UYARI: Yüksek dozda ‘spoiler’ içerir!

David Fincher’ın yapımcılığı ve yönetmeliğini yaptığı “Mindhunter” (“Akıl Avcısı”) dizisi, film sektörünün yıllardır tüketemediği konu, seri katilleri merkez alıyor. Benzerlerinden farklı olarak geçmişleriyle birlikte gerçek kişilere psikolojik açıdan bakmamızı sağlıyor. İlk sezonda Amerika’nın ünlü seri katilleri Edmund Kemper, Jerry Brudos ve Richard Speck’i yakından tanıyoruz. Diziyi izleyenler Kemper’ın soğukkanlılığı, sorulan her soruyu ayrıntılı biçimde cevaplaması ve korkutucu farkındalığı ile dehşete düşmüş olabilir. Sadece Kemper değil elbette, Brudos’un yüzsüzlüğe varan inkarları ya da Speck’in kuşu vantilatöre fırlattığı sahne kan dondurucu. Diziyi izledikçe kahramanımız Dedektif Holden’ın durduramadığı merakı sanki bize de bulaşıyor ve biz de çaresizce ‘Neden?’ diye soruyoruz. Bir insan nasıl böyle vicdansız, ahlaksız ya da soğukkanlı olabilir? Dedektifler 1970’lerde bu sorulara cevap arayadursun, biz günümüzde bu adamlar hakkında ne biliyoruz ona bakalım.

Psikopat, sosyopat ya da anti-sosyal tanımları uzun yıllar tartışıldı, şimdilik aynı anlama geldiğini kabul ediyor ve Ruhsal Bozuklukların El Kitabı’nın (DSM) seçtiği terim olan ‘anti-sosyal kişilik bozukluğunu’ kullanıyoruz. Sezon boyunca incelenen üç seri katilin anti-sosyal olduklarını söylemek için derin bir analize gerek yok. Bu kişilerin en belirgin özelliği vicdan dediğimiz kavramdan yoksun olmaları. Diziden hatırlayabileceğiniz gibi Richard Speck’e cinayetleriyle ilgili ne hissettiği sorulduğunda ‘Eğer üzgün müyüm diye soruyorsanız, cevabım hayır.’ diyor. Vicdan, davranışların ahlak ya da toplumsal değerler gibi sonradan öğrendiğimiz kurallara göre düzenlenmesini sağlayan Freud’un sanal kavramı, ‘süperegoya’ ait bir özelliktir. Fakat hiç kimse süperego ile doğmaz. Süperego da benliğin diğer alt sistemleri gibi sonradan edinilir. Çocuk toplumsal ya da kültürel açıdan yanlış bir şey yaptığında anne baba tarafından ayıplanır ya da cezalandırılır. Bu cezalandırmalar, sistemli şekilde devam ettiğinde ebeveynlerle birlikte içselleştirilir ve artık anne-baba çocuğun yanında olmasa ya da cezalandırmasa bile çocuk dürtülerini kurallara göre kontrol eder. Fakat ortada her çocuğun belli ölçülerde ihtiyaç duyduğu devamlı bir disiplin sistemi yoksa ya da istismara varacak şiddette cezalar uygulanıyorsa süperego sağlıklı biçimde oluşmayabilir.

Kemper vakasında annesi tarafından sürekli olarak Kemper’ın aşağılanmaya maruz kaldığını ve geceleri bodrumda tek başına bırakıldığını biliyoruz. Brudos’un annesinin yaktığı ayakkabıları ise diziyi izleyen herkes hatırlar sanırım. Brudos’un da yıllar önce yaşanan bu olayı bütün canlılığı ile anımsadığı fark ediliyor. Bu tecrübelerin kişilerin süperegosuna kalıcı biçimde zarar verdiği düşünülebilir, vicdan yoksunluğu gibi. Dolayısıyla süperegonun tam anlamıyla işlevlerini yerine getirememesi bizi şaşırtmaz. Bu işlevlerden bir diğeri, çok erken yaşlarda öğrendiğimiz dürtü kontrolüdür. Antisosyal kişilerin geleceği düşünmeden, plansızca hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Anlık öfkeleri ya da cinsel arzuları felaketle sonuçlanabilir. Zaten bu kişiler normale göre daha fazla saldırganlık dürtüsü taşırlar, dolayısıyla hem kendileri hem de etraflarındakiler için ciddi tehlikeler oluşturabilirler.

Sıradan bir bebek başına gelen her şeyin nedenini kendinden bilir, kendini ‘tümgüçlü’ zanneder. Tanrısallığa varan bir kontrol gücü yanılsamasıdır. ‘Ben ağladığım için mama geldi, ben istediğim için ısındım’ diye düşünür. Halbuki bakıcısı ihtiyaç duyduğunu fark ettiği için beslenmiş ya da üstü örtülmüştür. Bunun nedeni, bebeğin henüz kendiliği dışında bir denetim kontrolü bulunduğunun farkına varamamasıdır. Zamanla bebek bu tümgüçlülüğü bakıcısına, yani çoğu zaman annesine, atfeder. Artık anne her şeyin nedeni olmuştur, her şeyin kontrolü ona geçer. Olgunlaşma devam ettikçe, çocuk kimsenin sonsuz güce sahip olmadığını hayal kırıcı biçimde öğrenir. İşe bakın ki tüm bu tuhaf yanılsamalar yaşamamız gereken süreçlerdir ve bizi normal yapar! Bu süreçler sayesinde kendimize, annemize, sonra da başkalarına güvenmeyi öğrenebiliriz. Hatta tam tersi biçimde bu süreçler yaşanmadığında kişi hayatı boyunca tümgüçlülük meselesine takılı kalabilir. Eğer anne bebek ağladığında mama getirmiyorsa, bebeği önemsemiyor, üzerini örtmek, altını değiştirmek gibi ihtiyaçlarını karşılamada ihmalkar davranıyorsa çocuk kendini tümgüçlü hissedemez. Bunları yapan anne muhtemeldir ki ihmalkar olmaya devam edecek ve daha sonra da bebeğini kendisinin tümgüçlü olduğuna inandıramayacaktır. Doğru zamanda kendini tümgüçlü hissetmeyi başaramamış bu çocuklar, yetişkinliklerinde kendi güçlerini sürekli olarak teyit etmek isterler. Birinin üzerinde kontrolünün olduğunu hissetmek hayati bir noktaya gelir. Hayvanlara, sonrasında insanlara zarar vermek güçlerinin çocuklarında olduğunu kabul etmenin ya da onlara kabul ettirmenin bir yoluna dönüşebilir. Dedektif Holden’ın da fark ettiği gibi; işin içinde hep bir anne var; zayıf, depresif ya da mazoşistik bir anne… Fakat adil davranırsak öfkeli, tutarsız ya da sadistik babaların da ‘varlığı ya da yokluğu’ ile bu işe katkı sağladığını görebiliriz.

Dizideki üç karakter için de kaos ortamında büyüdüklerini ve yukarıdaki iddiaları destekler nitelikte ebeveynlere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Kemper en başından beri annesinin ondan tiksindiğini dile getiriyor. Speck, altı yaşında babasını kaybediyor ve alkolik üvey babasının istismarlarına maruz kalıyor. Brudos’un hep kız çocuk isteyen annesi bunu söylemekten geri durmuyor. Özet bir biçimde bu çocuklar ebeveynleri tarafından sevilmiyor. Çocuğunu sevmeyen bir ebeveyn tabi ki çocuğa kendilerini güçlü hissettiremez ya da çocuklar bu tip ebeveynlere güvenmeyi asla beceremezler. Teoride olduğu gibi, bu üç çocuğun yetişkinliklerinde eşleri dahil birçok kadına kendini güçlü hissedebilecekleri şekilde davrandıklarını görüyoruz. Kendilerini güçlü hissedebilmelerinin yolunu ne yazık ki böyle buluyorlar.

‘Nature versus nurture’ (“doğuştan gelen ile sonradan edinilenin karşıtlığı”) dipsiz bir tartışma konusu gibi görünse de çoğu zaman hem genetiğin hem çevrenin etkili olduğu noktasında sonlanıyor. Anti-sosyal kişilik bozukluğu için saydığımız bunca çevresel ve davranışsal etkinin dışında genetik yatkınlıkların olduğu da biliniyor. Bu bebeklerin doğdukları ilk andan itibaren yatıştırılabilirlik, saldırganlık ya da tepkisellik gibi mizaç farklılıklarını ortaya koydukları bir gerçek. Özellikle anti-sosyallerde görülen yüksek saldırganlığın biyolojik altyapısı çok belirgin. Fakat bu ‘zor çocukların’ güvenilir ve sevgi dolu, iki ebeveynin de bulunduğu bir ortam içinde büyümesinin en azından daha işlevsel ve daha az tehlikeli anti-sosyaller olarak hayatlarına devam etmelerini sağlayabileceğini umabiliriz. Erkeklerin %3’ünün ve kadınların %1’nin anti-sosyal olduğunu göz önünde bulundurursak mutlulukla söyleyebiliriz, bütün anti-sosyaller seri katile dönüşmüyor!

Kadınlara şiddet uygulamak, çocukları istismar etmek, hayvanlara işkence yapmak gibi her gün haberlerde gördüğümüz suçlar da anti-sosyallerin elinden çıkıyor. Öte yandan kronik yalan söyleme kabiliyeti, soğukkanlılık ya da her şeyi kendilerine hak görme gibi özellikleri düşünülürse, dolandırıcılık gibi nitelikli suçların altından da anti-sosyallerin çıkması pek muhtemel. Kısaca söyleyebiliriz ki bütün bu anlattıklarımız sadece Kemper, Speck ve Brudos için geçerli değil, her gün haberlerde gördüğümüz büyük adam ya da büyük suçlular yüksek ihtimalle anti-sosyal kişilik bozukluğu olan bireyler!

Kaynakça:

Holmes, J. (2011). “Superego: an attachment perspective”. International Journal of Psychoanalysis. Oct;92(5):1221-40.
McWilliams, N.(1994).  Psychoanalytic Diagnosis Understanding Personality Structure in the Clinical Process. The Guilford Press.

Yazar: Görkem Emek

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.