsel bilginin temel bir iddiasını kabul etmeyi reddedişi onu anti-entelektüel yapar, bilimsel bir otoriteyi usulen dahi gözetmeksizin La Brea Katran Çukurlarında yürümeye çalışan gerçek bir neandertal olarak damgalanmasına sebep olur. Bir zamanların karşı devrimci bilincin işareti olan ve Amerikalıların en radikal sınıfıyla ilişkilendirilen anti-entelektüalizm, burada Cumhuriyetçi Partinin kitaptan öğrenmeyi inatla reddedişinin bir göstergesi haline gelmektedir. Çağdaş Amerikan kültüründe anti-entelektüalizm en iyi haliyle tehlikeli; en kötüsü ile ölüm sancısı çeken Batı modernleşmesinin bir göstergesi olan popülizmin bir çeşidini temsil eder. Her iki durumda da iyi bir şey değildir.

Sadece bir yüzyıl önce, anti-entelektüalizmi reddeden proletarya ile uyumlu hale gelenler esasen devrimciler olmasına karşın; bugün, yüksek riskli yatırım fonları gibi yönetilen muazzam gelirli kurumlardan pahalı unvanlara sahip olanlara yapılan kültürel eleştirilere karşı gelenler büyük ölçüde entelektüellerdir. New York City Üniversitesi’nin seçkin profesörü Paul Krugman (söylendiğine göre yıllık tek bir yüksek lisans dersi için dudak uçuklatan bir maaş almaktadır), 2016’daki başkanlık seçimini takiben “anti-entelektüalizm” ve “elitlere karşı düşmanlık” gibi Amerikan hayatındaki karanlık güçler konularında uyarıda bulunarak Daily Worker’ın – pardon, The New York Times olarak düzeltin lütfen- serbest kürsü sayfasında kıyamet kopartır. Yine New York City Üniversitesi’nden Dekan Aldemaro Romero Jr., aynı ağır tonla dikkat çeker: “Bu ülkede yüksek eğitimde yer alan bizler için kurumlarımız üzerinde bir karanlık olduğu gerçeğini fark etme zamanıdır.” Sadece fildişi kulelerimizden aşağıda kaçışan ve akademik birikimimizi kötü fikirlermiş gibi bir köşeye atan; makalelerimizi bar peçetelerine alkollüyken yapılan karalamalarmış gibi itibarsızlaştıran; “profesör” sözcüğünü hırıldamaya benzer tarzda iğneleyici biçimde söyleyen kitlelere bakmak çok zordur. Ah, vahşi doğada insanlık diye haykırıyoruz!

Zaman içinde, her fırsatta otoritemizi sarsan anti-entelektüalizm zemini olmaksızın entelektüel bir çalışma yapma düşüncesi imkânsız hale geldi. “Entelektüel” kelimesinin anlamının suda yüzen buz kütlesi hızında değişmesini; insan ırkı, bir zamanlar akademisyen sınıflarca korunan bilgelik için artık bilgisiz siyasetçilerden feyz alanlarca tehlikeye düşürüldükçe, anlamının genişlemesini ve gerilemesini dikkate almayın.

Bazen entelektüel kir çamur içinde uğraşıp didinenlerin bayağı kaygılarıyla rahatsız edilmeyecek fikirler dünyasının taliplisidir. Bazen ise TV gerçekliğinin cazibesinden bizi uzaklaştıran elit bilginin koruyucusudur. Burada entelektüel büyük fikirlere adanmıştır. Siyaseti bilginin üstüne çıkaran aptallıklara karşı etkili bir savunma olarak bilimin ruhsatını tanıyanlardır. Yine de kimsenin itiraz etmeyeceği entelektüel kültürün indirgenemez gerçekliği şu ki anti-entelektüalizm, büyük fikirler üretmeden çözülemeyen sorunlarla aşırı bir şekilde yüklenmiş bir dünyada süren hayata derin bir tehdidi -belki de en derin tehdidi- temsil eder (küresel iklim değişikliği, IŞİD, neo-faşizm).

Bu durum en çok sosyal bilimlerde açığa çıkar. Bu yalnızca, entelektüelleri, şimdi kuşatma altında olan bin yıllık sosyal bilimler eğitiminin arkaik hatırlatıcıları gibi gören bilgisizlere karşı bizi isyan ettiren pratik bilgiyi ve “uygulamayı” gözeten STEM bölümlerinin tehdidi değildir. Aynı zamanda değer biçilmelerinden ya da kâra dönüştürülmelerinden ya da neoliberal akademiye kazançlı hibeler sağlamalarından bağımsız olarak, kendinde değere sahip fikirlerin ilkesidir. Bu durum, bizi mevkimizi değerlendirmek için “kriz” diline başvurmaya sevk eder. İdareciler “mükemmeliyet”i izlememizi ve derecelerimizi ikinci el araba satanlar gibi satışa çıkarmamızı isteyerek kafeslerimizi tıkırdatırlar. Siyasetçiler ve uzmanlar dahi vergi kazançlarının, bir sonraki öldürücü uygulamayı geliştirme araştırmasına yardım eden öğrenciler yerine toplumsal cinsiyet kategorileriyle daha ilgili bölümlere pay edilip edilmeyeceğini sorgular.

Genellikle, akademisyenler medeniyet yolunda inek öğrencilerin önemini kabul ederler. Bazıları entelektüeli tanımlayan şeyin ne olduğu ile bu karışık topluluğa toplumun hangi değeri atfedeceği/atfetmesi gerektiği üzerine kafa yorar. Başkaları, tutkuları büyük oranda kendi kafalarında ahlaki bir otorite gibi yer alan modası geçmiş işleri düşünür. Her durumda, kendimizi içinde bulduğumuz özel an, pratik ve acil olana karşı yeni ve özgün alanlar üretme konusunda entelektüellerin ısrarları ile tanımlanır.

Anti-entelektüalizm dili, bilgiye kendi değeri için inananlar üzerinde garip bir güce sahiptir. Anti-entelektüalizm çağdaş kültür savaşlarımızı parçalar, ulusu verimsiz krizlerden çekip almak için yatırım yapanların çalışmalarını boğar. Cumhuriyetçi engelleme politikaları benzeri, anti-entelektüalizm fikirleri kendi esasları üzerine düşünmekte başarısız olmaktadır. İnatla, bireysel değerleri ne olursa olsun aydınların adil bir yargılanmayı dahi hak etmediklerini peşinen ilan eder.

Elbette Richard Hofstadter, alametleri yarım yüzyıl önce New York moda haftasının canlılığıyla bir sonraki büyük fikre atılmaya meyilli bir akademide dikkate değer ölçüde yer bulan nadir peygamber olarak kaldı. “Anti-entelektüel” kavramı 1885’ten itibaren The New York Times’ta 650’den fazla kullanıldı. Bu kullanımların yüzde 75’inden fazlası Hofstadter’in Anti-Intellectualism in American Life ile Pulitzer Ödülü kazandığı yıl olan 1964’ten itibaren olanlardır. Yaklaşık 100 yıl Birleşik Devletlerde bireyler nadiren “anti-entelektüel” olarak nitelendirilmiştir. Fakat sonraki 50 yıl içinde, anti-entelektüalizm, çağdaş dünyayı anlamlandırmak için kullanılması zaruri bir mercek haline gelmiştir.

Bu kafası karışık dünyada kendimizi entelektüel olarak değerlendirdiğimizde John Spargo’nun yüzyıllık kitabına dönerek bir anlam bulabiliriz. Spargo’nun savunduğu entelektüeller işçilerle deli gibi bağlantı kurma çabası içindedir. Hedeflerini ifade etmede oynadıkları belirli roller yüzünden eğitimsiz kitlelerden ayırt edilemezler. Onlar, yükselen proletaryanın sesini dinlerler. Bürokratlar, milyonerler ve patronlara karşı savaşan kadın ve erkek işçi sınıfıyla doğrudan uyumlu oldukları için değerlidirler. Anti-entelektüalizmin başlıca etkisi, fildişi kulelerinde kabalığın tatsız aromasına maruz kalmadan işlerini yapmak isteyenlerin yaralı duygularına değil; ayakları sokaklarda olanlara radikal bir değişiklik getirmesi olmuştur.

İşimizi yapacak olursak, kendimizi eleştiriye ve hayal kırıklıklarına daimi olarak hazır tutmamız gerekmektedir. Çünkü iktidar koltuklarında keyfince oturanları rahatsız ediyoruz. Kendini entelektüel zannedenlerimizin, işimiz bizi kabalığın sürekli genişleyen yollarına sürüklese de işimizi okunaklı hale getirmek için özel sorumluluğu vardır. Sosyal dokuyu yırtan küçük inatçı ısırganlar olarak tanımlandığımızı görüyorsak, bırakın öyle kalalım. Fakat işimizin özünün kamu yararı ile ilişkili olduğu anlaşılmadığı zamanlarda da toplumdaki yerimizden çekilemeyiz. İnandığımız işi yapmaya devam edeceğiz. Rahatsızlık meydana getirmek ve hayal kırıklığını teşvik etmek, bizim de, kürsüleri olmayan akademisyenler ve yayıncıları olmayan yazarlar gibi sızlanıp kalmayacağımızı garantiye almanın en güvenilir yollarıdır.


Yazar: Aaron S. Lecklider

Çeviren: Zeynep Duran
Kaynak: The Chronicle

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.